Ana sayfa Gündem Bartu Soral: Türkiye Cumhuriyeti’ni zengin etmek istiyorum

Bartu Soral: Türkiye Cumhuriyeti’ni zengin etmek istiyorum

0
Bartu Soral
Fotoğraf: MDN, Ekrem Şerif Egeli

Türkiye, Türk milletini ulus bilinciyle kucaklayan nezaketli, barışçıl ve cesur liderlere yıllardır hasret… Her bir fikrinden, sesindeki kararlılıktan, duruşundaki özgüvenden Türk milletini kurtaran ve aslına kavuşturan Atatürk fışkırıyor… Kalkınma Ekonomisti, Yazar, BM Kalkınma Programı Eski Müdürü… Türk siyasetinde yeni bir isim. Zafer Partisi Genel Başkan Yardımcısı Bartu Soral ile denizcilik ve iktisadi kalkınma planları üzerine bir röportaj gerçekleştirdik

Özlemi topyekûn kalkınmamız. Cumhuriyet kadını olarak bana umut ve güven verdi. Mücadelesi, halkımızı “sadaka kültürüne” alıştıran, bireyi “kul” gibi gören zihniyetle. Köylümüzün üretirken çağdaş yaşama hakkını, denizcimizin en iyiye lâyık olduğunu ez cümle hepimizi savunuyor. Üfürmüyor, bilgili. Verilerle kanıtlı bilgilerle kararlı bir duruş gösterip “yapılabilir, yapacağız” diyor.

Alıştığımız siyasi profilin “cek, caklı” popülist, kavgacı, ötekileştiren söylemlerinden kalbinde ve aklında eser yok.

Kökleri sağlam, insancıl, sportif, sicili temiz. 7 kitabı var. Onlarca da makalesi… Uluslararası bilişim ve yönetimde tecrübeli. İngilizce ve Fransızca ana dili gibi. O ise Türkçemizi yazarken de konuşurken de en arı haliyle kullanıyor. Pratik ve analitik zekâya sahip. Kütüphanelik bilgiyi iki cümlede özetliyor. Stratejik bakışıyla adeta “kül yutmam” diyor. Derdini teknik anlat saniyesinde kavrıyor peşi sıra resmi çizip tezgâha koyup hadi üret diyor. Tipik kamucu, milliyetçi, halkçı… Demokratik ve laik, ama gerçekten.

Yıllardır “yok mu biri” diye aranan o lider gibi. Gençler onu sevecek. Bu devirde herkes başını kuma gömerken elini taşın altına koyması onlar için. Türkiye’yi kuruluşumuzdaki fabrika ayarlarına, kuvvetler ayrılığı ilkesini özüne döndürecek, dosta güven düşmana korku salacak,  “başbakan” olacak lider…

Denizleri sakin, pruvası neta, rüzgârı kolayına, ufku ve bahtı açık olsun!

Yeşim Yeliz Egeli: Kimdir Bartu Soral, kimlerdendir, niye kalkınma ekonomisti oldunuz, ne yapar ne yapmazsınız?

Bartu Soral: 1970 yılında Ankara’da doğdum. Orta ve lise öğrenimimi Ankara Anadolu Lisesi’nde tamamladım. Kanada Saint Mary’s Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden Finans alanında lisans; Kanada Dalhousie Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden Kalkınma Ekonomisi alanında yüksek lisans derecesi aldım.

Benim kalkınma ekonomisti olmam bence aileden geliyor. Babamdan, soyumdan. Çünkü biz Cumhuriyetin Kuruluşu’ndan, Teşkîlât-ı Mahsûsa’dan beri devletin içinde olmuş bir aileyiz ve ben daha 5 yaşındayken o zamanlar çok kuvvetli olan Devlet Planlama Teşkilatı’nın uzmanları, başkanları evlerde toplanır, sohbet ederlerdi ve ben de bunları o yaştan beri dinlerdim. Devlet görgüsü ve bilgisiyle iç içe büyüdüm.

Aslında kalkınma ekonomisi dediğimizde 1980’lerden sonra küreselleşmenin başlaması, Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nin dünyanın tek hâkimi olduğu iddiası ve politikalarıyla birlikte Dünya Bankası (DB) ve IMF’nin de desteğiyle yönlendirdiği bir ekonomik sistemden bahsetmeliyiz. Bu sistemde ülkelerin kalkınması yok. ABD’nin kalkınması var. Aslında teoride emperyalizm diye de adlandırılıyor. Aslında kısaca ülkelerin çeşitli biçimlerde, ekonomik, ekonomik olmuyorsa askeri, askeri olmuyorsa siyasi biçimde veya hepsinin kullanılarak, kaynaklarının sömürülmesi ve sistemin sadece bu emperyalist devletleri zenginleştirecek biçimde kullanılması. Kalkınma ekonomisi ise bu sistemin karşısında. Kalkınma ekonomisi dünyada bütün ülkelerin topluca kalkınabilmesi için hangi ekonomik modelleri uygulaması gerektiğini anlatıyor ve doğası gereği, emperyalizme ve 80’lerden beri kurulan sisteme karşı. Ona karşı olduğu için Batı okullarında kalkınma ekonomisi unutturulmak isteniyor, tartışılmak istenmiyor. Aslında kalkınma ekonomisi kapitalizmi olduğu kadar sosyalizmi de tartışıyor ve bu iki ekol içerisinde hangisi hangi modelle işlerse ülkelerin kalkınmasına katkı sağlar bunun öğretisini ortaya koyuyor.

Bartu Soral
Fotoğraf: MDN, Ekrem Şerif Egeli

Koç Holding’de çalıştıktan bir süre sonra kendi kendime şunu söyledim. “Ben bir sermaye grubunu zengin etmek istemiyorum. Ben Türkiye Cumhuriyeti’ni zengin etmek istiyorum.” Bununla birlikte kalkınma ekonomisine yöneldim. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP)’na girdim.

UNDP’ye nasıl kabul edildiniz?

