Şuanda bulunduğunuz yer: Anasayfa » Röportaj » Fikri hür, vicdanı hür bir derya deniz… CEM GÜRDENİZ

Fikri hür, vicdanı hür bir derya deniz… CEM GÜRDENİZ

Fikri hür, vicdanı hür bir derya deniz… CEM GÜRDENİZ

İngiliz devlet adamı Ricaut, “Türkler ihmallerini örtmek ve bu konudaki başarısızlıklarını üzerlerinden atmak için Tanrının denizleri Hristiyanlara, karaları da Müslümanlara verdiğini söyler. Hristiyanların ortak çıkarları için onların bu derin uykudan hiç bir zaman uyanmamalarını dileriz. Çünkü Türkler, günün birinde denizde güçlü olmayı akıllarına koyarlarsa ve gerektiği gibi çalışırlarsa, bütün cihanın onların önünde eğileceğinden kimsenin kuşkusu olmasın” diyerek Türklerin azmine ışık tutmuş.

Bize türlü zaferler kazanmamız için önderlik eden, tüm askeri ve sivil hayatı boyunca edindiği her şeyi daha ötesi ‘yaşamını’ kendinin üstünde tuttuğu milletine hediye eden Atatürk, bakın denizlerimizin önemi üzerine ne demiş: “Denizciliği Türkün milli ülküsü olarak benimsemeli ve az zamanda başarmalıyız.”

1924 yılı eylül ayında Hamidiye Kruvazörü ile seyahatinden iki ay sonra direktifleriyle 30 Aralık 1924’te Bahriye Vekaleti (Deniz Bakanlığı) kuruldu. Atatürk, daha sonra yine bahriyenin gelişimi için sistematik bir politika izlemiş ve deniz politikamız ile ilgili de şu yorumu yapmış:

“Dış pazarlardan satın alınan gemiler ile donanma yapılamadığını siz de biliyorsunuz. Donanma, sadece kıyı koruyacak bir kuvvet değil, bundan daha önemli olarak deniz yollarının güvenliğini sağlayacak bir kuvvettir. Anadolu’da yaşadıkça bu bakımdan ihtiyacımız daha büyüktür. Evvela çekirdek bir donanma yapmakla yetinip, deniz sanayi ve ticaretimizi geliştirmeliyiz. Bundan sonra memleket sanayiinden fışkıracak donanmayı yapmak da kolay olacaktır. İlk beş senede kendimizi toplayıp devrimleri yaparız, ikinci beş senede dünyaya kendimizi tanıtırız. Üçüncü beş senede İngiliz kralına yurdumuzu ziyaret ettiririz.”

İster batı ister doğu ister kuzey ister güney: Atalarımızın izlerini, kültürlerini tüm dünya üzerinde görüp her daim gurur duyuyoruz. Oldukça sabırlı, hoşgörülü, gerektiğinde her zorlukla mücadele edebilen tükenmez azme sahip onurlu bir milletiz. Kimimiz geçmişten önemli dersler çıkardık, kimimiz geçmişin şanlı başarılarının izlerini sürdük. Kimimiz istikbali görerek geleceği inşaya koyulduk. Her şeyden önemlisi, onlarca medeniyeti bağrına basmış bu eşsiz ve zengin Anadolu coğrafyasında hakimiyetimiz için çok mücadeleler verip çok çalıştık. İşte Amiral Cem Gürdeniz ile sohbetimiz, Avrupa’dan Asya’ya ve Asya’dan Avrupa’ya uzanan her ikisi de eşsiz birer yarımada olan, Trakya ile birlikte ‘Toprak Gemi Anadolu’nun nasıl denizcileşeceği üzerineydi. İtiraf edeyim, söylediği her cümle, olay ve isim ciddi bir birikimin ürünü. Amiral ucu bucağı olmayan engin bir derya deniz. Soyadından anlaşılacağı üzere bir ‘gürdeniz’. Ülke gelirinin ve kaynaklarının, gerek üstünden, gerek içinden, gerekse kıyısından elde edilecek ‘denizcilik gücü’ ile nasıl üçe dörde katlanacağını, dünya hegemonlarının karşısında nasıl güçlü olunacağını; ayakları yere basan güçlü tezlerle, tarihte sürdüğü izlerle bir bir anlattı, anlattı… Sohbetimiz bir sayıya sığmayacak kadar önemli, stratejik görüşler içeriyor; konuşamadığımız, soramadığımız onlarca soru var elbet. Ancak Amiral Gürdeniz, soruya lüzum kalmayan anlatımında, tutsaklığı nedeniyle son bulan bu şerefli görevin hakkını; Türk Donanması’nın filolarına komuta etmiş bilinçli bir denizci olarak nasıl verdiğini, Mavi Vatan’a olan tutkusunu samimiyetiyle idrak etmemizi sağladı.

Türkiye’nin askeri, ekonomik, politik ve sosyo-psikolojik anlamda nasıl ‘denizcileşeceğinin’ bu söyleşiyle bir katresi olmak, stratejik olarak devletin çizdiği projeksiyonla halkımızın ‘nasıl’ ve ‘niçin’ denizcileşmesinin elzem olduğunu anlatmak, tarihe gömüldüğünü sandığımız ibret alınası olaylarla gözler önüne sermek için bizlere de bir fırsat doğdu. Binlerce asker, sivil ve akademisyeniyle milletimiz; dünya tarihine geçen şanlı başarılarından feyiz alarak genç bir Cumhuriyet’in bekası için görevini bıkmadan, usanmadan, içtenlikle yerine getirmeye devam ediyor. Ancak Amiral’in projeksiyonundan yansıyan aydınlık: Türkiye’nin denizcilik gücünü elde etmesi için gerek askeri gerekse ticari anlamda toplumun her bir ferdinin, denizle buluşturularak ‘mutlu’ olunacağı yönünde. Gürdeniz, nasıl denizci millet olunacağının önemli anahtarlarını bir bir veriyor. Eminim bu söyleşiden sonra herkes, kendi içinde bir kez daha yüzyıllık dünya deniz tarihini sorgulayacak, denizle gelişmiş medeniyetlerin büyük ve güçlü ekonomilerine kıyısından gıptayla bakmak yerine, evvela şu soruyu soracak: ‘Peki niye duruyoruz, neden hâlâ denizci değiliz!’

İşte bu hayati sorunun bütünleşik cevabı; mavi sularda, Türk Donanması’nın şanını sürdürerek, vazifesini ‘Mavi Vatan Türkiye’ şiarıyla icra eden, 3,5 yıl süren tutsaklığında yılmayıp aksine güçlenen Amiral Cem Gürdeniz, yüzlerce kitabı devirip 40 yıllık birikimini gelecek nesillerin aydınlanması için 4 duvar arasında 3 kitaba sığdırmış (şimdilik). Bir akademik tez değerindeki ‘Mavi Uygarlık’ kitabı okullarda okutulacak nitelikte. Tüm gençlere tarihi veriler ışığında, neden denizi sevmeleri gerektiğini çok akıcı ve anlaşılır bir dille sunuyor. Deniz(ci) dostu olmaya karar verenler için de ‘Amatör Denizcilikte Acil Durum Seyri’ kitabını tavsiye ederim. Ancak açıkça söylemeliyim, Amiral’in yaşadığı onca şeye rağmen gurur duyulası bir sözü oldukça etkileyiciydi, “Evlatlarıma ve torunuma gururla bırakacağım mirasım: Pırıl pırıl üniformam, Amiral ünvanımdan daha ziyade, tutsaklığımdır. Bu dönem tutsaklığımız, bizim Mavi Vatan için doğru işler yaptığımızın en önemli nişanıdır.”

Amiral Gürdeniz ile sohbetimizi, bu özel buluşmayı düzenleyen Levent Kaptan’ın (Akson) sorularına verdiği cevaplardan sizler için özetle kaleme aldım.

