Ana sayfa Görüş Gücünü kaybetti hükümsüzdür

Gücünü kaybetti hükümsüzdür

0

Önden, arkadan, sağdan, soldan sobeleniyor ABD. Gelecek on yıllarda kurulacak uluslararası düzende onu yok saymak mümkün değilse de, oyundaki yerinin farklı olacağı söylenebilir

“ABD’nin bugünkü dünyada işi zor!” On sene önce dünyadaki tescilli tek süper güç için bu sözün geçerli olacağı söylenseydi birçok kimse gülüp geçerdi. Ama doğru işte! SSCB dağıldıktan sonra uluslararası egemenliği herkes tarafından kabul edilen ABD bugün dünyanın dört bir yanında zor durumda.
Mesela Afganistan’da… Soğuk savaş yıllarında Afganistan’daki Sovyet işgali nasıl SSCB için bir batağa dönüştüyse şimdi benzerini ABD yaşıyor. Yıllar süren mücadeleden sonra varılan nokta ABD için bir fiyasko. Sadece kendi güçlerini değil, NATO güçlerini de seferber ederek Afganistan’da savaşıyor ABD. Fakat Taliban militanlarına karşı mukayese götürmez bir silah ve teknoloji üstünlüğü olmasına rağmen, açık bir yenilgiyle karşı karşıya. Son olarak Afganistan’daki Amerikan ve NATO güçlerinin komutanı ABD’li General Stanley McChrystal hazırladığı raporda ek kuvvet ihtiyacını vurguluyor, aksi takdirde Afganistan’da başarıya ulaşmanın mümkün olmadığını belirtiyordu. Bir kez daha Afganistan’da “yeni bir strateji”den söz ediyordu McChrystal. Generale göre, bu kez strateji “Afgan halkının Taliban’a karşı korunması önceliğini” taşımalıydı. Aslında bir yanıyla, kendi açısından bakıldığında doğru bir öneri bu, çünkü ABD’nin bu ülkede giriştiği savaş Afganlılara hiçbir şey kazandırmadı. Halk aradan geçen yıllara rağmen hayatında hiçbir şeyin iyiye gitmemesinden NATO güçlerini sorumlu tuttu. Bir yanda Afgan kültürünü taşıyan, kendi dilini konuşan, halkın içinden örgütlenerek çıkmış Taliban; diğer yanda uzak diyarlardan gelmiş, kendilerine benzemeyen, kültürü de, dili de, amacı da yabancı askerler…
ABD’nin askeri başarı şansı olmadığı daha işgalin ilk döneminde birçok siyaset bilimci tarafından öngörülmüştü; ancak kendi gücünün yarattığı sarhoşluktan kurtulamayan ABD’nin silah üreticilerinin ağırlığının hissedildiği dış politikası değişmedi. Ve varılan nokta ortada: kendini Afganlılara sevdirip halkın desteğini almayı planlayan NATO daha fazla asker istiyor. Oysa her ay çeşitli Taliban eylemleri sonucu sürekli asker kaybeden hiçbir NATO ülkesinin gönlü yok daha fazla asker göndermeye. Daha yakın zamanda altı askeri öldürülen İtalya’da Berlusconi hükümeti bu konuda muhalefet tarafından sıkıştırılıyor. Keza asker kayıplarının artması üzerine İngiltere Başbakanı Gordon Brown yakın zamanda Afganistan’daki dokuz bin askerin sayısını azaltmak için çalışma yaptıklarını açıklamıştı. Sadece Avrupalı müttefikler değil, ABD yönetimi de temkinli artık. ABD Başkanı Barack Obama eylül ayı sonunda televizyonda çeşitli soruları yanıtlarken bu konuda çekinceleri olduğu hissini uyandırdı, asker gönderme kararı almak için erken olduğunu söyledi.
Son durumda Afganistan’da 62 bin ABD ve farklı ülkelerden gelen yaklaşık 40 bin asker bulunuyor. Ayrıca, yeni stratejide yer alan “Afgan halkını Taliban’dan korumak” ne demek, ikisini birbirinden bu derece ayrı tutmak mümkün mü, tartışılır doğrusu. Görünen o ki ABD bir çıkış yolu bulabilmiş değil ve debelendikçe daha fazla batıyor Afganistan’da.
Aslında ABD’nin bırakın uzak coğrafyalarda yaşadığı başarısızlıkları, “arka bahçesi”ndeki hakimiyetinden bile söz etmek mümkün değil artık. Latin Amerika ülkeleri arasında oluşan ve giderek güçlenen sosyalist blok ABD’nin zafiyetinin farkında ve birçok konuda açıkça meydan okuyor ona. Özellikle iki lider, Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez ve Bolivya Devlet Başkanı Eva Morales ABD karşıtı Latin hareketin başını çekiyor.