UNDP’ye ben başvuruda bulundum. Bir proje sorumlusu pozisyonu vardı. Alt birimde bir pozisyondu. 2003 senesiydi. Yazılı bir imtihana girdim 2,5 saat süren. Birinci oldum.  Daha sonraki sözlü mülakata büyükelçiler, DB temsilcileri ve BM (Birleşmiş Milletler) temsilcisi de katıldı. Orada da birinci oldum ve bu alt düzey pozisyona başladım. 3 sene sonra UNDP Program Müdürü pozisyonu açıldı. Bulunduğunuz ülkede bu programın sorumlusu oluyorsunuz. Yine bir sınav açtılar, 4 saatlik bu sınavı da birincilikle bitirdim. Yine bir mülakat açtılar. DB Türkiye Temsilcisi vardı. AB temsilci de vardı. 4-5 aday vardı karşımda. Güçlü adaylardı. İçişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı da vardı. Hazine’nin Genel Müdürü de… Daha sonra öğrendiğim kadarıyla ki ben bunu BM Türkiye Koordinatörü Jacob Simonsen’den öğrendim. DB Türkiye temsilcisi benim seçilmeme itiraz etmiş. Tam sebebini söylemedi ama “milli bir duruşu var” vurgusunu yaparak “bizim politikalarımızla tam uygun olur mu bilmiyorum” dediğini belirtti. Jacop ise “Bizim sınavımızı birincilikle bitirdi, sözlüde sorulan soruların hepsine tatmin edici yanıtlar verdi. Bu noktada DB’nin veya IMF’nin politikalarıyla tam uyumlu olup olmaması adayın alınıp alınmamasıyla ilgili olamaz. Olmamalı.” Diyor. Burada UNDP ile DB ve IMF arasında bir fark olduğunu vurgulayayım. UNDP her ne kadar BM altındaki en büyük örgüt olsa da DB ve IMF’den ayrılır. Ne de olsa kalkınmanın konuşulduğu bir örgüttür. Dolayısıyla DB personeli ile UNDP personeli fikri anlamda çok da anlaşamazlar. Bu nedenle DB temsilcisinin beni istememesi çok kabul görmedi. Daha sonra İstanbul’da düzenlenen meşhur Kalite Konferansı’nda DB temsilcisiyle ben konuşmacıydık. O, Dünya Bankası’nın politikalarını övdü, ben de “DB politikalarıyla ülkelerin kalkınmasının mümkün olmadığını” söyledim. Program bitti, üzgündü, biraz bozulmuştu. Bir gazeteci bana gelip, “Siz UNDP’nin Proje Sorumlususunuz, DB hakkında böyle konuşursanız kariyeriniz devam eder mi sizce?” dedi. “Kariyerimin sürüp sürmemesinden ziyade doğru bildiğimi söylemenin daha doğru olduğunu düşünüyorum” deyince gülümsedik. 

UNDP’yi temsilen Avrupa Birliği, Dünya Bankası, IFAD, OECD gibi uluslararası kuruluşlarla Türkiye Cumhuriyeti’nin ilgili bakanlıkları ve kurumları arasındaki borçlanma ve proje yapılandırma görüşmelerini yönetmenin yanı sıra UNDP Program Müdürü olarak 70 milyon dolarlık kalkınma projelerinin dizaynı ve uygulanmasından sorumlu oldum.

Bartu Soral
Fotoğraf: MDN, Ekrem Şerif Egeli

Denizle ilgili bir geçmişiniz, bağınız var mı?

Deniz ve denizcilikle ilgili profesyonel bir geçmişim yok. Ayvalıklıyım. Denizle ve deniz kültürüyle iç içe büyüdüm. Denizin ve denizciliğin ne olduğunu, bu şansa sahip olan ülkelerin kalkınması anlamında düşünürsek, her ülkenin bizim gibi denizle bu kadar bağlantısı yok. Bizim coğrafi olarak muhteşem bir konumumuz var. Akdeniz, Ege, Marmara, Karadeniz. Şöyle bir baktığınızda, Türkiye’de, denizciliği, denizcilik politikasını, denizci bir Türkiye’yi ciddi ve sürdürülebilir bir planlama ile bugüne kadar göremiyorsunuz. 1923’ten sonra bir atak var ama 1940’lar 50’lerden sonra unutulması, bu politikaya eğilinmemesi aslında tam olarak da kalkınma ekonomisini ilgilendiren bir konu.

Türkiye, denizcilikte yerel ve uluslararası alanda kalkınmak için neler yapmalı? 

Birincisi, denizcilik politikasını devletin yönlendirmesi lâzım. Devletin planlamadığı, destek vermediği politikaları özel sektörün uygulamasını bekleyemeyiz. İkincisi, Türkiye’nin mutlaka genç bir ticaret filosu ve gemi inşasında çok etkin rol alması gerekiyor. Ama ben şahsen bu noktada özellikle son 20 senede AKP’nin kendi yandaşlarını destekleme gayretine girdiğini görüyorum. Bizim diğer sektörlerde olduğu gibi burada da hiçbir politikamız yok, bir planımız yok. Biz denizcilikle ilgili nasıl bir plan yapacağımızı, denizcilikte nasıl yükseleceğimizi, nasıl etkin hâle geleceğimizi önemsememişiz. İyi niyetli müteşebbislerin girişimleriyle bugünlere gelinmiş. Yakın geçmişe dönüp bir bakın. Dünya deniz ticaret hacminden bizim denizcimiz hak ettiği payı almış mı? Alamamış. İlk 20’lerden 30’lara düşmüş. Ne zaman? Son yirmi yılda. Diğer denizci devletler ise bu alanda ilerlemiş. Türk milleti tembel mi, iş bilmez mi? Hayır. Neden alamamış. Çünkü Devletin bununla ilgili bir planı yok.