L.A: Cem Gürdeniz kimdir?
Babam Halit Gürdeniz deniz ticaret filosu mensubu, annem Rahime Gürdeniz Bozcaada kökenli, deniz kültürü ile yoğrulmuş deniz donanımlı şahsiyetlerdi. Bu yönü ile çok şanslı, denizci bir ailenin evladıyım. 1958 yılında Fatih’de doğdum. 4 Ağustos 1959’da Sarıyer, Büyükdereli olduk. Evimiz deniz kıyısındaydı. Dolayısıyla gemiyle, tuzlu suyla 1 yaşında tanıştım. Babamın Yüksek Denizcilik Okulu 1949 mezunu olması, annemin çocukluğunun Bozcaada’da geçmiş olması ve evimizin eşyalarının çoğunun gemi sökümcülerinden alınan deniz eskileri olması, deniz ve gemi ortamında büyümemi sağladı. Evimizin önünden geçen gemileri görerek, babamla annemin deniz sohbetlerine şahit olarak gemilerle ilgili bilgimi artırdım. Babam, her sabah uyandığında yüzen, işine şehir hattı vapurlarıyla gidip gelen biriydi. Zaman zaman bizi de vapurla şehre götürürdü. Ben daha ilkokuldayken şehir hattı vapurlarında dümen tutmuşluğum var. Kimi zaman babam diğer liman şehirlerine DB Deniz Nakliyat veya Deniz Yolları’nın gemileri ile göreve giderken annem ve kız kardeşimle biz de eşlik ederdik. Dolayısıyla hayatım hep gemilerde geçti. 8 yaşında sandalım, 14 yaşında küçük bir yelkenlim oldu. Boğazda etrafımdaki arkadaşlarım da denizle iç içeydi. Babam gemi maketçisi olduğu için beni de alıştırdı, ortaokuldayken maketçiliğe başladım. Hala yaparım. 1972 yılında Deniz Lisesi’ne girince iyice deniz kültürünün içine girmiş oldum. Babama gelen denizcilik dergilerini okurdum. Kendimi denizi ve denizciliği ilgilendiren her alanda yetiştirmeye çalıştım. Ancak stratejik anlamda deniz konularına girmem Deniz Harp Okulu’nda başladı. Çok değerli hocalarımız -ki ismini özellikle anmadan geçemeyeceğim merhum Deniz Kurmay Albay Mert Bayat hocamız- ilk defa 1975 yılında bize deniz gücü, denizcilik gücü, deniz jeopolitiği gibi kavramları öğretti. İşte o zaman ben, denizcilik sektöründeki en uç noktayı öğrenmiş oldum. Bu kavramlar beni deniz kültürüne bağlayan önemli etkenler olmuştur.  Bu alan, mavi uygarlık dediğimiz denizciliğin omurgası olduğundan, yetişmemde çok önemli rol oynadı.  Bu konularda çok kitap okuyarak kendimi geliştirmeye çalıştım. Deniz Harp Okulu Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirmemin ve daha sonra saflarına deniz subayı olarak katıldığım donanmanın şahsi gelişmemde büyük rolü oldu. ABD ve Belçika’da iki ayrı yüksek lisans yapma olanağım oldu. Denizde ve karada çok mümtaz görevlerde bulundum. Cumhuriyet Donanması’nın özellikle soğuk savaş sonrası nitelik gelişiminde bizim nesil çok büyük rol oynadı. Bahriye, bana göre Türkiye’nin 50 yıl önünde olan bir müessesedir. Bunu açıkça ve abartmadan söylüyorum. Bu seçkin ortamın sağladığı olağanüstü renkli ve etkin meslek hayatım içinde denizci kimliğim her yönüyle gelişti. Deniz kültürünün sonsuz ufku içerisinde çok değişik renklerle, fırtınalarla, olaylarla karşılaştım. Bu ortam benim bir subay, diplomat, centilmen ve Atatürkçü bir aydın olarak tecrübe ve bilgi birikimimi artırdı. Denizden hiçbir şekilde ayrılmayan ruhum, aklım ve kalbimle yaşanmış bir hayatın sentezi sonucu bu kimliğim oluştu.

L.A: 28 Mart Cumartesi günü Rahmi Koç Müzesi’nde, ‘Mavi Uygarlık’ kitabınızın tanıtımı, sizin deyiminizle ‘Kitabın doğum günü’ kutlandı. Aynı gün kendi ellerinizle yaptığınız 16 gemi maketi ve dioramalar ile Bahriye üniformanızı, kılıcınızı müzeye hibe ettiniz. O an neler hissettiniz?
Tarif etmek inanın çok zor. Orada üç tane önemli olay vardı. Bir tanesi yeni kitabın tanıtımıydı. Benim birinci kitabım: Hedefteki Donanma, ikinci kitabım: Amatör Denizcilikte Acil Durum Seyri’dir. Bu da üçüncü kitabım. Üç kitap da ‘tutsak’ dönemde yazıldı. Üç kitabın özelliği bu kitapları yazabilmek için herhalde 300’e yakın kitap ile yüzlerce dergi, gazete haberinin okunmuş olmasıdır. Tabii ki kitap yazmak sadece okumakla değil tecrübeyle de ilintilidir. Kaleme aldığım kitaplar benim 40 yıllık hayatımın ürünü, bir nevi manifestosuydu. 40 yıl içerisinde öğrendiklerim, yaşadıklarım, dinlediklerimle donatılmış ürünler bunlar. Dinlemek; benim en büyük özelliğimdir. Yaşlı amirallerle, emekli olmuş deniz subaylarıyla sohbet etmeyi, sohbet ederken not tutmayı çok severim. Onların anlattıklarından kitaplarda okuyamayacağım kadar çok şey öğrendim. Neticede bu kitaplar benim 40 yıllık birikimimin bir dışavurumu oldu. Daha çıkacak üç kitabım var. Yine denizcilik üzerine. O gün beni bu anlamda mutlu eden en büyük şey bu kitabın doğum gününün, Türk Bahriyesi’nin kalbi sayılan Haliç’te, dünyanın en zengin sitimli gemiler koleksiyonunun yakınında, endüstriyel medeniyetin deniz temsilcilerinin sergilendiği bir müzede kutlanmasıydı. Yurtdışında 46 tane deniz müzesi gezdim. Bunu rahatlıkla söyleyebilirim; Rahmi Koç Müzesi dünyada ilk beşe girecek kalitede en zengin müzelerdendir. Türk denizciliği için büyük bir mirastır. O müzede, Türkiye’nin 21. yüzyılda denizcileşmesini isteyen bir kitabın doğması benim için çok önemliydi. İşin akademik ve duygusal boyutunu bu şekilde bir kenara koyabiliriz. Her insan ömrü boyunca ne yaptığıyla anılır, ne olduğuyla değil. Ve ne yaptığınızı en iyi anlatan eserlerden biri de yazdığınız kitaplardır. Ben kitabımda, 21. yüzyılda Türklerin denizci olmalarını ve deniz uygarlığına geçmelerini istediğim bir paradigmadan bahsettim. O yüzden en büyük heyecanı bu kitabın doğumundan dolayı yaşadım.

İkinci heyecanım: Hibe ettiğim şapkam, kılıcım, üniformam ile 1998-99 yıllarında komutanlığını büyük bir gururla  ifa ettiğim Gaziantep Firkateyni’nin  tarafımdan yapılmış maketi ve gemimin flandrasının müzeye teslim edilmesidir.  Bunların her birinin ayrı hikâyesi var ama bunların içinde en önemlisi tabii ki, 40 yıl boyunca Mustafa Kemal’in bir deniz subayı daha sonra da amirali olarak taşıdığım, kesinlikle pırıl pırıl kaldığına inandığım üniformamdı… Çünkü biz, Mustafa Kemal’e, Mavi Vatan’a sadakatimiz nedeniyle cezalandırıldık. Ki ben, bu tutsaklığımdan gurur duyuyorum. Çocuklarıma ve torunlarıma bırakacağım en büyük miras, amiralliğimden daha çok bu dönemde tutsak kalmamdır. Bu ülkenin gelecek kuşakları için, onların gelecekteki deniz yani mavi vatan çıkarlarını korumak için cezalandırıldığımızı biliyoruz. Ben onlara karşı görevimi yaptığım ve üniformamı tertemiz koruduğum için onur duyuyorum. Tabii ki onlara, üniformamdan bir tasfiye sonucu ayrılmamdan dolayı duyduğum hüznü anlatmam mümkün değil. Deniz kültürüne, savaş gemisine, Türk Deniz Kuvvetleri’ne, Cumhuriyet Donanması’na adanmış bir hayatın tasfiye edildiğindeki o büyük hüznünü anlatabilmek kolay değil. Bu çok büyük bir hayal kırıklığı ve üzüntü. Ancak ben bu üzüntü ve hayal kırıklığını, ‘Türkiye’nin denizcileşmesine nasıl katkı sağlarım?’ diye düşünerek ve enerjimi bu alana yansıtarak dengelemeye çalıştım. Bunda da başarılı olduğumu düşünüyorum. Üniformamı görkemli bir müzede sonsuzluk vardiyasına terk etmemin yanı sıra, onun çok sevdiğim ve saydığım Güven Erkaya Amiral’in üniformasının yanında yer almasından duyduğum mutluluğu da ayrıca belirtmek isterim.

