Ana sayfa Yazarlar Yaşar Canca Antartika’ya üs açtık ama denizler kimin?

Antartika’ya üs açtık ama denizler kimin?

0

Herkesin dilindeki taşımacılığın yüzde 80’i deniz yoluyla oluyor söylemi eksik olup, dünyadaki ülkelerin milli gelirlerinin yüzde 54’i deniz yoluyla taşınan mal ve hizmetlerden elde edilmektedir. 70 trilyon dolarlık dünya ülkelerinin rakamlara yansımış milli gelirinin 38 trilyon doları denizden gelmektedir.

Bu etki merkezleri faizlerin nerdeyse eksi olduğu bu dönemde bile, banka parası ile borç vererek 2016 yılı Mart ayı itibari ile dakikada 4.4 milyon dolar faiz geliri elde edebilmektedir. Bu  rakam, hiçbir çaba sarf etmeden Fransa milli geliri kadar bir rakama denk gelmektedir. Yani her yıl Fransa ekonomisinin milli geliri (2.34 trilyon dolar) kadar gelir, sadece faiz yoluyla elde edilmektedir.

Bu para çok önemlidir. Çünkü böyle Allahın zamanını satarak elde edilmiş bir parayla rekabet etmek nerdeyse imkansızdır.  Çünkü, her devlet milli gelirinin yüzde 90’ı borçlanmış durumda.

Bu borçları insanlar çalışıp ödemek isterler ama çalıştıkları iş yerleri de artık özelleştirme adı altında bu egemenlerin eline teslim edilmiştir. Bu geliri ödeyebilmelerinin bir tek yolu doğal kaynaklardan elde edecekleri gelirle ödemeleridir.

Şimdi hafızamızı tarayalım;

Okyanuslar, ekilebilen tarlalar, ormanlar, göller, deniz kenarları, fabrikalar ve dağlardaki turizm bölgeleri kimlerindir?

Dünyanın kara parçalarının yüzde 30’u  ve denizlerin  yüzde 20’si sahipli olmasına ve kullanılmasına rağmen hâlâ sahipsiz ve  ortada büyük bölgeler mevcuttur.

Bunlar:

1-Antartika ve çevresi

2-Kuzey kutup bölgesi

3-Çok yüksek dağlık alanlar

4-Okyanuslardaki açık denizler

5-Devlet sınırları içinde olup kamu malı olduklarından kullanılmayan  arazi, göl, nehir ve ovalar ve yaylalar.

Hatırlanacağı gibi Pasifik Okyanusu’nda sahilden binlerce kilometre uzaktaki bir ada için Çin ve Japonya savaşı dahi göze alacaklarını belirtmeleri sizce bir işaret değil midir? Bu savaşta yer kapabilmek için Antartika’ya araştırma üssü açabilmek çok önemliydi ve bu konuda çaba sarf edenlere teşekkürü borç biliyorum. Bu alanların bölge insanı tarafından kullanılmasını istemek ve bunun için savaşmak gerekir çünkü içinde yaşadığımız coğrafyada yaşama hakkımız tehdit altındadır. “Gerekirse doğuya kaçarız” söylemi boş olup, başkaları oralara bizden önce gitmiş olabilir.

Küreselleşme denilen olgunun bir sömürge  yöntemi olup yerel olanları yok ettiğini hep anlatmaya çalışmıştık. Bu bakış açısıyla; Ulus veya milli devletlerin küresel güçlerin hedef tahtasında olmaları tesadüf değildir.

Bu nedenle ülkemizdeki ideolojik yaklaşımların tekrardan gözden geçirilmesine çok acil ihtiyaç vardır. Çünkü milli muhafazakâr yapının neyi koruduğunu bilinmesi lazım. Suriye ve Irak’ta gördük ki, coğrafi bir yaşam alanın yoksa artık ne millet ne de devlet olarak kalınabiliyor. Bunu yapamazsak, içinde yaşadığımız coğrafyadaki dağları, ovaları, göl ve nehirleri elimizden alırlar. Coğrafya elimizden gittiğinde yaşayacak yer aramaya başlarız!

O halde şu soruyu soralım:
Kaçkarlardaki zirvelerin sahibi kim ve onlar bu dağların suyundan, havasından ve toprağından yararlanma hakkını nereden alıyorlar? Aynı soruyu Kafkaslar üzerinden Türk coğrafyasına uzatabiliriz. Batıda her olmadık yere kilise yapılıp mal kiliseye tapulanıyor, tabi ki kilisenin tabi olduğu krala, kraliçeye!

Ülkemizde özel mülkiyet kavramı Tanzimatla ortaya çıkmış ve Padişah ya da bölge valileri bu boş arazileri kendi üzerlerine tapulamaya başlamışlar. Bu işin ciddiyeti o denli ileri düzeye gelmiştir ki, kargaşa çıkartılan bölgelerde, kargaşa sonrası mülkiyet kavgası çıkmıştır. Bu nedenle TC 1924 Anayasası’ndan başlanarak 1937, 1945 ve 1956 yıllarında orman kanunları çıkartılarak bu boş ve sahipsiz bölgeler devlete mal edilmiştir. Bu durum 1961 ve 1982 Anayasası’nda çok bağlayıcı hükümlerle anayasada korunmuştur.