En son dünyayı etkisi altına alan salgın, denizcilerimizin, denizciliğin ve deniz ticaretinin stratejik bir sektör olduğunu ortaya koymadı mı? Koydu. Türk bayraklı ticaret filomuza bakıyoruz 20 yılda erimiş. Filomuzun yüzde 81’i tonaj olarak kolay bayrağa geçmiş. Mega yat. Okuyoruz yerli ve yabancı basından. Hârikalar yaratıyor yat üreticileri ama dünyada markalaşma var mı? Yok. Niye? Devlet yol gösterici olmuyor. 

Denizcilik hem ağır sanayiyi hem ileri teknolojiyi hem de nitelikli istihdamı karşılayan uluslararası, tüm ana ve alt bileşenleriyle büyük bir endüstri. Sadece ticari alanda değil askeri alanda da yeteneklere sahibiz. Sektörel olarak denizcilik stratejik çünkü diğer tüm sektörleri de kalkındıracak dinamiklere sahip. Niye bu alanda daha iddialı olmayalım. Niye daha güçlü bir ticaret filosuna, daha yüksek gemi ihracat rakamlarına sahip olmayalım. Engel mi var? Bence yok. Peki, niye olmuyor? Çünkü planlama yok.

Devlet denizcilikte ben de varım dese önce “adını koyar”. Bakıyoruz adı hangi bakanlıkta veya birimde var? Evvelden vardı. Niye kaldırdınız? Devlet denizcilikte varım diyorsa denizlerde sürdürülebilirliği ön koşul olarak belirlemelidir. Felsefesini ortaya koymalıdır.

Dünya ticaret hacminde her yıl yüzde 1 pay ile mi yetineceğiz? Niye denizcilerimiz çok iyi mesleki yabancı dili bilmesin? Öğrenemez mi? En az mesleki 4 dil öğrenecekleri proje hayata geçirilebilir. Bu coğrafyada yetişmeyen ürün yok gibi. Denizlerimizden, göllerimizden, nehirlerimizden, topraklarımızdan ürün, insanımızdan zekâ fışkırıyor. Bu gücü pekiştirmek ve artırmak devlet denizcileşirse olur. Ne demek istiyorum? Devlet isterse halkımız denizcileşir. Müzakere kültürünü ortaya samimi olarak koy bakalım toplum, özel sektör, üniversiteler, STK’lar doğru kararların alınmasında koordinasyona uyuyor mu uymuyor mu… Denizciler iktisadi kalkınmada öncü oluyor mu, olmuyor mu? Batılı devletler burada ne yapıyor diye bakalım. Oyunun kurallarını belirliyor. Denetliyor. Ne demek istiyorum, o gücü denizcilikte elinden bırakmıyor istediği gibi yönetiyor. İktisadi topyekûn kalkınmadan bahsedeceksek denizciliğin momentum etkisi yok sayılamaz.

Taşımacılıkta denizyolları karayollarından 21 kat daha ucuz. Tren yollarından, hava yollarından yaklaşık 7 kat, 10 kat daha ucuz. Biz iç taşımacılığımızda şehir içi ulaşımda bile denizi yeterince kullanmıyoruz. Oysa ki çevre dostu. Ucuz. Venedik’e baktığımızda İstanbul Boğazı’ndan çok daha küçük olan Büyük Kanal (Canal Grande) içinde ring seferi gibi belediyenin işlettiği vapurlar geziyor. İstanbul’daki şehir hatları o kadar zayıf ki. 8 kilometrede bir 1 tane var, bunlar 30 dakikada bir kalkıyor. Bir bugünkü ulaşıma hizmet etmiyor, iki biz o kadar karayollarına dönmüşüz ki taşımacılığın yüzde 96’sı karayollarıyla yapılıyor. Dış taşımacılıktan başladım iç taşımacılığa geldim. Bununla ilgili neredeyiz, hiçbir yerdeyiz. Bununla ilgili sadece AKP’nin değil önceki hükûmetlerin de bir planı yoktu. Şehir içi taşımacılığı işliyordu da AKP geldikten sonra mı işlemez oldu? Hayır. İstanbul İzmir arasında müthiş bir hat vardı da AKP geldi de mi iptal oldu? Var olanlar da etkin değildi. Sürdürülebilir planlama yoktu. Hâlâ yok. Ama yapılabilir.

Kalkınma ekonomisti olarak bir ülkenin hızlı bir şekilde kalkınması için ilk üçe hangi sektörleri koyarsınız?

Kalkınma ekonomisi; tarım, sanayi, ulaşım, çevre, makro ekonomik politikalar, para politikası, maliye politikası ve vergi reformu da dâhil olmak üzere bir insanın yaşam kalitesini yükseltecek büyümeden, Türkiye özelinde söylersek 82 milyonun eşit pay almasını sağlayacak sistemi kurmakla ilgilidir.

Tarıma bugünlerde çok değiniyorum, çünkü 21’inci yüzyılın kilit sektörü gıdadır. Gıdada tarımcılık var, hayvancılık var ve su var. BM 2050’de dünyanın 10 milyar nüfusa ulaşacağını tahmin ediyor. Ben de bir soru soruyorum. Ne yiyecek insanlar? Artık nüfusun bu kadar arttığı bir noktada insanlar ne yiyecek? İklim değişiklikleri var. Kuraklıkların artmaya başladığını gözlemliyoruz. Kuraklıklar tarımsal üretimi düşürecek. Bir daha soruyorum, insanlar ne yiyecek? Türkiye’nin tarım sektörü, örneğin Hollanda’yla karşılaştırdığımızda, Hollanda’nın 10 misli büyüklüğünde verimli topraklara sahibiz. Hollanda 10’da birimiz. Ama Hollanda’nın tarımdaki dış ticaret kârı, aylık 35 milyar dolar. Türkiye’nin basit hesapla 350 milyar dolar fazla vermesi gerekiyor. Hadi indirelim 250, 150 milyar dolar olsun. Türkiye’nin tarımda böyle bir potansiyeli var. Gıda, hayvancılık ve su yönetimi bu kadar kritik bir noktada ve biz tarımda bazı ürünlerde ithalâta bağlıyız. Toplam sonuca baktığınızda yıllık yaklaşık 5 milyar dolar dış ticaret fazlamız var. Demek ki Türkiye’de acil olarak müdahale etmemiz gereken şey tarımın planlanması, doğru biçimde yapılması ve tarımsal üretimin minimum 10 misline artırılması.

