Ana sayfa Editörün Seçtikleri Kimiz biz?

Kimiz biz?

0
Yeşim Yeliz Egeli
“Her şeyin para ettiği ölçüde değer gördüğü, yazarların ve şairlerin ‘avare sayıldıkları’ bir ülkede yaşıyoruz…” Der Akgün Akova, Yıkık Bir Çocuk Bahçesi Gibiydi Yüzü kitabında, kaleme aldığı bir hikâyeye atıfla…
Hikâye şöyledir:
“Çizer Behiç Ak hayvanat bahçesine gider. Pelikanlara bakarken yanına yaşlı bir adam yaklaşır. Bakışlarından pelikanları ilk kez gördüğü anlaşılmaktadır. Adam Behiç Ak’a sorar:
– Oğlum, bu kuş ne kuşudur?
– Pelikan kuşudur, amca.
– Bu kuşun eti yenir mi?
– Hayır.
– Peki oğlum, bu kuşun yumurtası yenir mi?
– Hayır.
– Peki oğlum bunun tüyünden ne yapılır?
Yine olumsuz yanıt alan adam nefeslenir ve büyük bir memnunlukla şöyle der: Yahu desene oğul, bu kuş avare bir kuştur!”
“…İnsanların şairlere bakışı, yaşlı adamın pelikanlara bakışından pek de farklı değil. Öyle ya, eti ve yumurtası yenmeyen, tüylerinden yastık yapılmayan kişi değil mi şair? Yazdıkları açları doyurmadığı, kimselere para kazandırmadığı gibi kendine de pek hayır getirmez.” Diyerek toplumun yazara bakışına serzenişte bulunur Akova, Sözcük Kuleleri isimli makalesinde… Ve makalesini şöyle sonlandırır: “Var olma”yla “üretme”nin kapı komşusu olduğunu anladığım günden beri, ben de sözcükleri kullanarak kendi kulelerimi inşa ediyorum. Tepesine bilginin ve aydınlığın bayrağını asacağım sözcük kulelerimi.”

Yazarlar olarak, düşünmesek, konuşmasak ve yazmasak… Nasıl bir dünya olurdu? Peki bunu ciddi ele alanlar olmadan ne kadar anlamlanırdı yaşam?

Bir olay hakkında geçmişte hissettiğimizle bugünkü duygularımız aynı olmayabilir, geçmiş ve bugün arasında kalan sürede mutlaka bir değişim olur. Önceden farketmediğiniz veya kimsenin farketmediği bir detay üzerinde düşünüp incelemeye devam ettikçe keşif de başlar; kimsenin görmediğini görüp, es geçtiğine bakıp inceleyerek sürüp gider yazar, çizerlerin çoğu zaman dertli az da olsa sevinçli devinimi…
Derdimiz ne, neden dertlerle dertlenip onlara ortak oluruz?

Ne işe yararız?
Avare miyiz yoksa Pelikan mı?
“Sadece, geçmişin değerlerine sımsıkı sarıldığımızda içinde olduğumuz zaman ve yarınlarımız elimizden uçabilir, insanlık hayrına olan değişimle (yenilik) uyum ve denge içinde kalmayı başaranlar, hem köklerine bağlı olup hem de yarınlara özgürce ve bilgece kanatlanabilir” der bir diğer gazeteci-yazar…
İşte böylesi vicdanlı-sorumlu-cesur yüreklerde “avarelik” hüküm sürebilir mi?
Düşünmek çok önemli ve ciddi bir iştir. Ve prensiplere bağlı kalarak ilkeler bütünüyle düşünmek özel önem ister. Düşündüğünü yapmak, yazabilmek ise cesaret ile harmanlanan ciddi bir sanattır. Peki ya cesaret? Korkuya rağmen onun üzerine gidebilmek değil midir?