Üçüncü heyecanım gençliğimden bu yana yaptığım 16 gemi maketinin müzede sergilenmesiydi. Takdir edersiniz ki denizcilik kültürü çok geniş bir yelpazedir. Bir ucunda deniz jeopolitiği  diğer ucunda denizcilik gücünün her alanı yani deniz ticareti, limanlar, tersaneler, deniz dibi madenciliği, deniz turizmi, deniz bilimleri, balıkçılık, deniz sporları, deniz kültürü yani deniz mutfağı, gemi maketi, gemi resmi, deniz tabloları ve tuzlu suyu ilgilendiren her şey. Aklınıza ne geliyorsa. Denizcilik kültürü kadar insanlığın yoğun faaliyet gösterdiği başka bir alan ben bilmiyorum. Bu konuda kimse bir karşıt örnek veremez. Hangi alanına girerseniz girin sizi sonsuz bir yolculuğa çıkarır. Ben çok şanslıyım, Türkiye gibi bir ülkede deniz jeopolitiği ile uğraşabildim. Deniz Harp Okulu’nda yüzme takım kaptanıydım, yelkencilik de yaptım yatçılık da… Hâlâ yelken yapıyor, her gün yüzüyorum. Diğer taraftan denizle ilgili yazılar, kitaplar yazıyorum. Ancak hepsinden farklı olarak bence denizciliğin insanı ilgilendiren en önemli bölümü sanattır. Ben de gemi maketçiliğini denize yakın olabilmek için 14 yaşında babamın sayesinde bir hobi olarak benimsedim. Bu hobiyi seçtiğim için de çok mutluyum. Sergide gördüğünüz sadece tahta maketlerdir. Maketleri en çok denizden uzak olduğum, Ankara gibi denizi göremediğim ortamlarda ya da üç ayı geçen uzun seyirlerde yaptım. Maket yaparken kendinizi inşa ettiğiniz  gemide hissedersiniz ve ona hayat verdikçe  mutlu olursunuz. Geçmişte, plastik kitlerle 100’e yakın maket yapmışımdır. Daha sonra deniz antikacılığına merak salınca, yaptığım plastik maketlerin pek çoğunu değiş-tokuş yaparak gemi eskileriyle değiştirdim. Maketlerim ve deniz eskilerim çocuklarıma bırakabileceğim güzel miraslardan. Deniz kitaplığı koleksiyonumun da ayrı bir yeri var. Bu kitaplar da benim deniz aşkımı artırdı.

TCG_Gaziantep

L.A: Gaziantep firkateyni meslek hayatınızda çok önemli yere sahip. Neden?
Müzeye hibe ettiğim Gaziantep Firkateyninin maketi ve flandrası yaşanmış çok önemli bir dönemin sessiz tanıklarıdır. Gaziantep benim çocuklarım kadar önem ve değer verdiğim bir varlıktır. Çünkü o gemiyi bize Amerikalılar ilk etapta vermediler. 1995 Temmuz ayında üç ay diye gittik, 14 ay kaldık. Gemiyi kısa sürede aktive ettik ancak alamadan geri döndük. Bu çok ağır bir travmaydı. Ben bu travmayı başından sonuna kadar yaşayan en üst rütbeli subaydım. Savaş gemilerini II.  komutanlar donatır, komutanlar getirir. Benim şansım, o geminin II. komutanı olmamdı, ama Kardak Krizi nedeniyle Amerikalılar gemiyi bize vermediler. Daha sonra Türkiye’de 14 ay daha bekledik ve 1997 NATO’nun Madrid Zirvesi’nde Amerikalı Senatör Spiros Sarbanes vetosunu kaldırdı ve gemiyi geri dönüp alabildik. Türkiye’nin en büyük, 110 saniyede 0’dan 30 knots’a çıkabilen, 146 metre boyunda, 4 bin deplasman tona sahip tamamen gaz türbinli ve üç boyutlu tehdide karşı savaşabilen ilk fırkateyni ‘TCG Gaziantep’i, Charleston/South Carolina’da, 52 günde aktive ederek bir rekor kırdık. Amerikalılar bile şaşırdı. Onlara ait bir gemiyi 52 günde aktive etmek gerçekten olağandışıydı. Genç yaşta kaybettiğim annem Rahime Gürdeniz’i toprağa verdiğimiz 12 Ocak’ın 22’nci yıldönümünde gemiye Türk sancağını toka ettik. Daha sonra çok büyük bir sürprizle, Atlantik’in ortasında gemi komutanı olduğum mesajı geldi. Doğum günümde o geminin komutanı oldum. Bu saydığım çok güzel tesadüfler nedeniyle gemiyle çok duygusal bağlarım var. Cüzdanımda çocuklarımın resminin yanında daima onun resmini de taşırım. Çok sevdiğim bu geminin maketini de Amerika’da yedi ayda yapmıştım. Flandrama gelince. Fırtınada parçalanmış bir flandradır. Hikâyesini anlatayım. Türkiye’ye geldikten beş ay sonra, dünyanın en zor deniz harekât eğitimi olan İngiltere’deki Flag Officer Sea Training (FOST) için Plymouth Limanı’ndaki üsse gittik. 100 gün boyunca orada çok ağır bir eğitim aldık. Bu eğitimi geçtikten sonra  JMC adında ayrı bir eğitim için Kuzey Atlantik’e çıktık. Burada Hebrid Denizi’nde saatte 85 knot ile esen bir fırtınaya yakalandık. Gemi gaz türbinliydi ve başkaca hiçbir makinesi yoktu. Gemi henüz yedi aydır kullanmamıza rağmen, o fırtınada ve zorlu dönemde hiç bir arıza vermedi. Bizi emniyetle taşıdı. O zaman aramızdaki görünmez bağa daha çok inandım. 220 kişi katıldığımız eğitimi 220 kişi olarak ve bir kişinin bile burnu kanamadan bitirdik ve Gölcük’e döndük. Kuzey Atlantik’te fırtınada parçalanan flandramı gemiden ayrılırken istedim ve diğer objelerimle müzeye hibe ettim. Gaziantep’in bu başarıları Cumhuriyet Donanması’na büyük ivme verdi. Örneğin savaş yönetim sisteminin daha sonra GENESİS adımı alacak modern yerli sistemle değiştirilmesi Gaziantep sayesinde başlatılmıştır. Bu gemi pek çok ilki tetiklemiştir. Modern bahriyeler yüksek sürat sağladığı için gaz türbinine 70’li yıllardan sonra geçmişti. Türk Bahriyesi kabaca 20 yıllık bir gecikme ile Gaziantep başarısı sayesinde bu yeteneğe erişmiştir. Biz genç subaylar olarak bu gecikmeyi hep eleştirdik. Nasıl ki Osmanlı Bahriyesi kürekten yelkene 100 yıl sonra geçti, biz de maalesef 20 yıl sonra bu yeteneği kazanabildik. Bu konuda büyük bir korku vardı. Çünkü gaz türbini hassasiyet gerektiren bir sistem. Gaziantep’in türbinleri DC-9 yolcu uçaklarının kullandığı gaz türbiniyle aynıdır. En ufak bir hatada gaz türbini çöker ve çöktüğünde sizi geriye götürecek başka bir makine gücünüz yoktur. Bir Amerikan fırkateyninin, makine dairesinin girişinde şöyle bir yazı vardı, hiç unutmuyorum, “Bu pervane sonsuza dek dönmeli, dönmeli ki, önce gemine sonra ülkene onur getir.” Çünkü bir savaş gemisinin pervanesinin dönmemesi büyük bir ezikliktir.

L.A: Gaziantep gibi ABD’den alınan savaş gemilerinin milli gemi inşa sanayine etkisi ne oldu? Gaziantep tecrübesinin bahriyeye katkısı ne oldu?
Gaziantep ABD’den yarı hibe statüsünde alındı. Kabaca, 5 milyon dolar harcandı o dönemin parasıyla. Yenisini alsanız 400 milyon dolar civarında bütçeye ihtiyaç duyulurdu. Hibe gemilerin statüsü, geçmişi Marshall yardımlarına kadar uzanan, Amerika ile Türkiye arasındaki bir takım anlaşmalar çerçevesinde belirlenir. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika ile Türkiye stratejik işbirliğine girdi. ABD, Türk ulusal savunma sanayinin gelişimini engellemek için elindekini çok ucuza satıyor veya hibe ederek veriyordu. Siz 450-500 milyon dolarlık yatırım yaparak mı bir fırkateyn almayı tercih edersiniz yoksa aynı etkiyi yaratacak bedava verilen 14 yaşında bir Amerikan fırkateynini mi? Biz böyle başladık. Amerikalılar bizi bu şekilde yönlendirdi ve Türkiye’yi milli gemi yapması konusunda hep geciktirerek, aslına bakarsanız, aldattı. En sonunda 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra ‘büyük ambargo’ başlayınca, Türk Deniz Kuvvetleri’nin o zamanki amiralleri çok doğru bir karar aldılar. Avrupa ekolüne yöneldiler, Almanya’dan, Hollanda’dan silah, sensör ve gemi aldılar. Daha sonra tersine mühendislik ile milli gemileri yapma kararı alındı. İlk MİLGEM olan Heybeliada Korveti, 27 Eylül 2011’de yüzde 70 ulusal katkıyla denizlerde göreve başladı.