Fırat ve Dicle nehirlerinin başlangıç noktası ülkemizdedir. Türkiye kaynaklı sular ve sınır ötesi sularla ilgili olarak hiçbir zorunlu yaptırım yok. Türkiye dağlık bir bölge olduğu için, Irak ve Suriye ile karşılaştırınca yağış alma oranı 3 misli. O bölgeler yağış almıyorlar. ABD’nin yayımladığı “4 ülkeden toprak koparıp bir ülke yapmak istiyoruz” haritasına baktığınızda Türkiye su yönetimini doğru yapsa, kendisinin kurak ve suyla buluşmayan toprağını suyla buluşturup, tarım üretimini artırabilir. GAP’ı hatırlayınız. Büyük projemiz. Güney Doğu Anadolu’yu suyla buluşturacak bir devasa projedir. Türkiye’ye tarım açısından çağ atlatır. AKP bahsetmiyor bu projeden. Biz iktidar olduğumuzda GAP’ı tamamlayacağız. Proje 25 sene önceki hâliyle bir miktar tamamlandıktan sonra kalktı, gerisiyle AKP hiç ilgilenmedi kendi suyumuza tarımımıza sahip çıkacağız. Biz bu projeyi güncelleyip tamamlayacağız. İç sular politikamızla ABD’nin bu projesine karşı da bir koruma kalkanı oluşturmuş olacağız. Çünkü su bizde. Yağış alan ülke biziz. Eğer su anlamında, suyu yönetim anlamında bu ülkelere hatırlatmada bulunduğumuzda, bu hatırlatma karşılık bulacaktır. Bu ülkelerin buna itirazı yok sadece bölgedeki PKK gibi yapay oluşumların itirazı var. Türkiye bu bölgelere su vermezse buralarda yaşam olmaz.

Fotoğraf: MDN, Ekrem Şerif Egeli

Uluslararası hukuka uygun mu bu?

Uluslararası hukukta sınırı aşan suyla ilgili hiçbir yaptırım yok. O ülkenin komşu ülkelerle olan ilişkisine bağlı. Komşu ülke bana terör ihraç ediyorsa, komşu ülke de bir terörist ülke yapılanmasına müsaade ediyorsa cezasını keserim. Su iktisadi bir bakış açısıyla düşünüldüğünde, savaşlar sadece silahla olmuyor, gıda, metaller, doğalgaz, petrol hepsi önemli etken. İçinden geçtiğimiz süreçte, 2018’de dünyanın dış ticaret hacmi 74 trilyon dolar. Buna karşılık finansal işlemler 1,27 katrilyon dolar. 15 katı. Bu işlemin yüzde 88’i ABD Doları üzerinden ve yüzde 75’i New York ve Londra’da yapılıyor. Anglosaksonlar paraya hâkim. Buna karşılık Ukrayna üzerinden başlayan savaşta gördük ki 2008’den beri artarak, karşılıksız paraya karşı Doğu bugün Batı’ya aslolanın karşılığı olmayan değersiz kâğıt parçası değil kıymetli metaller, doğalgaz, petrol ve altın olduğunu öğretiyor. Süreç bu. Çünkü o kıymetli metal ihracatını Rusya ve Ukrayna durdurduğu anda Batı araç üretemiyor. Araçlar için ihtiyaç duyduğu mikroçipleri üretemiyor. Bilgisayar üretemiyor. Bugünlerde biz 300 yıllık Batı egemenliğinin Doğu tarafından challange edildiği bir sürece şahitlik ediyoruz. Geçen 2 senede 100 yılda bir görülen salgın hastalıkla karşılaştık. Tarihi günlerden geçtik. Neyse ki bitiyor inşallah. Bugünlerde ise 300 yıllık Batı hâkimiyetine karşı Doğu’nun yani Çin’in, Rusya’nın, Hindistan’ın, İran’ın, Kuzey Kore’nin “biz de varız elimiz de boş değil” dediğine şahitlik ediyoruz.

Türkiye neden denizcilikte proaktif olamıyor?