Vicdan ve sağduyunun sesi olan… Bütünün iyiliği için gerektiğinde kendini hiçe sayabilen, insana dair iyi duyguları yaşatmaya şevkatle yılmadan sahip çıkan… Doğru gösterilen yanlışları büyük kararlılıkla eleme disiplinini ruh-beden-zihin bütünlüğünde koruyan… İşte bu kadim topraklarda daha bir çok erdeme sahip omurgalılar sayesinde bu coğrafyaya şırınga edilen kötüler ya da devşirme edilen sistemler geçit bulamadı. Bulamayacak…

Kimiz biz?
Zaman; iyinin, doğrunun lehine doğru ilerler. Değişmez gerçeği şudur ki; kötü ve zalimler eninde sonunda ona hesap verir. Tarihi belleğimiz, kanıtlı binlerce olay ile doludur. Kimi yazılı kimi kulaktan kulağa süregelmiş ancak toplumsal kabul görmüş hatırı sayılır birikimlerle yoğrulduğumuzdan tarihe mâlolmuş kimliklerin umut ve özlemleriyiz biz…

Bugün iradelerini mertçe ve cesurca ortaya koyanların, eminim ataları da koymuştu. Torunları da elbet koyacaklardır… Eskinin yitmeyen kadim bilgisine ve cesaretine erişenler; daima zamanının ötesinde düşünen, bakınca gören, yürekten sözü olanların iyi öğütlerini miras alanlar… Aynı temiz duygulara devamla gemiyi kumanda ederler. İyi yürekliler görülüp daha da yükselse, yükseldikçe yükseltecekleri bilinse… Kolektif anılar her bireyin merkezi sinir sistemine yerleşiyorken bu sebeple biriken anıların niteliğini toplumsal süreçler belirliyorken, ortak akıl ile kolektif bilince sahip çıkılsa…

Kişi herkesi kendi gibi sanır
Anadolu… Adı üzerinde cesur analarla dolu… Ordu millet olduğumuz için bizde ordu mensuplarının saygınlığı üst mertebededir, böyle düşünen gönüllerde bitmek tükenmek bilmez bir sevgi aşılıdır.
Tanık olduğum bir olayın üzerinden 2,5 yıldan fazla bir zaman geçmesine karşın şahit olduğum manzara beni derinden üzdü. O dönem neyin ne olduğu belirsiz… Zira komutan, asker, ordu mensubu denince saygı duyulan yüksek bir karakteri biliriz.

Uluslararası bir toplantıda bir asker, bir kaç kişi ile ayakta sohbet ediyor. Hürmet ve saygı ile tüm ilgi üzerinde. Onlara doğru yürürken nezaketen selam vermek için durdum, kim olduğum o kişiye aktarıldı ve sohbete davet edilmem ile dinlemeye koyuldum. O kişinin, dünya kadınlarının savaşlarda gösterdiği kahramanlıkları üzerine açtığı sohbete işte bu tesadüf ile dahil oldum. O kişi, büyük bir coşku ve övgüyle, “Dünyada vatanını … kadınları gibi koruyan başkaca bir ırk yoktur. Müthişlerdir. Gerektiğinde vatanları için…” Sözünü bitirdiğinde herkesin yüzünde bir ifadesizlik… Ben sudan çıkmış balık gibi sersemledim, coşkusunu yayından fırlamış ok gibi keserek, yüreği öfkeden okyanus gibi kabarmış Türk kadını cüretiyle, unuttuğu tarihi gerçeği yüzüne yüzüne, gözlerinin içine içine, hedefine susamış oklar misali soluksuz hatırlattım; “O kadar uzağa gitmeyiniz, zira Türk kadını ne vatanını, ne de…”

İçinde ateşten bir yürek yerine idare lambası yanan bu kişi benim kahramanlıklarını okuduğum, bizlere anlatılan ve bildiğimiz tanıma uymuyordu. “Müsadenizle biraz hava alacağım,” dedim ve uzaklaştım. Elbette tanıştığıma memnun olmadım. Hayal kırıklığı idi. Açık fikirlilik, açık sözlülük kabul edilebilir ama üslup, içeriği kabul edilemez, ırkı ne olursa olsun bir kadını aşağılama ve değersizleştirme, üstelik vatanını savunan bir kadın olunca tarafımca kabul edilemez. Söylenen gerçek de olabilir ama “müthiş bir örnek” olarak sunulmasına, o yüce yürekli Anadolu kadınlarımızı düşününce itiraz ettim! Ülkesinin işgali karşısında ortaya koydukları kahramanlık bana göre kıyas kabul etmeyecek kadar değerli… Belleğimize, tarihin kanıtlı gerçeğine, Türk askerinin doğasına aykırı bu yorum şekli, Kuvvet mensubunda görmeye nail olduğumuz nice haysiyetli ‘komutan duruştan’ çok uzaktı.

