Ana sayfa Yazarlar Alp Kırıkkanat – Modern Donanmalarda Teknik Planlama Sorunları

Alp Kırıkkanat – Modern Donanmalarda Teknik Planlama Sorunları

0

Dünya donanmaları içerisinde iddia sahibi olan ve fütürist yapıda oldukları değerlendirilen bazı ülkelerin donanmalarında, geçtiğimiz 10 yıl içerisinde harp gemileri donanım ve dizaynlarında bir kısım hatalar tespit edilmeye başlanmıştır. Örneğin, son 200 yüzyılın deniz harp tecrübelerini yaşamış İngiliz Kraliyet ve A.B.D. donanmalarında meydana gelen gemi dizayn, donanım ve işletim hataları, bu ülke donanmalarının görev yoğunluğu arttıkça, daha da göze batmaya başlamıştır. Bir kısım uzmanlar bahse konu bu hataların, ilk bakışta gemilerin olası harekat alanlarındaki sabit ya da değişken ortam şartları parametrelerinin hesaba katılmamasından kaynaklandığını değerlendirmektedirler. Ancak, söz konusu bu hesap hataları; bu ülkelerin ‘Deniz Strateji Belgeleri’ndeki hedeflerini ya da ‘Dünya Donanması’ iddialarını boşa çıkartacak görev ve faaliyet aksamalarına ne derece sebebiyet vermektedir ?

İngiliz Kraliyet Donanması’nın en modern gemilerinden sayılan ‘Type 45 Daring’ sınıfı destroyerlerde yaşanan bir arıza, geçtiğimiz yıl içerisinde İngiliz basınında müstehzi bir şekilde ele alınmasının ötesinde, İngiliz parlamentosunda da ciddi bir tartışma ve sorgulamalara neden olmuştur.  Tanesi 1 milyar sterlin olan 6 adet 8000 tonluk Hava Savunma Harbi kabiliyeti ön planda olan Tip 45 sınıfı destroyerlerden bir kısmının Ortadoğu körfez bölgesinde görev yaptıkları esnada, bahse konu bölgenin su sıcaklığı ve iklimi nedeniyle Rolls-Royce WR-21 marka gaz türbinlerinin verimli ve etkin çalışmaması donanmaya büyük bir şok yaşatmıştır.  Gaz türbinlerinin giriş havalarının kuler (cooler) ile  yeteri kadar soğutulamaması, tahrik sistemini ve elektrik üretim akışını olumsuz yönde etkilemiştir.  Kuzey denizinde gayet randımanlı olarak çalışan türbin sisteminin, körfez bölgesinde ve Atlantik’in bir bölümünde meydana gelen söz konusu arızaları nedeniyle, ilk olarak 2009 yılında Tip 45 sınıfı gemilerden HMS Daring (D32), 2014 yılında ise HMS Dauntless (D33)’in navigasyon ve silah sistemleri devre dışı kalmıştır. Son yıllarda Körfezde artan miktarda krizlere müdahale gündeme geldikçe, bu arızalar kamuoyunda daha açıklıkla tartışılır bir hale gelmeye başlamıştır.

Tipik bir gaz türbini için; giriş havasının 15ºC’den 40ºC’ye yükselmesinin, standartlarda tayin edilen kapasitenin yüzde 73 oranında düşmesine neden olduğu, tersi durumda ise yüzde 27 oranında kaybın önlendiği, diğer yandan  giriş havası 6ºC’ye soğutulduğu takdirde, gaz türbin güç üretim kapasitesinin, standart kapasitenin yüzde 100’üne yükseleceği bir kısım teknik eğitim dokümanlarında yer almaktadır. Ortam sıcaklığının 15ºC’den fazla olduğu yerlerde türbin güç kayıplarının önüne geçmek maksadıyla giriş havasının soğutulması gerekmektedir. Türbin giriş havası soğutma sistemi kullanımında mutlaka; türbin tipi, bölge iklim özellikleri, hava debisinin üretilen enerjiye oranı, sıcaklık düşümü ile elde edilecek üretim miktarı artış oranı, soğutmayla oluşan basınç kaybı ve yakıt maliyeti gibi hususlar mutlaka dikkate alınmalıdır.

Tip 45 sınıfı destroyerlerde artık müzmin bir hale gelen Rolls-Royce WR-21 tipi gaz türbinlerinin giriş havasının soğutma sorunu, 12 adet olarak hedeflenen gemi inşa programının 6’ncı destroyerden sonra durmasına neden olmuştur. Bahse konu soruna bulunan çözüm ise, gemileri dizel jeneratörlerle takviye etmektir. Tip 45’lerdeki açığı, bir nebze de olsa, kapatmak için Clyde Tersanesi’nde halihazırda inşası devam eden Tip 26 sınıfı fırkateynler beklense de, söz konusu Tip 26’ların hizmete girmesi için en az iki yıllık bir süreye ihtiyaç duyulduğu ifade edilmektedir. Netice itibarıyla, tüm suüstü harekat yükünün geri kalan 13 adet Tip 23 sınıfı 20 yıllık Denizaltı Savunma Harbi kabiliyetli fırkateynlerin üzerine binmesinin ayrı bir endişe kaynağı yarattığı değerlendirilmektedir.