Denizcilik şirketlerimiz Türk bayrağı taşıyamıyor. Dış politikada yaptığımız yanlışlar ve daha birçok birleşik neden-sonuç yüzünden. Aslında dış politikada yaptığımız yanlışlardan öte bir durum var. Küresel bir pasta var. Bütün ülkeler o pastadan aldıkları payı artırmak istiyorlar. Sizin diliminiz azalırsa Amerika’nın dilimi artıyor. Bu nedenle size dışarıdan dayatılan politikaların tamamı pastayı küçültmek üzerinedir. Siz 1948’de Marshall Yardımı’na, Truman Doktrini’ne dâhil olunca iktisadi olarak aslında diyorsunuz ki, “biz boynumuzda bir iple ABD’ye bağlanmaya hazırız”. Böyle olunca ABD’den yazılan raporlarda; birisi 1978’de DB tarafından yazılmış. İmzacısı da tanıdık biri: Kemal Derviş. Diyor ki özetle, “Türkiye ağır sanayi, teknoloji üretiminden ziyade turizm ve tekstile yönelmeli. Ağır sanayi Avrupa’da var, onlardan alırız.” Bunun adı küreselleşmeciliktir. Bu aslında esas üretim gücünü elinde tutan ülkelere “rakip çıkmayın” demektir. Bu aslında, “Siz turizm gibi tekstil gibi basit üretimlerde kalın” demektir. Türkiye’nin bu mantıkla geldiği yerde, yılda ortalama 180 milyar dolar döviz ihtiyacımız var. Siz buna bağlıysanız, gemilerinize Türk bayrağını çektirmezler. Siz zaten ekonomik olarak onların esiri olmuşsunuz. Bunun sebebi de yaptığımız zarar. Yurtdışından aldığımızla yurtdışına sattığımız arasındaki fark çok büyük. Öyle ki 2002’den önceki 15 yılda Türkiye’nin yıllık ticaret hacmi ortalama 15 milyar dolardı. Açık var mı var, yanlış mı yanlış. 2002’den sonra AKP ile geçen 15 seneye baktığımızda dış ticaret açığımız yıllık ortalama 70 milyar dolara gelmiş. Yani AKP öncesi model de yanlıştı ama AKP sonrası model bizi iyiden iyiye yurtdışına bağımlı kıldı. Öyle olunca da “Doğu Akdeniz’de benim de hakkım var. Buralarda hidrokarbon arayabilirim, bu sular benim de hakkım” deyince, içinde bulunduğumuz NATO üyesi ülkelerin; ABD, Yunanistan, Fransa gibi ülkelerin “sen burada otur Anadolu’dan çıkma” baskısıyla karşılaşıyorsunuz. Bunun bir sebebi yanlış ittifak seçmeniz ama esas önemli sebebiyse sizin bir mali kalkınma modelinizin olmaması. Ayaklarınızın üzerinde durmuyor olmanız. Yani, tarımdaki potansiyeli kullanmayınca, planlamayınca, üretmeyince, onu dünyaya ulaştırmayınca, mili eğitimde dünyanın en iyi 500 üniversitesi içerisinde bir tane bile üniversiteniz olmayınca, araştırma geliştirmeye (Ar-Ge), buluşçuluğa uygun ortam ve teşvikleri sağlamayınca, buralara gerekli yatırımı yapmayınca marka yaratamıyorsunuz. Türkiye’nin bir tane ciddi teknolojisi var mı? Güney Kore örneği, 1960’ta bizde de bir ihtilâl oldu orada da oldu. Planlı ekonomiye geçtiler biz de geçtik. Sanayilerini ve tarımlarını desteklediler biz de bir şeyler yaptık. Tarımda toprak reformu yaptılar, biz yapmadık çünkü toprak ağaları ve aşiretler gündeme ve siyasete hâkimdi. 1960’ta Güney Kore’nin kişi başına düşen milli geliri bizim 3’te birimizdi. Yani biz onların 3 katıydık. 80’e geldiğimizde yakaladılar. Bir Samsung markasını çıkardılar, otomobilde KIA markasını çıkardılar. Dünyaya sattılar. 2000’de kişi başı milli gelirde bizim 3 katımız oldular ve şu anda da bizim 3 katımız zengin bir ülke hâline geldiler.

Ben Güney Kore’nin kalkınma modelini akademik olarak inceledim. Kalkınmada sanayileşme çok önemlidir. Sanayide aklımıza gelmesi gereken üretim yapan makinaları üretmektir. Biz buna ağır sanayi diyoruz. Ağır sanayi bizde Erbakan döneminde konuşuldu ama hiçbir zaman ciddiyetle uygulanmadı. Bir süre sonra da iktidardan indirildiler. Bu konu hükûmetler üstü bir devlet politikası olmak mecburiyetinde. Çünkü ağır sanayi dediğimiz şey özel sektörün tek başına üstesinden gelebileceği bir alan değil. Yatırımı büyük, geri dönüşü yavaş bir sektör. Teknoloji, buluşçuluk, Ar-Ge. Ar-Ge dediğimiz şeyin yatırımı büyüktür, geri dönüşünün kaç sene sonra olacağı, bilinmez. Yani bilim insanları toplanır, onlara her türlü finansal imkânı, yatırımları ve makinaları sağlarsınız. Ne zaman neyi bulacağını bilemezsiniz. O sebeple özel sektör buna girmek istemez. Özel sektör yatırımcısı, girişimcisi; paramı yatırdım seneye karşılığımı almalıyım diye düşünür. Ar-Ge yatırımları böyle değildir. Bu nedenle devlet desteğiyle yapılmalıdır. Bizim devletimizin böyle bir politikası yok. Güney Kore’de bu vardı. Güney Kore kendi özel sektörünü planladı ve hedef gösterdi. Yani “bizim bundan sonra yükseleceğimiz sektörler bunlar, bu sektörlere yatırım yaparsanız teşvik veriyorum” dedi. Yapmazsanız ben yaparım. Aslında bunu biz 1930’da da uyguladık. 1930 Dünya Buhranı’nda özel sektörümüz zaten yok. Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’ndan sonra kurulmuş bir cumhuriyet. Elde insan sermayesi, finansal sermaye yok. Kapital yok yani hiçbir şey yok. 1923’ten 30’a kadar 7 sene özel sektörün yatırım yapması beklendi. Mustafa Kemal Paşa bunun üzerine “benim ülkemin ihtiyaçları özel sektörü bekleyemeyecek kadar acildir” dedi ve 5 yıllık sanayileşme planını yayımladı. 1930’dan itibaren 40’a kadar 44 fabrikayı devlet kurdu. Ama Sümerbank’ı da canlandırarak özel sektörü de bu kalkınmanın, yatırımların içine davet etti. Güney Kore’nin de yaptığı aynen buydu ama bizden bir farkla. Orada devlet özel sektörüne verdiği desteğin sonuçlarını çok iyi izledi. Burada amaç şudur, her zaman çocuk sanayi dediğimiz “Infant industry”i öncelikle korursunuz. Dış rekabete kapatırsınız. Bunun yeteri kadar verimli ve büyük üretim yapmasını beklersiniz. O çocuk doğdu ve büyüdü ya, artık yarışa hazır hâle geldiğinde sınırları ve korumaları kaldırır, rekabete hazır hâle geldiği için onu uluslararası rekabete açarsınız. Güney Kore bunu uyguladı. Biz de kendi küçük sanayimizi koruduk ama ne kadar geliştiklerine bakmadık. Bunlar verimliliği ne kadar artırıyor? Çünkü iç piyasaya satmanın verdiği bir rahatlık var yatırımcıda. Ama bu sanayiyi yeteri kadar verimli yapabiliyor mu? En gelişmişi en verimli şekilde üretebiliyor mu? Artık uluslararası rekabete hazır mı? Çünkü onlar 100 yıldır gelişiyor. Seninki doğduğu anda rekabete açamazsın. Bu 5 yaşındaki bir çocuğu Usain Bolt ile 100 metre yarışına sokmaya benzer. Çocuğu geliştirip yarışa hazır hâle getirmeniz gerekiyor. Gelişmiş Batı’nın kendine uyguladığı bu. İngiltere’nin gelişmesinde buharı bulması, makinalaşmayı bulması bir faktör. Diğer faktör, demiryolları. Batı kapitalizminin gelişmesinde demiryolları bu kadar etkinken bizde 80’lerde Başbakan olan sonra da Cumhurbaşkanı olan Turgut Özal demiryolları için “komünist işi bu” diyebilmişti. Rusya’ya ait sanıyordu. Aslında gelişmiş kapitalizmin ulaşım aracı bu. İngilizler o gelişmiş demiryolu ağını kurmak için Afrika’yı sömürüp insanları köle diye getirip çalıştırdılar. Bugün 1 milyar aç ve yoksul insan var. Bu yoksulluğun arkasında o gelişmiş Batı vardır. İngiltere, İspanya var, Fransa, Hollanda, Belçika var.

