Ana sayfa Yazarlar Yaşar Canca Başka bir ‘Yeni dünya düzeni’ evresi…

Başka bir ‘Yeni dünya düzeni’ evresi…

0
A. Yaşar Canca
Bizler küreselleşmenin olumlu ve olumsuz sonuçlarını tartışırken, dünyada bambaşka bir plan mı uygulanıyor?
“Küreselleşme”cilerin “yerel” ne varsa yok edip her yere egemen olma sürecinde; işini, toprağını, üretim ve ulaştırma araçlarını kaybeden insanların tepkisi “yükselen etnik milliyetçilik” olarak karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde yükselen etnik milliyetçilik akımının nereye evrileceği üzerine düşünmek gerekmektedir.
İnsanlık, sosyolojik anlamda yeni bir aşamaya geçmektedir. “Böl, parçala, yönet” formülü ile ayrıştırılan topluluklar, başka bir “büyük güç” şemsiyesi altında bir araya gelmeye zorlanmaktadır. Yakın geçmişte Sovyetler Birliği’ni (SSCB) parçalayan bu “sihirli” formül, günümüzde AB, Çin ve Hindistan’ın kapısını da çalacaktır. Bu durum maalesef ülkemizin kapısında ise sürekli beklemektedir.
İnsanlık tarihi feodaliteden monarşiye, monarşiden krallıklara veya sultanlıklara dönüşürken gelenekselci ulemalar, elitler, sermayenin ve silahlı güçlerin açık veya gizli işbirlikteliklerini acı ile yaşamıştır. Bu yönetim tarzı, “sınıf ve ulus şuuru”nun ortaya çıkardığı yeni düşüncelerle yıkılmış; dünyayı ve yönetimi birlikte paylaşma modeline doğru evrilmişti. Böylece, dünyada feodal monarşiler yıkılmış, yerine “ulus devlet” modelini getirmişti. Bu değişimdeki en büyük pay da etnik olmayan milliyetçilik düşüncesinin idi.
Her “ulus devlet” tek etnik gruba ait olmamasına rağmen insanların; ülkü, gelecek ve umut birliktelikleri dünyanın daha yaşanılır bir yer haline gelmesine yardımcı olmuştu. Böylece, geleneksel ulema, feodalite ve elit monarşik düzenin daha derinden sorgulanmasına sebep olmuştu.
Ulus devletlerde “yönetim”, “halkın iradesi” ile seçilen temsilciler tarafından gerçekleştiriliyordu. Bu düzende geleneksel ulema, elit monarşik ve askeri yapılar; sıradan insanların yönetime gelip kendileri adına karar vermelerini asla kabullenmediler. Ulus devlet mantığı herşeye hakim olduğunda egemenler için belli dönemlerde her şeyin kontrol edilmesi zorlaşmıştır. Bu noktada, iki temel örnek Türkiye Cumhuriyeti ve Avrupa Birliği projesidir.
Türkiye Cumhuriyeti’nde halk iradesi ile seçilen temsilciler; bakan, başbakan ve cumhurbaşkanı olabilmiştir. Bu durum, devletin egemenlik hakları geçmişini “yok saydığı” ve geleceği de kapsadığı için dünya sisteminde sorun olmuştur çünkü elitler ve soylular sıradan insan olmalarına rağmen geniş halk kitlelerine öyle olmadıklarını inandırmışlardır. Fakat sıradan insanların da yönetebildiklerini gören insanlar, üstün vasıflı diye düşündükleri insanları sıradan hale getirmişlerdir ki bu durum, elitlerin ve egemenlerin korku imparatorluklarını tehlikeye atmaktadır.
AB projesi, her ne kadar “Avrupalı Ülkeler Birliği Projesi” gibi gözüksede, genelde yönetim ve yönlendirme, teknik komitelerin “aktif ve yetki”leri nedeniyle monarşik egemenlerin canını sıkan bir durum yaratmıştır.
