Ana sayfa Yazarlar Deniz Mehmet Irak Silahların değil, ortamların savaşına doğru

Silahların değil, ortamların savaşına doğru

0
Deniz Mehmet Irak

Haziran köşe yazımda; Atilla’yı, Roma’yı ve bütün Avrupa’yı tehdit eden, muhteşem bir güç haline getiren ‘at ve ok’ sistematiğini anlatmıştım. Bir sistematik ihtiyacından ve ABD’deki Rand Corporation vb. kuruluşlar gibi deniz savunma sanayine yön veren düşünce merkezlerine olan ihtiyaçtan bahsetmiştim. Beni bu fikre, harp sahasında yaşanan teknolojik değişim ve bu değişimin savaş alanı üzerindeki etkisi getirmişti. Çünkü tarih, değişen silah sistematiğinin, savaşlar ve devletler üzerindeki etkisinin örnekleri ile dolu. Bu anlamda Doğu Roma İmparatorluğu’nu yıkan Fatih’in toplarını kim unutabilir! Atilla’nın okunu, Kanunî’nin Tuna’da seyreden ince donanmasını kim yok sayabilir! Devirler açan ve de kapatan silah teknolojisinin önemini anla(ya)mayan kimseleri gördükçe aklıma Paşam’ın o sözü geliyor, “Şaşarım sizin akl-ı perişanınıza!”

Yeteneklerin platform üzerine etkisi
1300’lü yıllara değin, deniz savaşları kara savaşları ile benzer sistematikte yapılıyordu. Ta ki karalarda kullanılan toplar gemilerin üzerine monte edilene kadar. İngilizler 1340 yılında “Sluys Deniz Savaşı’nda” ilk defa topları kullandılar ve paradigmayı değiştirdiler.

O döneme kadar deniz savaşları birbirini mahmuzlayarak ya da yüksek manevra gücü ile birbiri üzerine aborda olan gemilerdeki savaşçıların düşman gemisini ele geçirmesi üzerine kurulu idi. Oysa toplar, daha çok kıyılarda yapılan deniz savaşlarını tedavülden kaldırıyor, daha büyük tekneleri ve daha uzak menzillerden ateş gücüne sahip kalyonları ortaya çıkarıyordu.

Meali şudur ki: Gemilere konulan ‘yetenekler’ platformları başka bir boyuta taşıyor. Yetenekler gemi dizaynlarını etkiliyor. Haliyle savaş teknik ve taktikleri de yenileniyor.

Styx füzesi
Başka bir örnek: 1967. 21 Ekim. Akşam saat 17:00 civarı.

Mısır Donanması’na ait Assiut botu donanma savaş tarihini değiştirecek bir hamlede bulundu. İsrail’e ait Eilat Destroyeri Rus Yapımı Assiut’tan ateşlenen iki Styx füzesi ile vuruldu. Eliat ilk vuruşta ikiye bölündü. Deniz savaş sistematiği yeniden boyut değiştiriyordu. İlk defa satıhtan-satıha atılan bir füze, bir gemiyi ateşle imtihan etmişti. Balistik çağın kapanışının ayak sesleri idi. Top ile başlayan süreç, balistiğe, oradan da güdümlü teknolojilere evriliyordu.

Aynı Styx’ler 1971 Hindistan-Pakistan Savaşı’nda 14 atıştan 12’sinde hedefle buluşmuştu. Hintliler, Pakistanlılara güdümlü mermi olup yağıyordu. Dünya bu dönemde ‘güdümlü mermi’ ile tanışıyordu. Vuruş oranı yükseliyor, rastgele atışlar değil, hedef odaklı savaşlar dönemi başlıyordu.

Günümüzün silahları
Peki, günümüzde ne gibi değişikler oluyor? Savaş ortamı ve sistematiği nasıl değişiyor? Aslında genel olarak özetlersek son yarım yüzyılda, balistik ile başlayan süreç, hassas güdümlü silahlar ile başka bir evreye geçti. Şimdilerde ise lazer silahlar konuşuluyor.

Lazerler halihazırdaki teknoloji ile asimetrik harp alanında çözümü en rahat verebilecek silahlar gibi görünüyor. Oysa, yarını kim bilebilir ki! Teknolojinin harp sahasında hangi problemleri çözüp, hangi alanları yeniden kurgulayacağını bilemiyoruz.

Devleti bilim adamı felsefesi ile yönetmek
Genel olarak teknolojiler açık istihbarat kaynaklarından, bu alanda isim yapmış uluslararası yayın yapan dergilerden takip ediliyor. Hoş, günümüzdeki en önemli istihbarat ‘insan istihbaratı’ olduğuna göre yanlış bir yol da değil. Lakin bu yol ‘ufuk ötesi’ düşünmeyi, sınırları yok etmeyi engelliyor. Bu bir sistematik sorun! James F. Clark’ın deyişinde özetlendiği gibi, “Siyasetçi gelecek seçimi, Devlet adamı ise gelecek nesilleri düşünür…”

Oysa belki bunun da ötesinde bir yaklaşım gerek! Yakın geleceğin ötesini hayal edecek stratejiler. Hedeflerin yanına yolculuk sistematiğini geliştirecek bakış açıları gerek. Olmayınca pes etmeyen kovalayan akıllar gerek.

Einstein bu yaklaşıma en uygun örneklerden aslında… Einstein’ı, İsrail Cumhurbaşkanı olması için davet ederler. O da tarihi bir cevapla reddeder: Denklemler benim için daha önemli çünkü siyaset şimdiki zamanla, ancak bir denklem sonsuzlukla ilgili bir şey.

Cevaplarımız tarihte saklı. Devleti, bilim adamı felsefesi ile yönetecek akıllar gerek!

Yarının deniz harp sahasını düşünürken hep platform, silah ve sensör odaklı bakıyoruz. Oysa harp bir ortamda icra ediliyor. Bir bölgeye atılabilecek bir elektromanyetik bomba ile tüm silah, sistem ve sensörlerin kilitlendiğini düşünün. Silahları değil, hedefleri değil ortamı kilitlediğinizi… Bu birinci aşama… İkincisi ise: Sular, karalar ve hava. Bu ortamlar yaradılışına özgü ve de bilim dünyası tarafından tespit edilmiş değerler taşıyor. Peki, insanoğlu harp ortamını bozmayı başaramaz mı? Tabiatın karakteristiği ile oynayamaz mı? Maddenin fiziği değiştirilemez mi? Atomların birbiri ile olan ilişkilerini etkileyecek sistemler icat edilemez mi?

Suyun kaldırma kuvveti ile oynandığını, havanın ağırlığının değiştirildiğini, denizlerin tuzluluk oranı ile oynanabildiğini… Katı, sıvı, gaz gibi kavramların ortadan kaldırılabildiğini düşünün. Bir harbin ortamlara müdahaleler ile yapıldığını… Bir “zaman-bölge” denkleminde yapılabilecek saldırıyı düşünün. Tetiğe bastığınızda merminin uçmadığını, avara ettiğinizde geminizin yüzmediğini…

Evet, kıyamet alametlerinden bahsediyorum. Pek çok kişinin düşünmediğinden bahsediyorum. Denklemlere kafa yoran bir yaklaşımdan bahsediyorum.

Biliyorum Einstein değiliz, lakin ufkun ötesine akıl yorabiliriz. Aksini düşünen için, başında yazmıştım, Paşam’ın sözü hazır: “Şaşarım sizin akl-ı perişanınıza”