Bartu Soral
Fotoğraf: MDN, Ekrem Şerif Egeli

Varlık Fonu niye kurulur? Türkiye Varlık Fonu ilgili tanıma ve kurulma amacına uygun mu kuruldu?

Varlık Fonu aslında Türkiye’nin varlıklarının, kamunun yani 82 milyonun varlıklarının yurtdışına satılmasıyla ilgili kurulmuş bir organizasyon. Baktığınız zaman bir ihanet organizasyonu. Bu cümleyi kurabilmek için bunun hiçbir denetime tabi olmaması gerekiyor ki baktığınız zaman bu da yok. Varlık Fonu, Sayıştay’ın hiçbir denetimine tâbi değil. Hâlbuki kamunun varlıkları dediklerimiz, örneğin THY 82 milyona aittir. Oradaki bütün yöneticilerin yaptığı işlemler Sayıştay’ın denetimine tâbidir. Ama siz bunu Varlık Fonu’na devrettiğiniz zaman Sayıştay denetiminden kaçıyor. Yani büyük bir şirketiniz var, burada çok büyük bir faaliyetiniz var ama ne fatura kesiyorsunuz ne vergi veriyorsunuz ne de sizin ne yaptığınızı ne verdiğinizi ne aldığınızı denetleyen bir kurum var. Varlık Fonu böyle bir organizasyon. Denetime tâbi olmadığı için ne yaptığını öğrenemiyoruz.

İktidarda olsanız ne yapardınız?

Varlık Fonu’nu derhâl kaldırırdım. İkincisi Sayıştay denetimi tam olmak zorunda. Çünkü iktidara gelenler Türk halkının ödünç olarak verdiği bir görevi icra ediyorlar. Türkiye’nin sahibi olmuyorlar. Türkiye 82 milyonun. Yapılan bütün harcamalar halktan toplanan vergilerle yapılan harcamalar. Vergiyi veren o parayı nereye harcadığının hesabını da hükûmete sorar. Gerçek demokrasi ve yönetim budur. Ben size diyorum ki misâl, “sizin THY gibi varlıklarınızı aldım ve bir yerle birleştirdim. Onu da denetime tâbii tutmuyorum ama siz bana oy vermeyi sürdürün.” Böyle bir şey ne akıl ne mantık ne izanla, hiçbir davranışla açıklanabilir bir durum değildir.

Vergi sistemi. Dolaylı vergi dediğimiz şey basitçe adaletsiz vergidir. Harcamalardan alınır. Nedir bunlar, elektrikten, peynirden, sütten, mazottan, iletişimden, cep telefonundan, internetten. Dolaylı verginin adaletsizliği şuradan gelir. Türkiye’nin en zengini de en fakiri de o peyniri yerken aynı oranda vergi öder. Bu sebeple bu vergiler adaletsizdir. 1980’de dolaylı vergilerin oranı yüzde 35’ti bugün yüzde 68. Buna karşılık esas çoğunluğu oluşturan vergi ise gelir vergisi ve kurumlar vergisidir. İhale alan inşaat firmaları, 90’lardan sonra oluşan ve deli gibi artan finansal işlemlerden oluşan kazançlar. Kripto “aldım, sattım”. Mesela konut aldım rayiç bedeli 1 milyon. Konutu ben aldım 3 milyona, noterde bunu rayiç bedel olarak gösteriyorum. 6 ay sonra 3,5 milyona sattığımda rayiç bedel 1 olduğu için alan da 1’den almış gösteriyor. Peki nedir bu fazladan 500 bin lira? Kazanç. Vergisi nerede? Yok. Vergisi kontrol altında değil. Çünkü kayıtlı işlem yapılmıyor, elden alınıyor.

Kripto para, beni tanıyan tanımayan herkes kripto para yatırımı soruyor. Aldım, sattım, kazandım, kaybettim, vergisi var mı? Sıfır. 1980’de kurumlar vergisinin oranı yüzde 65’ti. Bugün gelir vergisi yüzde 32’ye düştü. Mazot, benzin çok pahalı diyorsunuz ya, çünkü o benzinin 20 lirasının 8 lirası vergi sadece. Önce ham benzinden ÖTV, daha sonra bu fiyattan KDV alıyor. Bu kadar komik ve haksız bir uygulama dünyanın hiçbir yerinde yok. 22 senede yaşanan değişime bakın. Vergi sistemi kalkınma ekonomisini doğrudan etkiler. Çünkü gelir dağılımını bozucu etkisi vardır verginin.