Geçen ay ülkesinden çok uzaklarda kendine müttefik arayan Chavez küçümsenmesi mümkün olmayan bağlantılar yaparak döndü ülkesine. Libya, Suriye, Cezayir, İran, Türkmenistan, Belarus, Rusya ve İspanya’yı kapsayan uzun bir geziydi Chavez’in diplomasi turu. Libya, İran, Rusya… ABD’nin kendi başına bela olarak gördüğü ülkeler bunlar ve elbette hepsi de Venezüella’yla ilişkilere önem veriyor. Chavez’in döner dönmez açıkladığı gibi, Rusya’yla Venezüella arasında anlaşmalar imzalandı bile. Bu anlaşmalara göre 300 kilometre menzilli ve hedefini şaşmayan Rus füzeleri yakında Venezüella’da olacak. Ülkesinin aldığı silahların savunma amaçlı olduğunun altını çizen Chavez yaptığı konuşmada hedefini kaçırmayan füzelerin hiçbir şekilde saldırı için kullanılmayacağını söylüyor, Rusya’yı stratejik bir müttefik olarak gördüğünü belirtiyordu.
Aslında Venezüella’nın Rusya’yla yaptığı ilk silah anlaşması değil bu. Chavez daha önce, geçtiğimiz yaz aylarında ilişkilerini dondurduğunu açıkladığı Kolombiya’ya olan sınırını koruma amacıyla Rusya’dan BMP3, MPR ve T-72 tankları satın alacağını duyurmuştu. Venezüella’nın girdiği bu silahlanma eğiliminde, Kolombiya’nın ülkedeki ABD üslerinin kalışını uzatmasını bir tehdit olarak görmesi de etkili oluyor.
Venezüella’nın iyi ilişkiler peşinde olduğu tek ülke Rusya değil kuşkusuz. Bir önceki ABD yönetiminin öncelikli hedefleri arasında yer alan İran da bu ülkenin Ortadoğu’daki müttefiki olarak gözüküyor. İran’ın Venezüella’da milyarlarca dolarlık yatırımı bulunduğu biliniyor. Aynı şekilde, İran’da da 12 bin 600 milyar metreküp rezerve sahip olduğu tahmin edilen Güney Pars gaz yatağının kaymağını Venezüella yiyecek. İki ülke arasında yapılan son anlaşmalara göre, İran’ın güneyindeki Pars gaz yatakları Venezüellalı bir devlet şirketi (PDVSA) tarafından işletilecek. Anlaşılan ABD karşıtı politikaların bir araya getirdiği İran’la Venezüella arasındaki ticaret hacmi, bu motivasyonla giderek artmaya devam edecek. Zaten son verilere göre iki ülkenin ticaret hacmi 20 milyar doları bulmuş durumda.
ABD’nin Güney Amerika’da ipleri elinden kaçırmasına şaşmamak gerek; ekonomik kriz dünyayı salladığından beri, krizin merkez üssü olan ülkesindeki gelişmeleri bile yönlendiremez durumda.
Kısa süre önce USA Today gazetesinde yayınlanan haberlere göre, sonunda en beklemeyen gelişme de gerçek oldu. On yıllardır beyin göçü alan ABD’de işler tersine döndü. Küresel kriz sonrasında özellikle yüksek eğitimli Çinlilerin başı çektiği, aralarında Amerikalıların da bulunduğu nitelikli işgücü ABD’yi terk etmeye başladı. USA Today’in haberine paralel olarak China Daily gazetesinde de bu bilgiyi teyit ve analiz eden yazılar çıktı. Gazete ABD’den Çin’e doğru başlayan bu göçün nedenlerini araştırırken durumu sadece finansal krizle açıklamanın yetersiz olduğunu vurguluyor, ABD’nin bilim ve teknoloji alanındaki mutlak üstünlüğünü yitirmesinin de etkili olduğunu dile getiriyordu. China Daily’e göre, bu göç eğiliminde Çinlilerin ve Amerikalıların yanı sıra ülkelerine dönmeye başlayan iyi eğitimli Hintlileri de saymak gerekiyor.
Ünlü Business Week dergisi bu konuda başka veriler de ortaya attı. Dergideki bilgilere göre, tersine göç ile ABD’yi terk eden Çinlilerin yaş ortalaması 33. Göç edenlerin çoğunluğu yönetim, bilim ve teknoloji alanında eğitim almış kişilerden oluşuyor. Ülkelerine dönen Çinlilerin yüzde 51’i yüksek lisans, yüzde 41’i ise doktora derecesine sahip.
Tabii bu eğilimde ABD’deki kötü gidişin yanında Çin’in küresel krize karşı dayanıklı çıkmasının da payı var. Krizde büyüme eğilimini sürdürebilen tek ülke olan Çin, özellikle teknoloji ve enerji alanında çalışmak isteyen kalifiye işgücünü kendisine çekiyor.
Finansal krizin dindirilemeyen etkileri, yükselen işsizlik, artan dış ticaret açığı ve Çin’in önlenemez yükselişinin ekonomiye darbe üstüne darbe vurması; yıllarca parmağını soktuğu Latin Amerika’da yükselen sosyalist hareket; bir türlü teslim bayrağını çekmesini sağlayamadığı İran; Afganistan’da içine sürüklendiği açmaz; Rusya’nın etki alanını giderek genişletmesi ve uluslararası arenada tekrar kafa tutmaya başlaması… İçerde, dışarıda, yakında, uzakta, her yerde devasa sorunlarla boğuşmak zorunda ABD. Üç, beş yıl içinde değil elbette, ama yirmi, otuz yıl içinde yeniden yapılanacak olan dünyada yerinin yakın geçmişteki konumundan farklı olacağını öngörmek kâhinlik olmayacak.