Atalar sözü der ki; “Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok, nice elbiseler gördüm içinde insan yok.” O gün ‘Rütbe almış ama uğratacağı şey zaman kaybı!’ diyerek oradan uzaklaştım! Pırıl pırıl akılları, keskin zekaları ile yüksek karakter ve ahlâka sahip evlatlarımızı ya da aklı gayet başında çeşitli rütbelerdeki şerefli ordu mensubu kişileri bu kişiden emir alırken düşünüp empati kurdum… Ne hissediyorlardı acaba? Ancak bugün, nasıl bu noktaya gelinebiliyor ki diye sormak da yersiz, zira milletçe yaşayıp hep birlikte ayıldık. Aydınlandık mı, işte bunu zaman gösterecek…
Yaşamın geniş süreci içinde bazı noktalarda uyumsuz şeyleri bulmak, denk gelmek çok normal. Bunları aza indirmek için her iş ehline verilmeli. Eğitim, sağlık ve savunma devlet olmuş toplumlar için değişmez önemdedir ve aidiyet taşımayan yüreklerde korunup kollanamaz, tam da bu nedenle şunu da belirtmekte fayda var: İnsan ve vatan sevgisi olmayanlar bu diğer üçünü ne kadar iyi yapabilir ki?
Akova diyor ki; “…‘yükselen değerlerin toplumu’nda işsiz güçsüz ‘avare bir kuş’ gibi görünen şair, gerçekte sırtına binlerce kitabı ve sorumluluğu yüklediğimiz bir hamaldır.”

Gönüllü hamalız biz
Türk milletinin, yüzlerce yıl içinde, binlerce kilometrekareye yayılan bir imparatorluktan günümüze, varlığını bağımsız sürdürme mücadelesiyle bir düşününce geçmişi, onlarca zafere nail olmuş yüce milletimin bir ferdi olarak, “varolarak, ürettiğim” için bir Cumhuriyet Kadını olarak mutluyum…
Ufuk açacak, entellektüel birikime sahip kültürel değerlerini ve geleneklerini koruyan, insana dair tüm melekeleri sağlam o denli değerli insanımız var ki, haklarını ödeyemeyiz. Kamuya, insanına hizmeti kutsal vatan görevi bilinciyle eda eden yüksek şahsiyetler, gençlerimize birikimlerini aktaracak olan çok şerefli ve namuslu toplum önderleri; öğretmenler, doktorlar, askerler, hukukçular, mühendisler, gazeteciler, sanatçılar… Duruyorlar mı? Hayır! Yorgunlar mı, hayır!
Ez cümle; her meslek grubunda tesadüf eseri rütbe/ünvan alan avarelere değil de liyakatlı olana değer verelim. Toplumun derdine dertlenen Pelikan kuşlarının da varsın eti omurgası üstünde, tüyü de derisinde kalsın…

* * *

Şu altın sözlerin felsefi kudretini içselleştirirsek yorulsak da daima ilerleriz…
“Ankara Halkevi’nde bir konuşma:
Türkiye Cumhuriyeti Kurucusu Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından Ankara’da öğrenimde bulunan Bursalı gençlerin düzenledikleri Uludağ gecesinde söylenmiştir:
Arkadaşlar!
Bu gece buradaki toplantımızı ve benim hakkımdaki derin duygularınızı Celâl Bayar çok güzel ve canlı bir anlatımla bana bildirdi. Bu sırada dedi ki: “Siz genç arkadaşlar, yorulmadan beni takibe söz vermişsiniz.” İşte ben özellikle bu sözden çok duygulandım.
Yorulmadan beni takip edeceğinizi söylüyorsunuz. Fakat arkadaşlar, yorulmadan ne demek? Yorulmamak olur mu? Elbette yorulacaksınız. Benim sizden istediğim şey yorulmamak değil, yorulduğunuz zaman bile durmadan yürümek, yorulduğunuz dakikada da dinlenmeden beni takip etmektir. Yorgunluk her insan, her yaratılmış için doğal bir durumdur. Fakat insanda yorgunluğu yenebilecek manevî bir kuvvet vardır ki, işte bu kuvvet yorulanları dinlendirmeden yürütür.
Sizler, yani yeni Türkiye’nin genç evlâtları, yorulsanız bile beni takip edeceksiniz. Ben bu akşam buraya yalnız bunu size anlatmak için gelmiş bulunuyorum. Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk gençliği amaca, bizim yüksek idealimize, durmadan yorulmadan yürüyecektir. Biz de bunu görmekle mutlu olacağız.