Gelişmiş Batı ne yapıyor? Kanada’da 7 sene kaldım. İhtisasımı da Kanada’da yaptım. Kanada’da artan oranlı vergi sistemi vardır. Sizin, kurumunuzdan aldığınız maaş arttıkça vergi oranınız da artar. Diyelim, satış müdürü oldunuz, maaşınız arttı ya, vergi oranınız da artar. Direktör oldunuz. Bravo size! Maaşınız arttı ya, vergi oranınız da artar. CEO oldunuz büyük para kazanıyorsunuz, alkışlıyoruz ama vergi oranınız yine arttı. Öyle ki en üste geldiğinizde yüzde 50 vergi ödersiniz. Kazanç için size her türlü imkânı sağlar. Kazanınca Kanada hükûmeti sizi alkışlar sonra da hiç sormadan vergisini alır. Orada vergi vermek kutsal bir görevdir. Çünkü toplanan vergiler toplumun ihtiyaçlarına harcanır. Kanada da özel hastane yok. Küçük klinikler var. Eğer CEO iseniz. 1,000 dolara dikiş attıracaksanız böyle klinikler var. Yahudiler için sünnet klinikleri var. Özel hastane yok. Özel okullar yok. Demek ki neymiş, devlet vergisini topluyor ve bunu sosyal hizmet için harcıyor. İktidar olduğumuzda bunu yapacağız. Türk halkını özel hastanelere kurban eden çarpık sistemden kurtaracağız. Devletleştireceğiz hepsini. Hastane sahipleri bunu bilsin. Oy vermeyebilir. Vermesin. Halkımızın, 83 milyonun aleyhine işleyen sistemi savunan zihniyetin zaten oyuna talip değiliz. Biz, Atatürk’le, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’le, Atatürk’ün ilkeleriyle sorunu olanın oyuna talip değiliz.

Gelişmiş Batı’nın sistemi bu ve bunun sosyalizmle bir alâkası yok.

İktidara gelecek hükûmetin bir enkaz alacağı aşikâr, en büyük baskı bu olacak, sizce ekonomi nasıl toparlanacak?

“Nasıl yapacaksınız?” diyenler sizi yoksulluğa ve yoksunluğa mahkûm etmek isteyenler. Türkiye Cumhuriyeti dediğiniz ülkemiz, Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı sonrası işgal edilmiş. 10 sene süren savaştan sonra yorgun bir ülke. Bu ülkede İngiliz gazeteci Anadolu’yu geziyor. İşgal var, Yunan ordusu da orada. Türk komutana dönüp “kağnı kamyonu yenemez” diyor. Kağnı kamyonu yendi ama. Doğru mu? Doğru. Bu ülkeyi böyle kurduk biz. “Yapılamaz mümkün değil deneni” yaptık. Yunan, İngiliz, Fransız’ın paylaştığı bir ülkeyi kurtarmış Türk milletinden bahsediyoruz.

Atatürk bu yola 10 kişi çıktı. 10 kişilerdi bin kişi oldular, bin kişilerdi milyon oldular. Böyle kurduk biz bu ülkeyi. Yaptığımız işin, Türkiye’yi kalkındırmanın Atatürk’ün bize bıraktığı miras olduğunu biliyoruz. Bunun bize verdiği bir yürek de var.

Bana taksici bir beyefendinin söylediği sözü söylüyorum. “Şu beşli çeteye verilen ihalelerin hortumunu kes o bile toparlar ülkeyi”. Ayrıca Türkiye’nin kaynakları bitmiş değil. Kaynak var ama bu kaynaklar 3-5 tane 10 tane gruba, çeteye, parti yandaşına aktarılıyor.

Çin yükseliyor. Kopyalayarak başladılar, belki bir iki nesli de feda ettiler ancak 2000’li yıllarda bir ivme aldılar ve şimdi dünyaya çok ciddi kafa tutuyorlar. Biz ise son 20 yılda dört nala koşacakken adeta yüzyıl geri gittik. Bu henüz görülmüyor ama görülecek. Bir yandan da ulus devletler üzerinde küresel güçlerin (şirketler) oluşturduğu bir baskı var. Kalkınmanın temel unsuru ulusal tarım (gıda), eğitim, sağlık, savunma, denizcilik politikalarının uygulanmasının önüne geçmek istiyorlar.

Nasıl ön alabiliriz?

ABD ile müttefik olmanın bedelini 1950’den bugüne kadar ödüyoruz. Sayısız olay var. Sonuncusu herhâlde PKK’ya 110 bin tır silah verdiklerini PYD/YPG’ye açıklamalarıdır. Buna karşılık küresel rekabet bir pastadır. Herkes pastadaki payını büyütmek ister. Kim ister? Çin ister. Sizinkini de küçültmek ister. ABD ister Avrupa ister Rusya ister. Onun için küresel rekabette sizin yapacağınız şey kendi üretiminizi yapmanızdır. Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) yarışmalarında Türkiye’nin bugün 44’üncü sırada değil ilk 10’da olması gerekir. Dünyanın en iyi 500 üniversitesinde bugün ilk 100’de en az 3 üniversitesinin olması gerekir. Bunu sağlayacak bir eğitim sistemine geçmek zorundayız.

Üretiminizi mutlaka planlamak durumundasınız. Hangi sektörlerde ne yapacağınızı. Devlet Planlama Teşkilatı’nı tekrar kurmanız gerekiyor. Etkin biçimde işletmeniz, kamuya emredici, özel sektöre yol gösterici olmak gerekiyor. Biz bu sektörlerde uluslararası arenada rekabete girecek yatırımları yapmayı planlıyoruz. Özel sektör olarak bunlara girerseniz size teşvik veririm. Bunu planladığım anda buna aracı olan ara eleman ve yöneticinin eğitimini de planlıyorum. Bu kurduğum fabrika ile üretilen ürünler demiryollarıyla limana nasıl bağlanacak, deniz yoluyla hangi ülkelere ihraç edilecek, deniz ticaret filomu hazır etmem, geliştirmem gerek. Eş zamanlı planımız içinde bunlar. Basit şekilde planlama bu.