Şubat 2017’de ise (E) Tuğamiral Chris Parry, bahse konu Tip 45 sınıfı destroyerlerin, sualtında traktör gibi ses çıkardığını, bu nedenle geminin 100 mil öteden tespit edilebileceğini basına açıklayarak, bu gemiler ile ilgili yeni bir tartışma başlattı. Açıklama doğruysa, bu başlı başına bir skandaldır ve ayrı bir inceleme konusudur.   

Benzer sorunlar A.B.D. donanmasında da yaşanmaktadır. 2009 yılının sonlarından itibaren Ticonderoga sınıfı kruvazörlerin 06 nolu üst güvertelerine tekabül eden alüminyum malzemeli üst yapılarında çatlaklar tespit edilmiştir. Yaklaşık 22 adet bahse konu sınıftan geminin üst güvertelerinde toplam 3000’den fazla muhtelif yerlerde çatlaklar, yapısal bir müzmin hata olarak kendini göstermiştir. Yapılan incelemeler; sıcak iklimlerdeki güneş ısısı emiliminin ve egzos sıcaklığının söz konusu çatlaklara neden olduğunu ortaya koymuştur. Bu çatlakların, gaz türbin girişlerinin, yakıt tankı ve bir kısım kemerelerin onarımına kadar varan problemlere neden olduğu açık kaynaklarda belirtilmiştir.  Bu hatayı ortadan kaldırmak için söz konusu gemilerin üst yapılarında kullanılan 5456 nolu alüminyum alaşımlı yüzeyler üzerinde 17 kez tadilat/onarım tekniği geliştirilmiş, sonrasında ise Ultrasonik Etki/Vuruş İşlemi (Ultrasonic Impact Treatment-UIT) ismiyle farklı bir kaynak tekniği kullanılmıştır. Diğer yandan, donanmaya ait yapımı devam eden fütürist tekne inşalarında ise, üst yapılar için artık 5083 ve 6082 nolu alaşımların kullanılmaya başlandığı ifade edilmektedir.

İnşası biten ve hizmete girmek üzere eğitim ve test seyirlerini sürdüren ve en modern gemi olarak bilinen USS Zumwalt (DDG-1000); Kasım 2016’daki Panama Kanalı geçişi sırasında gaz türbinleri üzerinden silah ve navigasyon sistemleri ile pervanelere itici güç sağlayan Gelişmiş Endüksiyon Motor (Advanced Induction Motor) olarak isimlendirilen 78 MW’lık iskele yardımcı makinanın çökmesi üzerine, gemi kanalın duvarlarına çarpmıştır.  Mart 2017’deki seyir tecrübeleri esnasında ise ana tahrik sistemine su sızmasına neden olan yağlama yağı kuler arızasını yaşamıştır. Kulerlerin liman tecrübelerinde bir sorun çıkmadığı ancak seyir tecrübelerinde sık sık  sorun yaşandığı tespit edilmiştir. USS Zumwalt (DDG-1000) sonrası müteakip planlı inşa serilerinde yer alan USS Michael Monsoor (DDG-1001) ve USS Lyndon B.Johnson (DDG-1002) gemilerinde, yaşanan bu tarz sorunların dikkate alınacağı belirtilmektedir. 

Peki, yukarıdaki bu örnekler makalenin başında belirttiğim şekliyle; gemi inşa sürecinde gemilerin olası harekât alanlarındaki sabit ya da değişken ortam şartları parametrelerinin hesaba katılmadığını mı gösteriyor ? Sonuçları itibarıyla baktığımızda Tip 45 ve Ticonderoga sınıfları için bunu söylemek mümkün. Stratejik belgelere çok büyük anlamlar yükleseniz bile, gemi/platform dizaynındaki talep ve niyetlerinizde gerçekçi olmanız ve malzeme dayanıklılığı ile kullanım amacı arasındaki çizgiyi iyi belirlemek gerekir. Resmi savunma kurumlarının konseptlerindeki temennileri gerçekleştirmek üzere kullanmayı amaç edindikleri platformların; planlayıcılar, kullanıcılar ve mühendisler arasında koordine ve dengeyi sağlayacak şekilde dizayn ve üretimlerini ele almak gerekmektedir. Aksi takdirde; sonrasındaki onarım ve tadilatlar size ilave masraflar üretir, görevlerin aksamasına neden olur. Görevlerin icrası çok elzem ise, yük diğer benzeri/eş gemilerin üzerine biner ve diğerlerinin amortismanlarından da kaybedersiniz. Tip 45’lerdeki durum ve meselenin doğurabileceği sonuçlar, bunun en bariz örneğidir. Makine arızası ve sualtında çıkardığı gürültü açıklamaları ise skandal boyutlardadır. Platform ve malzeme tedarik ve dizaynını, hedef bölge değişken ve sabit parametrelerini dikkate alarak değerlendirmek gerekir. Örneğin, su ve hava sıcaklığı, tuzluluk, yoğunluk en temel parametrelerdendir. 