Gaziantep bu süreçte bize verilen, 1995’te son ‘bir parmak bal’dı. Fakat yine de, tamamen gaz türbinli ve ilk SAM füzeli fırkateynler oldukları için donanmaya çok büyük katkıları oldu bu sınıf gemilerin. İlk geminin önemi tecrübe açısından çok büyüktür. Amerika’nın gemiyi vermemesi de tecrübe artışında büyük rol oynadı. Gemi personeli üç ay yerine 14 ay kalınca bir yandan gemiyi materyal olarak en iyiye hazırlarken diğer yandan da  kabaca beş bin sayfalık gemi teknik ve taktik talimatlarını tercüme ettik.  Dolayısıyla Gaziantep büyük bir gecikme ile Türkiye’ye geldiğinde bütün savaş doktrinleri ve teknik yönergeleri Türkçe olarak hazırdı. Bu da gemi içi eğitimi ve daha sonra gelecek olan personelin eğitimini çok hızlandırdı. Denizcilerimiz sadece teoride değil, pratikte de çok ustalaştılar. İngiltere’deki FOST eğitimlerimizde de İngiliz amiraller geminin eğitim seviyesinden çok etkilenmişlerdi. Bir Çin atasözü vardır: ‘Her felaket büyük başarıların kapısını açar’ diye. Senatör sayesinde yaşanan büyük gecikme bize bu kapıyı açtı. Amerikalı gemi aktivasyon lideri bir gün  bana, ‘Denizcileriniz ne kadar iyi, nasıl da hızlı öğreniyorlar, bunları, nasıl böyle yetiştirdiniz?’ sorusunu yöneltmişti. Bu ve benzeri pek çok tecrübeyi yaşadığım için iddialıyım, Türkler çok hızlı denizcileşebilir! Bu çocuklar kimdi biliyor musunuz: Kayserili çiftçinin oğlu, Ümraniyeli marangozun oğlu… Hiçbiri denizci değildi. Ekonomik şartlar zorladığı için çoğu astsubay olmuştu. Sizi temin ediyorum, Amerikalılara, altıncı ayın sonunda işi onlar öğretir olmuştu. Türk insanının eşsiz bir öğrenme yeteneği var. Bunu denizcilikle birleştirdiğimiz zaman kitabımın başında da yer verdiğim İngiliz devlet adamı Ricaut’un sözü gibi, “…Türkler, günün birinde denizde güçlü olmayı akıllarına koyarlarsa ve gerektiği gibi çalışırlarsa, bütün cihanın önlerinde eğileceğinden kimsenin kuşkusu olmasın.” Bu muazzam bir sözdür.

L.A: Sizin bahriyede gördüğünüz bu kabiliyetli insan gücü unsurunu biz şu an deniz ticaret filosunda da görüyoruz. Bu Anadolu gençleri olağanüstü işler başarıyorlar. Konumuz değil ama maalesef Türk armatörlerin pek çoğu gemilerinde yabancı personel çalıştırıyor. Bu çok acıdır. Türkiye denizcileşecekse burada  ticari denizciliğin de çok büyük katkısı olacak. Bugün deniz kuvvetlerinde 40 bin er varsa bunun iki katı ticaret gemilerinde var. Nasıl denizcileşeceğiz?
Kitapta da bu teoriyi yazdım. Devlet ivmeyi sağlamadan halk denizcileşemez. Devlet denizcileşmeli ki halk da denizcileşsin. Tekstil, inşaat, turizm… Türkiye son 50 yılda bunlarla büyüdü. Neden denizciliği seçmedik, stratejik ekonomik hedef haline getirmedik? Türkiye 1960’larin yaklaşık 200 milyar dolarından şu an 750 milyar dolarlık bir milli gelir seviyesinde seyrediyor. G-20’ye bu sayede giriyoruz. Peki ekonomi büyürken neden denizciliği seçmedik? Ben kitapta işte bunu sorguluyorum. 2013 yılında Ulaştırma Bakanı’na, DTO’daki armatörler, “Devlet denizciliğe yardım etsin” diyor, Bakan da ‘’Devletten yardım beklemeyin’’ diyor. Aynı gün hava yollarında “370 uçağa çıktık, 56 milyon yolcu taşıdık” diyerek sektörü nasıl büyüttüklerini anlatıyor. Bir kişi de elini kaldırıp “Sayın Bakanım, kimin parasıyla yaptınız bu filoyu, bu krediler nereden geldi? Devlet kredileriyle sağlamadınız mı bu büyümeyi?” diyemiyor. Havacı arkadaşlarım üzülüyor ben böyle konuşunca, biliyorum. Havacılıkta gelişmeye karşı çıkmıyorum, ama yarımada coğrafyasıyla, Türkiye’yi önce denizcileştirmeliyiz.

Başarılmış örnekler çoktur. Bakınız, MİLGEM çok büyük bir projedir. 450 milyon dolarlık bir projeyi ulusal olanaklarla 250 milyon dolara yapar duruma geldik. Tam bağımsız olmak için askeri gücünüzün de mümkün olduğunca bağımsız olması gerekir. Dünyada askeri güçte dışa, yüzde 100 bağımsız olan bir ülke yok. Amerika bile gemi toplarını İtalya’dan, güdümlü füzelerini Norveç’ten alıyor. Biz de dışa bağımlılığı azaltmalıyız. Denizaltı ve torpido inşası bana göre Türkiye’nin bağımsızlığı için çok önemli. Hatta bence, Türkiye gelecekte mutlaka nükleer denizaltı sahibi olmalı. 21. yüzyılın ister ortasında ister sonunda nükleer denizaltılı bir donanmamız olması gerekir.

L.A: Kitabınızda deniz jeopolitiği ve sosyo-psikolojik kavramlardan bahsediyorsunuz? Bunları açar mısınız?
Türk halkı denizcilik kapsamında bu kavramlarla ilk defa karşılaşıyor olabilir. Zira büyük çoğunluk bir deniz ülkesinde yaşadığının bile farkında değil. Denizcilik güvenlik, refah ve  mutluluk eksenlerinde katma değer üretir diyorum. Bu kitabın bir özelliği de denizciliğin, deniz turizmiyle yaratılan mutluluk ekseninin ilk kez kavram olarak sunulmasıdır. Jeopolitik ekseni biraz açalım. Bu alanda o kadar büyük gafletler, bilgisizlikler yaşandı ki anlatmakla bitmez. İnebahtı’ya (7 Ekim 1571) kadar gidebiliriz. Bugün için jeopolitik eksenden kastımız, Anadolu Yarımadası’nın bütünlüğünün ve sadece yarımadanın değil,  ‘Mavi Vatan’ dediğimiz suların ve diplerinin de bütünlüğünün sağlanması. Mavi Vatan, Karadeniz, Akdeniz ve Ege’deki ilan edilmiş ve edilmemiş deniz yetki alanlarımız.  Kara sularını saymıyorum. Onlar egemenlik alanlarımız. Karadeniz’de 12 mil, Ege’de 6 mil, Akdeniz’de 12 mil uyguluyoruz. Kıta sahanlığı denilen bölgeler çok önemli. Karanın denizdeki yer kabuğunda 200 metre su derinliğine kadar olan devamına, kıta sahanlığı diyoruz. Yaklaşık 200 mili buluyor ama önünüzde engel yoksa, 350-400 mili de buluyor. Kıta sahanlığının önemi şudur: Ülke kendi egemenliğini kazandığı andan itibaren, buralar hukuken sizindir. 1945 yılında Amerikalılar denizden ilk defa petrol çıkarıyor. O zamanki cumhurbaşkanı diyor ki: Bizim bu hakkı korumamız lazım. Kıta sahanlığı kavramı işte o zaman oluşuyor. Eskiden denizin dibinden sadece gıda çıkarılırdı. Halbuki şu an kullandığımız cep telefonlarının malzemesinden, doğalgazın, petrolün önemli bölümü denizin dibinden elde ediliyor. Bu da küresel çapta rekabet ve güç mücadelesini tetikliyor. İleride bu nedenle büyük çatışma riski içeren iki stratejik alan var: Pasifik’teki adacık sorunları yani  Pasifik’in Kardakları ve de Kuzey Buz Denizi.

Türkiye şu an suyun 500 metre derinliğindeki yaşamı bilmiyor, çünkü araştırma gemisi yok, imkânı yok. Marmara Denizi’ndeki fay hattını bile kendi olanaklarımızla görüntüleyemedik. Japon, İtalyan ve Fransız gemilerinden yardım istedik. Mavi Vatan diyoruz ya, işte bu kadar amiral ve deniz subayı Mavi Vatan için hapis yattı ancak Mavi Vatan’ın dibindeki sismik bilgilerin bile yüzde 1’ini çıkarabildik. Balık stoklarını bilmiyoruz, ama balıkçı filomuz var. Nasıl geliştireceksiniz balıkçılık filonuzu? Şimdi bu şartlar altında Antartika’ya gidip penguenlerin üreme stresini izlemenin ne anlamı olabilir. Biraz ayaklarımızı yere basmamız lazım. Siz şimdi orada bilimsel bir üs kurdunuz. Farz edelim oraya Norveçli bir mühendis geldi ve dedi ki; “Biz denizlerimizde 700 metre derinlikte şöyle bir canlı bulduk. Siz de ne var?” Bizim bilim adamı ne diyecek: Bilmiyorum(!)

Kanal İstanbul’la ilgili Aydınlık gazetesinde 28 Nisan 2013’te makale yazmıştım. Bize hüküm verilmiş, Silivri’de paşa paşa yatıyoruz. Kanal İstanbul olayını gördüm ve 16 madde içeren bu makaleyi yazdım. Ben bilim adamı değilim ama projenin  deniz çevresine verebileceği zararları düşünerek, oradaki arkadaşlarımla tartışarak bir şeyler yapmaya çalıştım. Özgürlüğüm olmadığı halde buna gayret sraf ettim. Deniz bilimcilerimizin bu olay ilk çıktığında çıldırması lazımdı. ‘Kanal İstanbul demek Marmara’nın ölmesidir!’ demeleri lazımdı. Neticede bu hepimizin çocuğunun, torununun hayatını etkileyecek bir proje. O yüzden dışarda tanıdığım bilim adamlarına, ‘cesaret zamanı’ diye mesaj gönderdim. İlk önce kendi evimizdeki işleri yapmamız lazım.