Her iki örnekte de, “elit yöneticiler” ve “geleneksel ulema” olmadan da insanlar yönetilebiliyor algısının oluşması, geleneksel egemen güçleri rahatsız etmiştir.
İletişimin hızla gelişmesi ve sosyal medyanın yaygınlaşması sıradan insanların da “elit yöneticiler” ve “geleneksel ulema”ya olan bağlılıklarını zayıflatmıştır. Öyle ise, şimdiden ucu görünen bu yeni eğilim “elit yöneticiler” eliyle dönüştürülerek istenildiği gibi kontrol edilmek istenmektedir. Bu nedenle “geleneksel ulema” da bu dönüşümün manevi ayağını kurgulamakla görevlendirilmiştir.
Tarihte, Roma İmparatorluğu’na karşı şanlı bir başkaldırı gerçekleştiren Spartaküs’ün yok edilmesi için birbirleriyle savaşları erteleyen Roma Senatörleri örneğinde olduğu gibi, günümüzde de monarşik düzenin savunucuları dünyanın her yerinde güçlerini birleştirmeye başlamışlardır.

Peki geleneksel ulema neden önemli?
Bilindiği gibi: tarihsel süreçte “din”ler; “feodal düzen”in olumsuz uygulama, güçlerinin kaynakları ve kurdukları haksız düzenlerine şiddetle karşı çıkmıştır. Yani, “tek güç” olan “feodalite”, “Tanrısal güç” ile önce dengelenmiş; daha sonra “dini” güç “feodal” gücün önüne geçmişti. “Din”ler, kendi “feodal düzen”lerini oluşturarak “büyük değişim” geçirince “orijinal görüş”lerinden uzaklaşarak “gücün emrine girmiş”tir. “Rahat yaşam”, “ulema”ların asli görevlerinden uzaklaşarak monarşi veya feodal düzenin devamı için çalışmalarına, “düzenin yöneticileri”ni “eleştirme” yerine “yüceltme” hatasına düşürmüştür.
“Ulema sınıfı”, gücün kaynağının Tanrı olduğu fikrini yaymak yerine zaman zaman doğaüstü güç gösterisi yaparak, “Tanrı’nın emirleri” yerine, bilerek veya bilmeyerek “doğa üstü güç” kavramını yerleştirmiştir. Böylece savunduğu “değer”lere ve insanlara ihanet etmişlerdir. İnsanlık adına güzel ve hoşgörülü bir yaşam için kötülüklerden alıkoyan din kuralları, geleneksel ulemanın bir çeşit ihaneti ile insanları sürekli ölümle, ölüm sonrasına hazırlık adı altında korku içerisinde adeta arafta bırakarak kontrol edilebilir kitleler haline gelmeleri sağlanmaktadır.
“Güneşin Oğlu” olduğu iddiasındaki Japon İmparatoru’ndan, “Allah’ın Temsilcisi” olduğu iddiasındaki Papa’ya kadar, hep aynı düzeni devam ettirmiştir. İngiltere’de ise Kraliçe, “her şeyin sahibi”dir. Hz. Muhammed’den sonra İslam’ın savunucusu veya yayıcısı olarak ortaya çıkanların hemen tamamı da “bir lokma, bir hırka” edebiyatı yapmışlardır. “Ulema”lar “lüks hayat”a yani “dünya nimetleri”ne yenilmiş ve kendilerine ait yeni bir “saltanat” düzeni kurmuşlardır. Batıda sıklıkla duyduğumuz papazların “çocuk tacizleri” ile son zamanlarda maalesef Türkiye’de de duymaya başladığımız ve “ulema”lar tarafından “fetva” ile meşrulaştırılmaya çalışılan “çocuk istismarları”, batıdaki kötü örneklerin tezahürüdür.