Neden yeni anayasa diye tutturuyorlar?
Çünkü, Anayasamızda doğal kaynakların korunması ve kullanım hakkının devlete ait olduğu konusunda 4 madde bulunmaktadır. Bunlar 35, 43, 168 ve 169 no.lu maddelerdir. Yeni anayasa adı altında ilk hedef bu maddeler olup, bu maddeler değişmedikçe emperyalizmin sömürge sisteminin doğal kaynaklarımıza ulaşması zordur.

Madde. 35: Herkes mülkiyet ve miras hakkına sahiptir. Bu haklar ancak kamu yararı amacıyla sınırlanabilir. Mülkiyet haklarının kullanılması kamu yararına aykırı olamaz.

Madde. 43: Kıyılar devletin hükmü ve tasarrufu altındadır. Deniz, göl ve akarsu kıyıları ile deniz ve  göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada özellikle kamu yararı gözetilir.

Madde. 168: Tabii servetler ve kaynaklar devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı devlete aittir. Devlet bu hakkını belli bir süre için gerçek ve tüzel kişilere devredebilir.

Madde. 169: Devlet, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır… Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre devletçe yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar zaman aşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifa hakkına konu olamaz…

Peki bu arazilerin, denizlerin, nehirlerin ve göllerin sahipleri kim olacak? Nefes alma hakkımızı nasıl koruyacağız?

Yukarıdaki Anayasadaki zorlamalar sebebi ile henüz yağmalanmamış araziler önceden yerel şirketler aracılığı ile ekonomik bir meta haline getirecekler ki, sonradan alınıp satılabilsin.

Bölgemizdeki doğal kaynaklar bir yerlere adreslenip sonrada kontrol edilecekler. İster imtiyaz sözleşmesi ister üst kullanım hakkı deyin, bir kere verin bakalım bir daha alabilecek misiniz? İznik’teki Cargill şirketine kiralanan 20 hektar tarım arazisi için 3 ABD Başkanı ülkemize geldiğinde, neden o masada olduklarını sanıyorsunuz? Günümüzdeki en büyük kavga; bu, sahipleri şüpheli alanlar için yapılan savaşlardır. Egemen güçler, o bölgelerde kimin siyasi otorite olduğuna bakmaz, kaynakların artı değerlerinin kendilerine akıp akmadığına bakarlar.

Hâlâ çıkartamadığımız Abdülhamit’in Hicaz Demiryolu karşılığında Almanlar’a verdiği demiryolunun kısaca sağında ve solundaki 10 km’lik alandaki doğal kaynakların imtiyazı ile Almanlar, arkeologları yollayıp güya arkeolojik araştırma yapıp doğal kaynakların arasından geçen bir demiryolu çizmişlerdir. TBMM kuruluş aşamasında ABD’ye verdiği imtiyazlara ilave olarak Doğu Karadeniz’deki petrol yatakları imtiyazı arasında kalmış bir Doğu Politikası bugün de devam etmektedir.

İşte yukarıda açıklanan Orman Koruma Kanunları, bu anlaşmaların dayatmasından kurtulmak içindir. Günümüzde de, Güneydoğu’da yaşadığımız mücadele de bunun için olup, iktidarların bu konuda yabancılara verecekleri imtiyaz kadar destek göreceği aşikârdır. Bize dayatılan yeni anayasa gerçekte bu sınırlamaların kaldırılması içindir. Yoksa geri kalanlar önemsiz ayrıntılardır. Yeni Anayasa çalışmalarına bakarsanız anlamsız tartışmalara siz de şaşarsınız. Çünkü saklanan gerçek bunlardır. Korkarım ki, iktidar bu tavizi vermiştir. Yoksa anlamsız Anayasa dayatmasının başka anlamı yoktur.

Henüz kamuoyuna yansımamış ama eğer öngörülerim doğru ise bu orman alanlarında maden arama ruhsatı başta olmak üzere, şimdiden bir çok yer ve amaç için ruhsatlar alınmaya başlanmıştır. Belki denizciler açısından tersanelerin deniz kenarında olmaları ve toprakları ipotek verememe sorunları denizciler için yem olarak kullanılacaktır, ama bu sorun başka türlü çözülebilecek iken yıllardır sürüncemede bırakılmıştır.

İlgili kamu yöneticileri ile yapılan tüm çalışmalarda Denizciliğimiz adeta engellenmekte ve yöneticilerimizde Denizciliğin geliştirilmesi için bir irade yetersizliği mevcut olduğu defalarca dile getirilmiştir. Eğer bu değişiklikler planlandığı gibi gerçekleşirse gecekonduların yasalaşmasına benzer deniz ve göl kıyılarındaki tesisler, limanlar, turizm bölgeleri, hidroelektrik santrallerinin su toplama havzaları mevcut kullananların olacaktır. Hatırlatmak isterim ki; 1839 Tanzimat ve 1856 Islahat Fermanları sonrasında Osmanlı Devleti’ndeki bir çok kullanım için verilen araziler birileri tarafından gerek gasp gerekse üst sahiplik hakkı nedeni ile tapulanmıştır. Aynı tehlike bizleri de beklemektedir.

Günümüzde, dünyanın en güzel boğazlarından biri olan İstanbul Boğazı’nın iki yakasında halkın kullanabileceği ne kadar az bir yer kaldığına bir bakarsanız, eğer bu durum engellenemezse artık hiçbir doğal kaynağa bedelini ödemeden ulaşmak mümkün olmayacaktır.