Jeopolitik alanda, çevre denizlerimizdeki çıkarlarımızın korunması ve geliştirmesi önceliğimiz olmalıdır. Sadece korumak yetmez. Örneğin Ege’de 12 mil tehlikesi belli. Biz şu an için bunu caydırdık mı, caydırdık. 8 Haziran 1995’teki Meclis kararı ne der: Ege’deki dengeyi bozacak her türlü girişimde Yunanistan’a karşı uygulanmak üzere hükümete her türlü yetki devredilmiştir. Açıkça ‘savaş’ demiyor, ‘millet adına her şeyi yap’ diyor, özeti bu. Yunanistan şu an 12 mili de fakto ilan edemiyor. Diğer yandan KKTC’de bizim 35 bin askerimiz var. O asker orada olduğu sürece, Yunanistan Ege’de bir hamle yapamaz. Şu an statüko böyle devam ediyor ve korunuyor. Ama bir de jeopolitik çıkarlarımızın geliştirilmesi diye bir kavram var. İşte burada Kardak Krizi ortaya çıkıyor. Kardak Krizi ile Türkiye ilk defa deniz politiğini geliştirme fırsatını yakaladı. Ege’de Lozan imzalandığında kara suların genişliği 3 mildi. Yunanistan tek taraflı 1936 yılında bunu 6 mil yaptı. Ege’de kara suları 3 milken açık deniz alanı yüzde 75’ti. 6 mile çıkarılınca yüzde 48’e düştü. 6 mil içinde iç hukuk kurallarını uygularsınız yani devlet tam yetkilidir. Ancak 6 milin dışında yepyeni bir hukuk alanı ortaya çıkıyor: Uluslararası hukuk. Orada bir kaza olduğunda yetkili merci kıyı ülkesi değil. Onun başka mekanizmaları var. Orada savaş gemilerinin statüsü çok farklı duruma geçiyor. Karasularından savaş gemisi zarar geçiş yapabiliyor. Bir savaş gemisi karasularında izin almaksızın sadece  bir kere  geçiş hakkına sahip ama açık denizde istediği kadar geçmekte ve tatbikat yapmakta özgür. Atış yapabiliyor, isterse duruyor. Kara sularında bir gemi gelip duramaz. Açık deniz rejimi, ABD gibi büyük ve güçlü devlet donanmalarının korumak istediği bir özgürlüktür. Mesela Amerika’nın, Karadeniz’e, Montrö yüzünden tam serbestiyetle çıkamaması, bu bahsettiğim özgürlükler bakımından büyük engeldir. ABD’nin Türkiye’ye olan bakışında bu bir negatif faktördür. Örneğin, II. Dünya Savaşı sırasında 1941 yılında Amerikalı Amiral Sterling ‘’Gerekirse güç kullanarak Türk Boğazları’ndan geçeriz’’ diyebilmiştir. Türk Boğazları, Türk jeopolitiğinin merkezinde olduğu sürece, bizim bu alanda uyanık olmamız ve Montrö’yü nasıl koruyacağımızı düşünmemiz gerekir.  Benzer şekilde Ege’de de 12 mil genişlemeyi  önlemek için ya da  Kardak benzeri 152 ada, adacık  ve kayalıklardaki işgale karşı halkımızın çıkarlarını koruyabilmek için yeni fikirler yaratmamız gerekir. Karadeniz’de Montrö delinerek, Basra Körfezi’ne dönüşmesini nasıl engelleyebiliriz? Şu ana kadar engelledik. Bizim nesil, ne için bu kadar cezalandırıldı sanıyorsunuz? Temelinde NATO’nun Akdeniz’deki uluslararası harekatının Karadeniz’e çıkmasının engellenmesi yatar. Türkiye’nin Karadeniz’deki barış ve istikrara yönelik girişimlerini Avrupa Atlantik yapı kabul etmemiştir.  Çünkü denizlere onlar hükmeder. Bizim gibi karacı ülkelerin donanma geliştirmesi ve hatta strateji üretmesi kabul edilemez(!)

Özetlersek, jeopolitik eksenden kastımız denizciliğin, ülkenin bekasına, savunmasına, güvenliğine yönelik coğrafya ve politikayı ilgilendiren boyutudur. Diğer eksen, ekonomik ve sosyo-psikolojik eksendir. Bunların içine refahı ve mutluluğu koyuyoruz. Ancak refahın ve mutluluğun da savunmaya yönelik güvenlik boyutunun olduğunu unutmayalım. Örneğin; Türkiye bugün bütün akaryakıtın yüzde 70’ini deniz yoluyla ithal eden bir ülke. Ege’nin de burada önemi büyük. Ege’deki deniz ulaştırma yollarının kesildiğini hayal edelim. Balkan Savaşı’nda kesildi. Osmanlı 1911’den 1918’e kadar 7 yıl bütün deniz ticaretini Köstence hattından yaptı. Ege ve Akdeniz’deki bütün limanlar abluka altındaydı. Ne oldu? 1. Dünya Savaşı sonundaki felaket durumu biliyorsunuz. Farz edin ki Türkiye, iç ulaştırmada yüzde 90 karayolunun kullanıldığı bir sistemde ve bu yüzde 90’ının kullandığı akaryakıtın yüzde 95’i ithal ediliyor. Bu akaryakıtın çoğu Ege’den geliyor. Bırakalım Ege’yi, Akdeniz’i de kapatalım. Abluka altında olduğunu düşünelim. Ne kadar dayanabiliriz? Türkiye’de 2 milyona yakın kara aracı var. Tır, kamyonet, bunlar nereden alacak yakıtı? Siz tankınıza, kara birliklerinize nereden petrol bulacaksınız? Nasıl savaşacaksınız? Demek ki ekonomik alandaki bir zayıflık, jeopolitik alanı etkileyebiliyor.

Denizciliği ekonomik sosyo-psikolojik alanlarda geliştirirseniz ülkenin refahı, fert başına milli geliri, ve mutluluğu artacaktır. Denizden faydalanan ülkeler mutlu insanlara sahiptir. Bugün Finlandiya, İsveç, Norveç, Danimarka, İngiltere, İtalya, Amerika, Fransa mutlu ülkelerdir. Amerika’da 20, Almanya’da 28, Hollanda’da 35 kişiye bir tekne düşüyor. Türkiye’de ise 2 bin 100 kişiye bir tekne düşüyor! Türklerin mutlu olmaya hakkı yok mu? Türkiye’de 59 milyon insan ayda bin 200 lira ve altında bir gelirle yaşıyor. Şaka değil. Bu insanların deniz yoluyla zenginleştiğini bir düşünün. 1969’dan sonra Norveçlilerin zenginleşmesi gibi… İngilizler 1971’de Kuzey Denizi’ndeki petrolü bulduktan sonra kendilerine geldiler. Ondan önce petrolde Amerika’ya bağlıydılar, sonradan rahat ettiler.

Bizler maalesef Osmanlı kurulduğundan bu yana denizlerden uzak tutulduk. Türklerin sosyo-genetik kodlarında denizcilik ihtiyaç olarak yoktu. Bir de tabii Türklerden kastım, Mustafa Kemal’in dediği gibi, Anadolu halkı olarak düşünüyorum. Oğuz Türkleri geldiğinde burada kadim halklar vardı, birleştiler. Halikarnas Balıkçısı’nın ‘Mavi Anadolu’ kavramı vardır. Bizler hepimiz, bu kadim topraklarda yaşayanlarla sosyo-genetik bir bağ oluşturarak bu zamanlara geldik.

Çağlar boyunca pek çok işgale uğramış ve  birçok devletle uygarlığın kurulduğu bir topraktan bahsediyoruz. Burası bir Japonya gibi değil ki. Dolayısıyla sadece bin yıl önce değil çok daha öncelerinde Anadolu’ya Orta Asya’dan gelen Türklerin kadim halklarla birleşmesi sonucu denizciliğin sosyo-genetik kodları da alt beyin sayesinde günümüze kadar intikal etti. Bugün ailesinde hiç denizci olmayan ama son derece kısa sürede okyanus denizcisi olabilen Türkleri ben böyle izah edebiliyorum. Bir örneği benim babamdır. Denizcilikte hiç ilgili olmayan bir annesi ve babası olmasına rağmen daha 3 yaşındayken tahtadan kendine gemiler yaptırıp su birikintilerinde yüzdürürmüş. Nasıl oluyor bu? Ona o his nereden geliyor? Veya bakıyorsunuz benim amiral arkadaşlarımdan bazıları… Ailesinin denizle alakası yok. Tamamen şartların zorlamasıyla gelmiş denize. Ama çok iyi kaptan oluyor, denizi tutkuyla seviyor ve çok başarılı olabiliyor. Nasıl oluyor bu? Şu da bir gerçek ki, halklar denizci doğmazlar, denizci olurlar. Halkları denizci yapan devlettir. Bu kitapta da hep bunu vurguladım. O yüzden altı denizci ülkeyi inceledim. O ülkelerin nasıl denizcileştiğini kitabımda okuyacaksınız.