“Gücün kaynağı” tartışmaları ile, “Tanrı” ve “halk iradesi” karşı karşıya getirilerek “insan aklı”, yine insan tarafından marazi bir noktaya indirgenmek istenmektedir. Tarih öncesindeki gibi “doğaüstü güçler”le kandırarak yönetme ve yönlendirme arayışı “cin hastanesi” gibi inanılmaz uç örneklerle kendisini göstermektedir.
Yakın döneme kadar “halk iradesi”, egemen sınıflar ve ulema sınıfı tarafından reddedilmişti. Cumhuriyet idaresi de egemen sınıflar ve ulema sınıfının otoritesinin karşısına “halk iradesi”ni koymuştu.
Avrupa Birliği, “ekonomik birlik” projesi olarak başlamış ancak ekonomiyi ortak komisyonlar yönetmeye başlayınca, siyaseti de ortak komisyonlar yönetmeye başlamıştır. Böylece “ekonomi”, “siyaset”i yönetmeye başlamıştır.
“Güç” kaybettiğini gören Kraliçe, yaklaşık 1 trilyon dolar maliyete rağmen AB’den ayrılmaya ses çıkarmamıştır.
Çin’de de benzer bir durum yaşanacaktır. Çin Devrimi’ni yöneten “Halk Komitesi” yerine artık “Üstün Vasıflı Çinli Yöneticiler” dönemine geçilecektir. Türkiye’deki “Başkanlık” sistemi tartışmalarını da bu çerçevede değerlendirmek gerekmektedir.
Dünya, birbirine benzeyen “güç merkezleri” ve “az sayıda yönetici” dönemine evrilmekte, bu süreçte “ulema”lar, “yönetimin aracı” olarak, “din”leri “ılımlı” hale getirme çabasını sürdürecektir. “Devlet” denen kurumsal yapılar, az sayıdaki “güç merkezleri”nin “şirketleri” haline dönüşmektedir. Bu, korkunç bir dönüşümdür. Asla bir araya gelmeyeceği düşünülen insanlar “güç merkezleri”nin gücünü artırmak için bir araya gelecektir. Buna karşı oluşacak “isyan dalgası”nda da, asla bir araya gelmeyeceği düşünülen insanların “ittifak” arayışları da kaçınılmaz olacaktır.
Bu ortaklıklar derinleşirken yapay zeka ile birlikte başka bir tehlike de hızla hayatımıza egemen olmaktadır. Bilindiği gibi tarihin her döneminde en değerli şey bilgidir. O halde kendi düzenlerini kurmaya çalışanların önlerindeki en büyük engel de bilgi ve bilgili insanlardır.
Tarihsel süreçte insanlık tarihi bilgili insanların, bilgi hazinesi ve aktarım aracı olan kitapların yok edilişleri ile doludur. Sanayi 4.0’ın konuşulmaya başlandığı bu dönemde artık dijital devrimler ve dâhiler hayatımıza girmeye başlamıştır. Bilgisayar dilini iyi kullananların “peygamberlik” vasıfları olduğu yönünde söylemleri bilhassa dini merkezlerden duymaya hazırlanmakta yarar var. Bu süreçte egemenlerin yeni ortakları artık bilgisayar dâhileridir. Egemen sınıf bu durumu kolay kabullenmemiş olsa da yapay zeka onları bu kaçınılmaz gerçeğe mecbur etmiştir.
Bilgiyi korumanın yeni yöntemleri ortaya çıkmaktadır. Tarihsel süreçte yaşamış olan, İskenderiye Kütüphanesi, Roma, Endülüs hatta Bağdat Kütüphanelerinin yangınlarının ortak özellikleri; yeni egemenlerin bilgiyi kullanma ve yönetme konusundaki katı merkeziyetçilikleridir. Geçmişle bağları kopartılan insanlık artık yeni uydurulmuş efsanelere daha kolay inandırılmışlardır. Bu nedenle bilgi ve bilgili insanlar eninde sonunda insanlara yeni kapılar açarlar. Ama bilgiye ulaşılmasını engeller, eski kaynakları yok ederseniz insanlık tekrar sıfırdan başlar ki bu da egemenlere birkaç yüzyıl kazandırır. Bu açıdan bu kütüphane ve diğer kayıtların saklandığı yerlerdeki yangınlarının iyi irdelenmesi gerekmektedir.
