Mektubum kime, mesajım ne?

Yüce Yöney

Hepimizin söylemek istediği bir şeyler, vermek istediği mesajlar var. Uçtan uca şifreleyerek mi saklasak, mektuplara gizleyerek mi; okuyup üflesek kısa yoldan gider mi, adrese teslim mi göndermek lâzım; ne yazıyoruz, nasıl ulaştıracağız, kim okuyacak?

Jorge Luis Borges’in Gizli Mucize adlı öyküsünde, Naziler tarafından kurşuna dizilecek Çek bir tiyatro yazarı idamdan önceki gece tanrıdan yarım kalan oyununu bitirmek için zaman ister. Dileği idam mangasının karşısında gerçek olur, tanrı kurşunların çıkacağı anda oyun yazarı için zamanı durdurur. Yazar kendisini vuracak askerlere bakınca kıpırdamadıklarını görür, şakağından süzülen yağmur damlasının aşağı akmadığını fark eder. Önce öldüğünü düşünür, sonra delirdiğini, en sonunda anlar ki tanrı ona istediğini vermiştir. Ateş emriyle infaz arasındaki süre zihninde bir yılda geçecektir. Böylece oyunu en ince ayrıntısına kadar kafasında gözden geçirme imkânı bulur, eksiklerini tamamlar, uzaması gereken bölümleri uzatır, kısalması gerekenleri kısaltır, hatta karşısındaki askerlerden birinin yüzünden esinlenir, ayrıntılar üzerine çalışır da çalışır; oyunu bitirir. İşte o anda yağmur damlası yanağından yere düşer, dört tüfekten birden çıkan kurşunlarla yere yığılır. Zaman tekrar akar.

Oyun yazarının dileği gibidir aslında dualar; içeriğinde tanrıdan isteklerimizin yer aldığı mesajlardır. Fakat biliyoruz ki, mesajlar hiçbir zaman, günümüzün teknolojisinde bile, dualar gibi doğrudan ve en kısa yoldan ulaşan nitelikte olmadı. Kuşların ayağına bağlandığı zamanlarda da posta ile ulaştırıldığı devirlerde de uzun yollar kat ederdi muhatabına ulaşmak için.

Adres okunamadı

Tabii bu posta yolculuklarının hepsinin çok sağlıklı biçimde gerçekleştiği iddia edilemez. Simon Garfield, Mektup/Yazışmanın Hayli İlginç Tarihi adlı kitabında, ABD’de, 1770’lerde kurulan Ölü Mektup Ofisi’nden söz ediyor. Bu ofisin kuruluş amaçları arasında sahipsiz postaları teslim alacak biri çıkana kadar muhafaza etmek varmış, hatta belli ki adres çözmek gibi başka görevleri de… Bunu ofisin Kör Okuma Bölümü’nün başındaki memure Collins’in 1889’da Ladies’ Home Journal için Her Sene Neden Altı Milyon Mektup Kayıplara Karışıyor başlığıyla yazdığı makaleden anlamak mümkün. Makalede belirtildiğine göre, gönderilen mektuplarda sık sık ulaştırılması zor adreslerle karşılaşırmış görevliler. “Batı’da yaşayan oğluma, kırmızı bir kağnısı var. Tren yolu yaşadığı yere kadar gidiyor,” gibi… 

Collins, başkalarına karalama ya da yabancı bir alfabeyle yazılmış gibi gelen adresleri tespit etme konusundaki becerisiyle bilinirmiş. Kitapta anlatıldığına göre, Collins’in çözdüğü “şifreli” adreslerden biri şöyle:

“Wood

John

Mass”

Doğru adres ise şuydu:

John Underwood, 

Andover, Mass.”

Yakılan mektuplar

E bir de postanelerin hiç görmediği, dolaşıma girmeyen, yazılıp da gönderilmeyen mektuplar var. Günlük hayatımızdaki örneklerden de biliyoruz, sinemadaki yansımalarından da… Billy Wilder’ın ünlü Öğleden Sonra Aşk filminde Audrey Hepburn’ün oynadığı karakterin yazdığı mektubu yaktığı sahne veya Alfred Hitchcock’un Vertigo’sunda Kim Novak’ın James Stewart’a gerçek kimliğini açıkladığı mektubu yok edişi ilk akla gelenler arasında. 