Türkiye’nin jeopolitik eksende denizcileşmesinde bir sorunu yok. Örneği biziz. Yapılanmayı düşünecek olursak Balyoz kumpasına kadar bir sorun yok. Onun da gelecekte çok büyük etkisi olacağını sanmıyorum çünkü ülke tarihlerinde 20-30 yıllar değil, yüzyıllar önemlidir. Biz bu yarayı da saracağız. Tabi bunun dünyada bir örneği daha yok, Türk halkı en iyi 40 amiralini ve en iyi 400 denizcisini kaybetti. Buna rağmen bu insanların yetiştirdiği gençler hâlâ orada. Türkiye’deki rejime yönelik saldırılardır bunlar. Bu girişimlere rağmen Türk Deniz Kuvvetleri’nin kodları kolay kolay değişmez. Mondros’u hatırlayın, o dönem  donanmanın 5 bin subayı vardı. Bu 5 bin subaydan 150 kahraman subay Karadeniz’e kaçmayı biliyor. Rusya’dan 450 bin ton savaş malzemesini getiriyor, ‘Çılgın Türkler’ kitabında okumuşsunuzdur. Atatürk’ün ve silah arkadaşlarının söylemi var, ‘’Bir avuç deniz subayımız olmasaydı, Kurtuluş Savaşı olamazdı‘’ diye. Bu onurlu subayların isim listesi var bende. O zamanın Robert Koleji, Bahriye Mektebi’ydi. En iyiler bahriyeye giderdi. Dedim ya denizcilerimizin sosyo-genetik kodları iyidir diye. Bugün de aynı durum geçerlidir.

L.A:  Balyoz kumpası ile hayatınızın en verimli 3,5 yılını Silivri’de geçirdiniz. Tarihte çok acı sonuçları olan bu baskınlardan daha çok sayıda: 40 amiral, 400 bahriyeli kurmay, mühendis ve muvazzaf subay tutuklandı ve sizinle aynı kaderi paylaştı. Neden Türk bahriyesi?
Cumhuriyet Donanması tarihinden aldığı derslerle kuruldu. Mustafa Kemal denizci değildi ama muazzam okumuş bir kumandan, bir devlet adamıydı. Türkiye’nin sorunu: Okumayan insanların onu yönetmesidir. Bilginiz olmazsa fikir, strateji, politika üretemezsiniz. Diğer taraftan bizim gibi ülkelerde jeopolitik ve ideoloji herkesten hep uzak tutulur. Neden biz Kemalizm’i ideoloji haline getiremedik? Bir düşünsenize Kemalist ve denizci bir Türkiye’yi… Size yemin ederim, İtalya’yı ve Fransa’yı sollayacak güçte olurduk. Bizi dinle, bölücülükle uyuttular. Neticede denizden de aynı paralelde uzak tuttular. Çünkü onlar deniz uygarlığına geçmiş devletler. Deniz demek bağımsızlık, akılcılık, bilim demek. Şimdi şurada büyük bir fırtına olsa, gemi komutanına fırtınaya rağmen ‘Kalk git’ diyemezsiniz. Bilimsel bir gerçeklik var. Rasyonel olmanız gerekir. Öyle olunca bu kez  laik kimliğiniz de öne çıkıyor. Türk bahriyesinin başına 1389’dan sonra 216 kaptan-ı derya ve bahriye nazırı gelmiş. Bu 216’nın sadece 50’si denizcilikten gelme amiral. Geri kalanlar ya karacı, ya harem ağası, ya kunduracı ve diğer değişik meslekler… 1829 Osmanlı-Rus Savaşı sırasındaki Deniz Kuvvetleri Komutanı Pabuççu Ahmet Paşa. Adam ayakkabı tamircisi. Şaka değil gerçek. Karadeniz’de savaşa girecekler Ruslarla, aşçıbaşına soruyor ‘Ne yapalım?’ diye. İngiliz danışman dehşete düşüyor. II. Abdülhamit’in çocukluğunda bir bahçıvan varmış, sarayındaki küçük havuzda ona gemiler yaparmış. Çok seviyormuş onu. Padişah olunca onu koramiral yapıyor. Cumhuriyet Donanması işte bu trajedilerden dersler aldı. Çünkü Osmanlı, zamanında maalesef denizi ve denizciliği ihmal etmiş.

İnebahtı yenilgisinden sonra 1770’de, Çeşme yenilgisi yaşanıyor.  Çeşme’ye Rus filosu Baltık’tan geliyor. O zaman yelken dönemindeyiz. Rus filosunu, Rus denizciler donatıyor ama amirallerinin hepsi İngiliz ve İskoç. Çeşme’de donanmamızın yarısını yakıyorlar. Yakıldıktan sonra Ruslar kuzeyde Azak Denizi’ni ve Kerç Boğazı’nı elde ediyorlar ve Osmanlı’nın Karadeniz’deki yenilmezlik efsanesi son buluyor. O boğaz Osmanlı’nın birinci savunma hattıydı, Rusya daha oralara inememişti. Büyük Petro’nun oraya inmesi engelleniyordu. 1770 yılında birinci baskınla işte biz Karadeniz’i kaybettik. Daha sonra 1827’de, Yunan İsyanı sebebiyle, Mora’nın Navarin Limanı’nda bulunan Osmanlı Donanması, İngiliz-Fransız-Rus ortak filolarının baskınına uğradı.

Navarin’den 2 yıl sonra  Yunanistan bağımsızlığını ilan etti. Navarin’den üç sene sonra da Cezayir’i kaybettik. Cezayir, Osmanlı için denizci deposuydu. Garp Ocakları dediğimiz, donanmanın merkeziydi. Orta ve batı Akdeniz’deki Osmanlı deniz gücünün varlığı onlar sayesindeydi. En kötüsü, Osmanlı Donanması, Yunanistan’ın istiklaliyle birlikte denizci insan gücü kaynağını da kaybetti. Çünkü biz yelkencilerimizi oradan alıyorduk. Çok zor duruma düşüldü.

1853 Sinop Baskını ayrı bir acıdır. Rusların bu baskını Kırım Savaşı’nı tetikliyor. Sinop Baskını sonrası Avrupa, Rusya’ya dur diyor. Çünkü Rusya’da sanayi devrimi olmuş, artık sıcak sulara inmek istiyor, Boğazlara hakim olup Ege’ye çıkmak istiyor. O tarihe kadar Yunanistan’a, Balkan ülkelerine, Kudüs’teki kiliselere kadar her yere karışan, hakimiyet kurmak isteyen bir Rusya var karşımızda. Tarihimizde 13 kez savaşmışız Ruslarla. Ama Romanov Hanedanı’nın bu kadar güçlenmesinden, Avrupa da ciddi rahatsız oluyor ve bunu önlemek için Sinop’u bahane ederek belki de yakın tarihteki ilk koalisyonu kurarak İngiliz, Fransız, Osmanlı ve Piemonte Krallığı (İtalya), Kırım Yarımadası’na çıkarma yaparak Rusya ile savaşıyorlar. Kırım’a çıkarma yapıyorlar ve Sivastopol düşüyor. Rusya’nın bugün Kırım hassasiyeti, Karadeniz’e savaş gemisi sokmama hassasiyeti buradan kaynaklanır. Savaşta Ruslar yüzbinlerce insan kaybettiler. Bugün Montrö’ye Ruslar bu nedenle önem verirler. Her ne kadar Stalin döneminde Boğazların savunulmasına yönelik olarak, üç  nota verdilerse de, bu notaları sonraki Başkan Kruschev şiddetle eleştirmiş ve geri çekmiştir.  Bugün  Montrö Ruslar için hayati önemdedir.