Ticonderoga’lardaki alüminyum çatlağı  sorunu da çarpıcı bir örnektir. Öncesinde, Perry sınıflarının bir kısmında da bu sorun çıktığında, 445.000 dolar harcandığı belirtilmektedir. Metalurjik incelemelere göre alüminyum çok yüksek sıcaklıklara dayanıklıdır ancak, sıcaklık arttıkça yapısal mukavemetini de kaybetmeye başlar. Bu gemilerde yapılan incelemelerde sıcak iklimlerde çatlamanın daha kolay başladığı ve devamlı bir hale geldiği tespit edilmiştir. Bir kısım uzmanlar alüminyum materyalinin kullanımını tamamen bir dizayn hatası olarak açıkça ifade ediyorlar. Üstelik bu tespitler Ticonderoga sınıflarının bir kısmının hizmete girişlerinden de önce yapılmıştır. Ancak elektronik cihazların bulunduğu alüminyum bölmelerin, alaşım numaraları değiştirilmiş olanlarla inşa sürecindeki fütürist gemilerde bunun nasıl bir sonuç vereceği ise ayrı bir değerlendirme konusu olacaktır.

USS Zumwalt (DDG-1000)’ın durumu ise daha farklıdır. Birçok meslektaşım, tersane onarım çıkışlarında oldukça tedirgin olur. Çünkü sıkılmamış bir cıvata, unutulmuş bir malzeme vs., o ilk tecrübe seyrinde heyecanlar yaşamanıza neden olur. Bu aslında işin tabiatı gereğidir. Ancak geleceğin gemisi diye takdim edilip, beklentinin çok yüksek olduğu bir gemiden, yağlama yağı kulerinin soğutma yapmaması ya da iskele yardımcı makinanın devre dışı kalarak geminin bir kanalda duvara çarpmasını elbette doğal göremezsiniz. Demek ki bu geminin, en azından, tahrik sistemi çok mükemmel değil. Aksi takdirde, bakım ve işletim sorunları çok erken başlamış demektir. Diğer yandan, en yeni kıyı savaşçıları (Littoral Combat Ship-LCS) serilerinden olan Milwaukee, Freedom, Independence ve Montgomery sınıfı gemilerin şaft, makine ve gaz türbinleri arızaları açık kaynaklarda daha şimdiden yer almaya başladı.

Sonuç olarak yukarıda sıralanan örnekler, ne A.B.D. ne de İngiliz Donanması’nın marka değerinden bir şey kaybettirmemekle birlikte, donanmaların mükemmeliyet çizgisi için hâlâ gidilecek çok yol olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Örneklerde sunulan gemilerin kendi sınıfında caydırıcılığı ve etkinliği yüksek olsa da, stratejik hedef ve niyetlerin, bu örneklerde olduğu gibi, henüz dizayn ve donanım planlamalarına ‘mükemmeliyet’ derecesinde yansıtılamamış olabileceği gibi bir sonucu ortaya çıkarmaktadır. Pasifik, Antarktika ve Akdeniz bölgelerindeki harekat baskısı ve temposu arttıkça, temenni ve niyetlerinizin gerçek dünyada, hesap edilmeyen sürpriz parametreleri karşınıza çıkaracağı hususunun unutulmuş olabileceği de varsayılabilir. Diğer yandan; Pasifik Okyanusu’nda son 7 ay içinde Amerikan harp gemilerinin yaptığı kazalar, yüksek tempo ve baskı karşısında harekat-onarım-eğitim dengesindeki denklem kurmada bile zafiyet gösterildiğini çok açık bir şekilde ortaya koymuştur. Masa başındaki planlamaların önemini yadsımamakla birlikte, harekat alanı ile tarihi ve günlük hayattaki tecrübelerin gerçek mükemmeliyet seviyesine en gerçekçi katkıyı yaptığını unutmamak gerekir. Netice itibarıyla bütün bu olanların, yenilenme döneminin geçici sıkıntıları mı yoksa ilave maliyetlere neden olacak skandallar mı olup olmadığı, önümüzdeki dönemde daha net anlaşılacaktır.