Ancak konu mektupları yok etmekse, herhalde bunun korkak ve endişeli hâli en bariz şair Ted Hughes’un satırlarında görülür. Hughes, intihar eden eski karısı eşsiz şair Slyvia Plath’ın ölümünden sonra, uğruna Plath’i terk ettiği kadına “Beni bunaltan ne biliyor musun?” diye yazar. “Mektuplarımı sakladığını düşünmek. Geçenlerde bir şey dedin. Tam olarak ne hatırlamıyorum ama gene de gün gelir o mektuplar birilerinin eline geçer de hayatımız altüst olur diye düşünmeme yetti. Assia, milletin her halta kulak misafiri olmasından, her şeyi araklayıp durmalarından, bir türlü doymak bilmeyen meraklarından bıkmış durumdayım zaten. (…) Geçmişin bugünkü hayatımıza bir etkisi yok, oysa o mektupların ve senin o günlüğünün var. Onlar yolumuza taş koyuyorlar. Zaten hâlihazırda bir sürü sıkıntıya sebep oldular. Onun için yalvarırım yak mektuplarımı.”

Assia Wevil’in çağrıya uymadığı, mektupları yakmadığı ortada. Goethe yaşasa bunu çok takdir ederdi herhalde. Şu sözlerine bakılırsa sağlığında mektupları saklamaktan yana oyunu kullanıyormuş anlaşılan. “Mektupları bir daha okumamak üzere kaldırır, en nihayetinde de ketumluğumuz uğruna imha ederiz. Böylece o en güzel, en saf yaşam enerjisi yok olur gider; bizim için de başkaları için de telafisi yoktur bunun.”

Günümüzde mektupları saklayanlar var mı hâlâ, kişisel arşivlerini açıp yok mu ediyorlar onları, şimdilik bilmek mümkün değil ama en azından şirketlerin mesajlarımızı “uçtan uca şifrelenmiş” halde sakladığını biliyoruz.

Sözü belli mesajlar

Bu konuya girip gönderilmeden yerini bulan mektupları anmadan geçmek olmaz… Kadınlar Neden Yazdığı Her Mektubu Göndermezler isimli kitabında, psikanalist Darian Leader bazı “özel gönderim” örneklerini hatırlatır. Şair ve oyun yazarı Thomas Middleton’ın The Widow’unda, evli bir kadının aldığı aşk mektubu bunlardan biridir. Kadın aldığı mektubu öfkeyle kocasına gösterince eşi de mektubu yazana durumu farkında olduğunu bildirir. Ancak gerçekte mektubu kadının kendisi yazmıştır. “Onu kocasına göstererek iyi niyetini ispatlar ve kocasının öteki adama verdiği tepki aracılığıyla da adama kendi kötü niyetinin mesajını iletir.”

Mesajı daha dramatik ve daha açık mektuplar yok mu, var elbette. Virgina Woolf’un ölümünden yaklaşık 10 gün önce eşi Leonard’a bıraktığı mektup mesela. Mektubun düzenlenmiş halinde şu ifadeler geçer: “Sevgilim, yeniden delireceğimden eminim. Bu kötü zamanları bir kez daha yaşayamayacağımızı hissediyorum. Bu sefer atlatamayacağım. Sesler duymaya başladım ve yoğunlaşamıyorum. Bu yüzden, bana en iyisi gibi gelen şeyi yapacağım…”

Harikalar Diyarı’ndan tavsiyeler

Alice Harikalar Diyarında’nın yazarı Lewis Carroll bir kitapçıkta mektup yazmak üzerine tavsiyelerde bulunurken verilecek mesajlara dair de yorum yapıyordu. Zamanımızın kesintisiz mesajlaşma trafiği düşünülürse bu yazının o tavsiyelerin bazılarını anarak bitmesi uygun sanırım. 

“Eğer mektup arkadaşınız sivri dilli bir yorumda bulunursa ya görmezden gelin ya da karşılık verecekseniz bunu yumuşak bir şekilde yapın.

İlle de son sözü söyleyen olmaya çalışmayın. Olayı efendice gidişatına bırakın. 

Eğer bir dostunuza şakayla karışık hakarette bulunmak istiyorsanız, bunu belirgin biçimde yapın.”

Bu haberin/makalenin/çevirinin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.

ETİKETLER: , ,
Bunu Paylaşın
yuceyoney@marinedealnews.com