Kırım Savaşı’ndan sonraki en büyük hatamız, ilk defa dış borç yapmamızdı. Kırım Savaşı’nı koalisyon kazandı. Ruslar genişleyen jeopolitik bir dev, sanayileşmiş. Osmanlı sanayileşmemiş, geri kalmış; tarım, din toplumu. Öbürü de din toplumu ama sanayileşmiş. Onun demiri var yanına kan koyuyor. Bizde demir yok. Prusya lideri Otto von Bismarck o zamanlarda ne diyor: Günümüzde jeopolitik sorunlar demir ve kanla çözülür. Demir dediği ne? Silahlı güç. Sanayi devrimi ürünleri. Pervane dönecek, top atacak. Çanakkale’de yaşanan neydi? Büyük bir sanayi koalisyonunun, demiri getirip ateş kusmasıydı. Bizse ölerek cevap verdik, çok acıklı. Demire kanla müdahale ettik. Halbuki demire demirle karşılık vereceksiniz. Kırım Savaşı, Türk-Rus ilişkisinde 10. savaştır. 10 kere zaten savaşmışsınız. Sinop Baskını’nda büyük bir trajedi yaşanıyor: Rusların kaybı 37 asker, Türklerin kaybı 2960. Sebebi ne: Ruslar tarihinde ilk defa, patlayan ‘explosive shells’ kullanıyorlar. Yelkenli dönemde gülleler vardı. Bu gülleler topla atılırdı. İçinde patlayıcı yok ama yüksek süratle gittiği için önüne ne gelirse götürürdü. Napolyon dönemi hep bu silahı kullanıyor ancak sonra Fransız bir mühendis Paixhan’ın buluşu olan ‘explosive shells’ (humbara) işte ilk kez Sinop Baskını’nda kullanıldı. Dünya deniz tarihinde patlayıcı merminin kullanıldığı ilk savaştır. Sinop Baskını’nda denk olmayan kuvvetlerin karşı karşıya gelmesi büyük haksızlık olarak görülüyor ve tabii kamuoyuna Rusların hunharlığı olarak yansıyor. Osmanlı bahriyelilerinin eğitimsiz olması gibi faktörler bu baskında Rusların lehine işlemiştir ancak çok acıdır, adil değildir.

Evet bu üç büyük baskından sonra günümüze dönelim. Türk Bahriyesi özellikle 1990’lı yıllarda büyük bir sıçrama yaptı. Kuantum sıçraması diyebiliriz. Bunun tarifi gerçekten çok zor. Fakat ondan evvel de çok büyük bir başarısı var. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı. Genel harekat baştan sona başarılıydı. 15 Temmuz’da darbe olmuştu, 20 Temmuz sabahı öğlen 13.30’da kıyı başı tutulmuştur. Bu kadar kısa bir sürede hiç savaşmamış bir donanma orada olmuştur. Bu dünya bahriyelerinde, hegemonyada çok büyük bir şok yaratmıştır. Hiç kimse böyle bir başarı beklemiyordu. 120 saat içinde kararı vereceksiniz, gücü oluşturacaksınız, deniz aşırı bir yere gönderecek ve kıyı başı tutacaksınız. Birinci kırılma buydu. Burada ne oluyor bu Türklere dediler?

Türkler 1964’te de Kıbrıs’ta soydaşlarını korumak için bir harekete girişti. ABD Başkanı Lyndon B. Johnson’ın Türkiye Başbakanı İsmet İnönü’ye ilettiği “Johnson mektubu” Haziran 1964’te geldiğinde, Türklerin onuru çok kırıldı. Daha da kötüsü çok ağır üsluplu bu mektubu alan İnönü, Amerika’yı ziyaret etmek zorunda bırakıldı. Türkiye’yi kuran ikinci adama böyle bir onursuzluk yaşatıldı. Rumlar Türkçe bir şarkı ile bizle dalga geçtiler o dönemde: “Bekledim de gelmedin” diye. Sebebi işte budur.

Günümüzde Kıbrıs Türklerini anlamak mümkün değil, çünkü onların ataları hakikaten çok aşağılanmış, öldürülmüş. Yerlerinden sürülmüş. Ekonomik olarak en fakir pozisyona itilmiş. Türklerin müdahalesine kadar hakikaten çok acı çekmişler. Cem Kozlu’nun ‘AB’ye hayır diyebilen Türkiye’ diye bir kitabı var. Orada çok güzel örnekler veriyor. 1963 Kanlı Noel’den önce yaşananlardan bahsediyor. Ancak buna rağmen Kıbrıslı Türkler 2004 yılında Annan Planı’na evet dediler. Anlamak olanaksız.

Türk bahriyesinin neden cezalandırıldığı konusunda Kıbrıs safhasını kapatıp ikinci safhaya geçelim. Türk bahriyesi üç alanda çok öne çıkmıştır: Strateji üretmiş, teknoloji üretmiş, ürettiği teknoloji ve stratejiyi dış politikada güvenlik politikası aracı olarak kullanmıştır. Ürettiği stratejiler nelerdir? Karadeniz’deki çıkarlarımızı korumak için ‘Blackseafor’ dediğimiz Karadeniz Donanma İş Birliği Görev Grubu’nu kurmuştur. Altı sahildarı ikna etmiştir ki, Rusya’yı ikna etmek çok zordur. Bunu yapan Dışişleri değildir, Türk Deniz Kuvvetleri’dir. 11 Eylül’den sonra dünya ABD’nin terör aldatmacasıyla dünya denizlerinde hegemonyasını perçinlediği bir anda Türkiye, Amerika’nın NATO’nun Karadeniz’e çıkışını engellemek için yine Deniz Kuvvetleri önderliğinde 1 Mart 2004’te Karadeniz Uyumu Harekatı’nı başlatmıştır. Bu harekata Rusya, Ukrayna daha sonra  Romanya da katıldı. Ardından 1 Mart 2006’da Akdeniz Kalkanı Harekatı Doğu Akdeniz’de başlatıldı. O dönem Bakü-Ceyhan boru hattı açılacaktı. Bunun için, “Deniz güvenliğinin sağlanması, Türkler tarafından gerçekleştirilmelidir” dedik. Aynı zamanda Güney Kıbrıs yönetiminin muhtemel münhasır ekonomik bölgemizdeki korsanlığını da önlemiş oluruz diye düşündük. Çünkü yine haydutluk yaparak 1 Mart 2013’ten geçerli olmak üzere 2004 martında münhasır ekonomik bölgelerini ilan ettiler. Hiçbir sahildarla tartışmadan ve anlaşmadan. Bu harekâtı o yüzden başlattık, çok da faydalı oldu. Kıbrıs’ın bu tip bütün faaliyetlerini, araştırma gemilerini izleme fırsatı bulduk. Ancak Balyoz kumpasında bu harekatın başındakiler ilk tutuklananlar oldu. AB 2009 Türkiye İlerleme Raporu’nun 36. maddesinde resmen şikâyet edildikten sonra tutuklandık.

Strateji üretmemiz konusunda bu ikisi ve daha bir çok örnek verebilirim. Mesela Kardak Krizi’nde egemenliği Yunanistan’a devredilmemiş ada, adacık sorunlarının stratejik aklı yine Türk Deniz Kuvvetleri’nindir. Türk bahriyesi sayesinde hakkımız olan bu ada, adacık ve kayalıkların aidiyeti gündeme getirilmiştir. Bizi bu alanda bile -Wikileaks belgelerinde de çıktı- biliyorsunuz, şikayet etmişlerdir. Bir büyükelçi diyor ki: biz Kardak benzeri adaların üzerindeki faaliyetleri ve uçuşları engellemeye çalışıyoruz ama askerler dinlemiyor. Halbuki siz ancak devlet uygulamalarıyla “Bu topraklar benim” dersiniz. Lozan’da, Paris Anlaşması’nda, bu adalar ismen devredilmemiş. Mal ve egemenlik devri, ismen yapılır. Lozan’ın 12. maddesinde “İsmen 6 ada devredilmiştir” diyor. Onun haricinde 16. maddede diyor ki “3 milin içindeki adalar Türkiye’ye bırakılmıştır.” 3 milin dışındakiler için bir hüküm yok, bir şey demiyor ve bu ismen 12. maddede geçen 6 ada dışındakilerden hiç bahsedilmiyor. Böyle bir hukuki boşluk var. Bunu bulan Türk Deniz Kuvvetleri’dir. Bu konunun üzerine gittik. Simitis’in hatıratında bahsediliyor. Papandreu da bahsediyor, Yunanlılar bu alanlara “gri bölge” diyorlar. Çünkü emin değiller ve onlar da anladı, bu formasyonların hukuken tartışmalı olduğunu. Biz bugün Uluslararası Adalet Divanı’na gitsek bu 152 ada, adacık ve kayalığın bana göre çoğunu geri alırız.

Denizcileşmek için jeopolitik perspektifte denizcinin jeopolitik refleksle hareket etmesi şarttır. O ada parçalarının karası olmayabilir. Her adanın sahip olduğu 6 mil kara suyu var. 200 mile kadar kıta sahanlığı var.  Bu alanın dibi çok önemli. Bugün suyun dibinde metal ve doğalgaz çıkarmak için limit yok. O yüzden şuan Ege Denizi’nin dibindeki değeri bana göre, pek çok ada ve adacığın  sathından daha kıymetli. Açık deniz demek;  büyük bir kıymet demek.  Pek çok değer ifade ediyor. Düşünebiliyor musunuz kısrak başı gibi batıya uzanmış bir yarımada, ama önünüzde kocaman bir blok var. Bugün 12 mil ilan edildiği anda Sakız’ın güneyinden itibaren Türkiye’ye geçit kalmıyor. Açık deniz alanlarının kıymeti Türkiye için çok şey ifade ediyor. Şu an açık deniz alanları Ege’de yüzde 49.

