Ana sayfa Haberler Kriz ve hukuk

Kriz ve hukuk

0

Küresel krizin  denizcilik sektöründeki etkilerini öncelikle deniz hukuku ve yabancı yatırımlarla ilgilenen hukuk büroları hissediyor. Zira 2004’ten bu yana hızla artan bir şekilde;
-Gemi finansmanı ve yeni gemi inşa finansmanı
-Tersane finansmanı
-Gemi satış sözleşmeleri
-Gemi inşaat sözleşmeleri
-Joint Venture’lar
-İnşaat sözleşmeleri
-Şirket birleşmeleri, devralmalar
-Yabancı sermaye yatırımları,
-Fabrika ve gayrimenkul alımları
-Proje finansmanı gibi “yapıcı” ve gerçekten sonucundan zevk aldığımız işlerle uğraşırken tablo, ekim 2007 tarihinde başlayan Mortgage krizinden itibaren yavaş yavaş değişmeye başladı ve nefesimizi tutmuş ne olacak diye beklerken, yaptıgımız iş tsunami etkisiyle değişti. Yeni dönemle, müvekkillerimiz tarafından ofisimize gönderilen işlerin içeriği değişmeye başladı ve neredeyse 2004’ten beri  karşılaşmadığımız yeni bir sayfa açılmış oldu. Özellikle son iki aydır çalışmalarımız;
-İnşa kontratı iptalleri
-Finansmandaki daralmanın olumsuz etkisinin hukuki neticeleri
-Charter party ve neredeyse her türlü malzeme alım sözleşmesi iptalleri
-Tasfiye ve iflaslar
-Charter Party ihtilafları (saat farkıyla gemi kançelloyu kaçırırsa “inşallah” diye bekleyen  kiracılar)
-Joint Venture’dan çıkış yollarını soranlar  ve
-İptal edilen, durdurulan ya da beklemeye alınan yatırımlar konusunda yoğunlaştı.
Ayrıca tüm bunlara ek olarak, finans dünyasında yaşanan kriz nedeniyle, yıllardır ilk defa,  kredi sözleşmelerinin *“Changes in Market Circumstances” maddesi yeniden okundu ve değerlendirildi.
Hukuk alanında tüm bu gelişmeler yaşanırken, geçtiğimiz günlerde kuru yük gemileri olan bir denizcilik şirketindeki arkadaşıma marketin nasıl olduğunu sordum; “Market mi? Market yok bile” diye cevap verdi. Londra’da konuştuğum bir bankacı ise “Sanki dünyanın tepesinde büyük bir ‘pause’ düğmesi var ve birisi bu düğmeye basmış gibi herkes nefesini tutmuş  bekliyor” dedi. Bu kriz salt denizcilik sektörünün krizi olmadığına ve global krizle birlikte tırmandığına göre acaba ihtilaflarda tüm tarafların da  “basiretli” davranması mı gerekiyor?
Herkes kendi açısından haklı ve kendi zararını minimize edecek önlemler almak zorunda, ama acaba bunu yaparken karşısındakini de mümkün olduğu kadar düşünerek mi yapmalı? Time’da çıkan bir yazı da krizi değerlendirirken atılan başlıkta  “price of greed” diyordu. Bunu “Tamah etmenin bedeli” diye mi çevirmeliyiz?
Biz hukukçular da dahil olmak üzere herkes,  üzerimize düşeni yapmak zorunda olduğumuz bir döneme girdiğimize göre devletin de “artık” yabancı sermayeli yatırımlara, sadece kanunları ve yönetmelikleri değiştirerek değil, uygulamayı düzelterek biraz daha esneklik sağlaması, mevcudu koruması ve yeni gelebileceklere imkân sağlaması, yani krizi bir fırsata dönüştürme imkânı vermez mi?
Örneğin, Kabotaj Kanu-nu uyarınca Türkiye sahillerinin bir noktasından diğerine emtia ve yolcu taşımak ve diğer hizmetler yalnızca Türk bayrağını taşıyan gemilerle yapılabilir. Ayrıca ticaret hakkı da Türk tebasına verilmiştir. Türk Ticaret Kanunu’nun 823. Maddesi uyarınca ise, Türk ticaret şirketlerinin malı olan gemiler, şirketi idare ve temsil etmeye yetkili ortakların çoğunluğu Türk vatandaşı olmak ve şirket sözleşmesine göre oy çoğunluğu Türk ortaklarda bulunmak,  anonim ve sermayesi paylara bölünmüş komandit şirketlerde ayrıca payların çokluğunun nama yazılı ve bir başkasına devri şirket yönetim kurulunun iznine bağlı bulunmak şartıyla Türk gemisi sayılmaktadır. Ancak doktrinde ve bazen de uygulamada şirketin hissedarlarının da ortaklarına bakılabileceği ifade edilmektedir ki, bu durum kanunda yer almayan bir durumun uygulanması olacaktır.
Kaldı ki Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu’nun 3. Maddesi’nde açıkça, yabancı yatırımcıların yerli yatırımcılarla eşit muameleye tabi olduğu ifade edilmiştir. Yabancı sermayeli de olsa Türkiye’de kurulan bir şirket Türk şirketidir ve günümüz koşullarında yabancı sermayenin Türkiye’den kaçmasını engellemek için, yabancı sermayeli de olsa Türk kanunları uyarınca kurulmuş bir şirketin Türk şirketi olacağı hususu her zaman göz önünde bulundurulmalıdır.
Geçtiğimiz dönemde de yabancıların ve hatta yabancı sermayeli olan ve ancak tamamen Türk hukuku uyarınca kurulan ve Türk şirketi olan firmaların mülk edinebilmesine yönelik Tapu Kanunu’nda yer alan birtakım maddeler Anayasa Mahkemesince iptal edilmiş ve uzunca bir süre herhangi bir düzenleme yapılmamıştır. Bu dönemde de, tapu dairelerinde büyük sıkıntılar yaşanmış ve yabancılar lehine bir Türk’e ait gayrimenkul üzerinde ipotek tesisi dahi gerçekleştirilememiştir. Daha sonra birtakım sınırlamalarla yeni düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. Ancak bu tür gelişmeler yabancı sermayenin ülkemizde yatırım yapmasına yönelik girişimlerin azalmasına yol açmıştır.
Buna benzer örnekleri çoğaltmak kolay, ancak önemli olan Türkiye’nin olmak istediği yerle uygulamada karşılaştığımız buna aykırı tutumları ortadan kaldıracak tedbirleri alarak bu kriz dönemini Türkiye için bir fırsata dönüştürmek gerekir.