O halde yakın gelecekte yapay zeka yeni egemenlik alanı olacağından, istenmeyen ülkelerin, yapay zeka ile uğraşmalarının engellenmesi gerekmektedir. İstemedikleri ülkelerde siyasi tercihlerini de bu şekilde belirleyeceklerdir. Yapay zeka demeyen kim olursa olsun desteklenecek, kim sanayi 4.0 ve yapay zeka derse engellenecek! Sonraki aşamada sırasıyla önce bilgiler digital ortama aktarılacak ve çok kolay ulaşılacak, bu nedenle kitap ve baskı yapımı azalacak ve bir süre sonra duracak, sonra da bu digital sistemler bulut teknolojilerine benzer yöntemlerle belirli yerlerde toplanacak, artık yazılı basına gerek olmadığı yaygınlaşacak. Ve, kitaplar ve bilgiler digital ortamda depolanacak. Yazılı basılmış eserler toplanacak ve korumaya alınacak. Sonraki aşamada bilgilere ulaşım zorlaştırılacak ve/veya istediklerine ulaştırılacak. Bu aşamada istenmeyen yerlerdeki kütüphaneler çeşitli sebeplerle yok edilecekler. Son aşamada artık bilgi onların kontrolünde olacak. Ki güncelleme, üyelik, virüs programları ile ulaşılması imkânsız hale getirilecek. Tüm bunlardan sonra insanlık kaç yüzyıl kaybeder bilemeyiz…
Kim ne derse desin, insanlık tarihini en derinden etkileyen millet Türkler olmuştur. Onlarca “Haçlı Saldırısı”, Hristiyanlar arasında “aydınlanma” başlatmamış; “Türk korkusu”, Hristiyanları Ortaçağ karanlığından kurtarmıştır. Batı, Türklerle uğraşmak yerine, kendine hareket alanı olarak “yeni dünya” bulduğunda “Rönesans” yaşanmıştı. O halde bu durumda da bir çıkış yolu üretilmesi gerekmektedir.

Ne yapmalıyız?
İlk yapılması gereken sahip olduğumuz her şeye sahip çıkıp, geliştirmeliyiz. Milliyetçilik tanımını mutlaka bu bakış açısı ile yenilemeliyiz. Sonraki aşamada okuma ve bilgiye ulaşmayı yapay zekalara teslim etmeden insanların yazılı kaynaklardan ulaşmasını sağlamalı ve kütüphanelerimizi koruma altına almalıyız. Çünkü gelecekte dünyayı yöneteceklerin kitap okuyan 10,000/2’lik kesimden oluşacağını asla unutmamalıyız.
İnsanlık tarihindeki sanayi ve üretimdeki geçiş dönemleri olan sanayi evreleri aşılırken maalesef dünyada sürekli olarak karışıklıklar çıkartılarak insanların enerji ve kaynaklarını birbirleri ile mücadele etmeleri için harcattırılmıştır.
Ülkemizin 1880-2018 tarihlerindeki evreleri incelenirse: Elektrik devriminde; iç ayaklanmalar ve Balkan Savaşı, yetmedi Birinci Dünya Savaşı… İkinci sanayi evresinde; İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş… Üçüncü sanayi evresinde; TÜBİTAK Kuruluş Yasası ile engellenen Ar-Ge ile başlayıp, Soğuk Savaş ve askeri ihtilaller… Son sanayi evresi olan günümüzü tarif etmeye gerek yok.
Görülüyor ki bize sürekli olarak sanayi devrimleri geçiş döneminde, kargaşa ile uğraşmak düşüyor ve hep bir şeyleri kaçırıyoruz. Ve maalesef bu duruma sürekli olarak bildik, aynı sebeplerden düşüyoruz.