Tarımda planlama ise şu; İstanbul 22 milyon oldu mu? İnsanlar hayvanını toprağını bırakıp geldi. Tarım nüfusu yüzde 25’ten yüzde 4’lere geriledi. O verimli topraklar işlenmiyor. Boş. Ne yapıyorlar İstanbul’da? Tek bir göz odada 8 kişi yaşıyor, inşaat işçiliği yapıyor, mafyacılık oynuyor. Ne yaparsa onu yapmaya gayret edip hayatını idame etmekle uğraşıyor. Boş toprakları çiftçileriyle buluşturacağım. Siz, boş yollara ve köprülere geçiş garantisi veriyor musunuz? Biz de çiftçilere üret ben alırım garantisi veriyoruz. Yani satış sorunu yok. Bugünkü girdiler mazot mu, vergisini çıktım ham fiyatının yarısını teşvik veriyoruz. AKP bunu geçtiğimiz günlerde, sıkışınca yaptı. O kadar el yordamı ki (köye) gitmezsiniz.

Bartu Soral
Fotoğraf: MDN, Ekrem Şerif Egeli

Türkiye’nin verimlilik ürün-desen haritası yok. Hangi mikro iklimde hangi toprakta, domates mi eksek, biber mi eksek, patlıcan mı, zeytin mi bilmiyoruz. Doğanın getirdiği bir şey var ama planlama yok. Türkiye’nin karış karış verimlilik haritası çıkarılacak. Size diyeceğim ki Ayvalık’a gitmek istiyorsanız, bu topraklar boş, kiralıyorum ve kira almıyorum. Ama denetleyeceğim. Burada zeytin ekince verimliymiş, zeytin ekilmesi karşılığında kiralıyorum. Zeytin ağacını veriyorum sana. Ayvalık medeni bir yer yerleşmek istediniz ama Anadolu uçsuz bucaksız. Ben dağ köylerini gezdim. Bir köy var 12 hane, 7 km sonra 6 hane. Bu evlere tek tek su, okul ve elektrik getirilemez. Sosyal hayatı sağlayamayız. Size “köye dön” diyorsam o köyleri birleştirip bir köy kent projesi gibi oralarda 21’inci yüzyılın sosyal hayatını sunmalıyım.

Bu Atatürk’ün projesiydi?

Tabii ki Atatürk’ün projesi. Aklı olanın projesi. Çünkü aklın gereği bu. Bakın bunu söyleyin. Size derhâl söyleyecekler; aşiretler ve ağalar, yapabilir misiniz? Tabii ki yaparım.

Sizi küçümserler, böyle mükemmel bir projeyi yapmamanız için. Mesela Köy Enstitüsü deyince cevap Amerikancılardan geliyor. Amerikancılar deyince bütün siyaseti kastediyorum. CHP, AKP ve İYİ Parti dâhil.  Size, “Köy Enstitüsü mü kaldı?” diyecekler. Ben burada bir fikriyattan bahsediyorum. Neydi Köy Enstitüleri? Toprakla uğraşana doğru tarım yapmasını öğreten, yanında müziği de sanatı da ve bütün sosyal dalları da aynı anda öğretip kullandıran, toprakla iç içe geçmiş bir eğitim ve üretimdi.

Kanada’da ilkokul, ortaokul çocukları bahçede karlı topraklarda fen eğitimi alıyorlardı. Köy Enstitüsünde bu zaten vardı. Birleştirilmiş köyde ne var? Kooperatifleştirme var. Yani üreten çiftçinin birliktelik kurduğu kooperatifler. Tarım satış kooperatifleri var. Ürüne garanti verip, ben bu geri dönüşü sağladıktan sonra ve üretim tekrar süratle hızlandıktan bir süre sonra garantileri durdurursun, ürün borsalarını devlet kontrol eder. Devlet çok uluslu firmaların fındıkta olduğu gibi müdahale etmesine engel olur. Kim yapıyor bunu? Gelişmiş kapitalist Batı yapıyor. kalkınma kalkınma kalkınma kalkınma

Petrol Kanunu değiştirildi, Limancılık Kanunu değiştirildi. Kabotaj Kanunu onlarca kez delindi. Salt ticaret için kanun değiştirilir mi, kanun niye yapılır ki?

Bir ülke tam bağımsız ekonomik politikasıyla güçlenmezse, dış ticaret fazlası vermezse, dövize bağlı kalırsa, sizi oynatırlar. O zaman kanunu da değiştirirsiniz. Milyonlarca örnek var.  kalkınma kalkınma kalkınma

Çin modeli bana göre Atatürk modeli. Biz bunu 1930’da öğrendik. Nedir bunlar? Üretmek, teknoloji geliştirmek ve bunları yapmak için nefis bir eğitim sistemi kurmak. Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabını Atatürk bize, “okuyun ne demek istediğimi anlayın” demiş. Çin’in en iyi 500 üniversitesi sıralamasında 14 üniversitesi var. Eğitim sistemi öyle bir eğitim sistemi ki, ben Çinlilerle master eğitimi aldım, çok iyi yetiştiklerini gördüm. Neymiş eğitim sistemi? Teknoloji geliştirmek ve üretmek. Çin önce üretmeyi öğrendi. Türkiye’de 90’larda “Çin malı ya…” deniyordu. Beğenmiyor küçümsüyorduk. Bunun birazı ABD’nin 5’inci kol faaliyetiydi, birazı da doğruydu. Çin önce ucuza üretti. Bugün Çin dünya ihracatında açık ara birinci sırada ve ihracatı içinde yüksek teknolojiye dayalı ürünlerin ihraç oranı yüzde 25. Dünyada 1’inci sırada. ABD yüzde 20’de. Çin artık yüksek teknolojiye dayalı üretim yapmaya başladı.

Hepsi bizim mayamızda, belleğimizde, kültürümüzde var. Yapacağız.

Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.