Jeopolitik perspektifte Türk Deniz Kuvvetleri merkeze Ege’yi koymuştur. Çünkü Ege’nin kıymetini en iyi bilen kurumdur. Türk Boğazları da tabi ki çok önemli. Montrö’nün korunması, Karadeniz’e yabancı savaş gemilerinin geçişinin önlenmesi de en az Ege kadar önemlidir. Üçüncü boyutu da söyledim: Doğu Akdeniz. Doğu Akdeniz’deki kaynaklar sizin çocuklarınızın, torunlarınızın Norveçliler gibi yaşayacağı bir standart sağlayacağı için çok önemli. Ama ne acıdır ki biz o standardı koruduğumuz için hapis yattık. Kardak’a çıkan bütün komandolar, amiraller, komutanlar hepsi içeri atıldı.

Ancak başarılı olamadılar. Bizden sonrakilere çok büyük bir miras bıraktık, bizim kurduğumuz ve koruduğumuz bu standartlara onlar sahip çıkacaklar. Zira, jeopolitik kayıpların hesabını kimse veremez.

Her şeye rağmen, Türkiye somut olarak jeopolitik perspektifte denizlerde bir kayıp yaşamadı. Demek ki biz görevimizi iyi yapmışız. KKTC’de hâlâ askerimiz var, Yunanistan 12 mil ilan edemedi. Yunanistan açık denizde arama yapamıyor. Tek kaybımız Doğu Akdeniz. O da AB üyeliği havucuyla. Diğer yandan Türk tarihinin utanç duyacağı şeylerden biri de Annan Planı’dır. Siz orayı yüzlerce şehitle aldınız, kan döktünüz, para harcadınız. Üzerine Ermeni terörü yaratıldı. 52 büyükelçiniz öldürüldü, 4 sene ambargo yediniz. Hava kuvvetlerinizin, uçağınızın lastiği bile gelmedi. Şimdi kalkıyorlar hepinize 1000 euro maaş vereceğiz aldatmacası ile ‘Yes be annem’ diyerek olana evet diyorlar. Bundan daha aşağılayıcı bir şey olamaz. Türk tarihinin bana göre en büyük utanç vakalarından biri Annan Planı’na ‘Evet’ denmesidir.

Türklere milli bilinç öğretilmiyor. Jeopolitik kavramı ise hiç öğretilmiyor. Hukuk fakültelerinde, deniz hukuku bölümü 2009’da kapandı. Deniz ticaret hukuku değil bakın, deniz hukuku “law of the sea”. Akademik olarak 1970-1995 dönemi arası tüm üniversitelerimizde 828’ü yüksek 273’ü doktora olmak üzere toplam 1100 tez çalışması yapıldı. Bunlar içerisinde deniz jeopolitiği, stratejisi, harp tarihi ile ilgili yapılan tez sayısı 12’ydi.

Gelelim teknoloji üretimine. Buna en güzel örnek: MİLGEM. Dünyada kendi savaş gemisini dizayn ederek onu kendi ulusal imkanlarıyla inşa edip, kullanabilen ülke sayısı 14-15. Türkiye bu lige girebildi. Cumhuriyet kurulduğunda pervanesi dönen tek gemisi yoktu. Toplu iğneyi bile ithal ediyordu. Ama 89 yıl sonra bir korvet inşa edebildi. MİLGEM’in en büyük özelliği savaş yönetim sistemidir (GENESIS). Çünkü bir geminin maliyetinin yüzde 35’ini savaş yönetim sistemi oluşturur. Savaş yönetim sisteminden kastımız şu: radar, sonar, top, füzeler, güdümlü mermi. Bunları entegre ediyor ve birkaç tane konsolun önünde size taktik resmi sunuyor, taktik resmini değerlendirecek kolaylıkları, ateşleme kolaylıklarını sunuyor ve oradan savaşıyorsunuz. Bunun yazılımı  milyonlarca satır ve bunu Türk Deniz Kuvvetleri mühendisleri başardı. Peki ne oldu? Bu kumpasta çoğunu içeri aldılar. Türk halkı neler kaybettiğini sonradan anlayacak. Dünya tarihinde bir benzeri daha yok. Bu sadece iç savaşlarda olur. O yüzden balyoz, dünya deniz tarihine geçecektir. 

Başta, 5 Ekim 1571 İnebahtı yenilgisi hüsrandır, kayıptır dedim ya, 9 Ekim 2013 Yargıtay kararı da aynen öyledir. İnebahtı’da Venedik Doçu emir veriyor, “Elinizdeki tüm Türk denizcileri öldürün. Eğer öldürmezseniz intikam alırlar. İspanyollar da aynısını yapsın” diyor. Yargıtay’ın kararı da bu. Öldürmediler ama en iyilerini aldılar. Deniz Kuvvetleri şu an gemilerini çok iyi kumanda edebilir ama stratejik akıl en önemlisidir. Bu nedenle Türkiye’nin, en azından Deniz Kuvvetleri’nin milli olarak hareket etmesini beklemek, ümit etmek zorundayız.

LA: Denizcileşmeyi nasıl başaracağız?
Önce denizcileşmenin neresindeyiz. Mevki koyalım. Türkiye bugün 1,3 trilyon dolarlık dünya denizcilik pastasından yüzde 1’lik pay alıyor. Denizlerle yıkanan bir coğrafyaya sahip, 750 milyar dolar üreterek, dünyanın 17. ekonomisi olduğunu iddia eden Türkiye’nin, ekonomisine denizcilikten 13 milyar dolar katkı sağlaması deniz uygarlığından ne kadar uzak olduğumuzu ya da tutulduğumuzu gösterir. 2013 yılında sadece turizmden Türkiye’nin 32 milyar dolar gelir kazandığını belirtmek gerekir. Nüfusun yüzde 60’ı, sanayi altyapısının yüzde 80’inin deniz kıyısında yoğunlaştığı Türkiye’nin deniz uygarlığının neresinde olduğu sorusunun cevabı çok yönlüdür. Bugüne kadar bu soruya bütüncül bir cevap verilmemiştir. Denizcileşmenin jeopolitik ekseninde önceki sorularda belirttiğim üzere bayağı yol kat ettik. Ancak  ekonomik ve psikososyal eksende henüz kat edilecek çok uzun miller var. Örneğin Yurtiçi yük taşımasında karayolunun payı yüzde 88, denizyolunun yüzde 5, demiryolunun yüzde 5’tir. Yolcu taşımacılığında da durum farklı değildir.

Diğer yandan DTO 2012 Sektör Raporu’na göre, Türkiye’nin 2012 sonu itibariyle 1000 gt üzeri milli kontrolde 690 ticaret gemisi mevcuttur. Toplam tonajı 10 milyon dwt olan bu gemilerin 91 adeti milli sicildeyken, geri kalanı TUGS’a tabidir. Bu arada 1998 yılında yabancı bayrak alanların toplam filonun yüzde 4’ü olduğunu hatırlatalım. Türk gemilerinin çoğunluğunun kolay bayrağa (Panama, Malta, Marshall Adaları) geçmesinin temel nedenleri arasında, armatörlerin personel giderlerini (başta SGK primleri) hafifletmek, deniz ticaretinde karşılaşılacak hukuki zorlukları aşmak ve liman devlet kontrollerinde kolaylık sağlamak gibi mali, idari, vergisel faktörler başı çekmektedir. Demek ki devlet armatörü dışarıya kaçırıyor. Bu veriler ışığında dünya navlun gelirleri arasındaki paylarımızın çok düşük olduğu da bir gerçektir. Ticaret filomuz, dış ticaret yüklerimizin ne kadarını taşıdı? Bu yüklerin sadece yüzde 14’ü yani kabaca 40 milyon tonu Türk gemileri ile taşındı. DPT, 2023 Türk dış ticaret hedefi olarak, 1 trilyon doları hedefliyor. Eğer bu yüzde 14 oranı değişmezse, yabancı armatöre 20 milyar dolar civarında navlun ödeyeceğimiz hesaplanıyor.

Deniz ticaret filomuzun, mavi uygarlığı başarmış bir Türkiye’de, milli gelire katkısının bugünkü Yunanistan seviyesine çıkarılmasına mani olacak engeller aslında az sayıdadır. En büyük engel devletin ısrarla denizci olmak istemeyişinden kaynaklanmaktadır. Limancılıkta mesela deniz ticaretine yönelik, kapsamlı, siyaset üstü bir devlet vizyonu olmadığı için bölgesel lojistik üs olma hedefine yönelik bir stratejimiz de yoktur. Türk gemi inşa sanayi son yıllarda çok başarılı işler çıkarmaktadır gerek ticari gerek savunma sanayisinde, gemiler yüzde 70 oranda millidir ancak, küresel seviyede rekabet edebilmesi için devletin acilen yeni ufuklar açacak planlamalar yapması; koster filosunu gençleştirmesi, açık deniz sondaj platformları ile destek gemileri ve benzerlerinin inşası için teşviklerin yaratılması gerekmektedir. Gemi söküm ve yan sanayi, deniz dibi madenciliği, lojistik, marinacılık, eğitim ve daha bir çok alanda dünya deniz ticaretinde hak ettiğimiz yerde değiliz.

Denizciliğin tüm alanlarında, denizciliği bir yaşam biçimi ve ekmek kapısı haline getirememiş bir Türkiye tablosu  ile karşı karşıya olsak da, mavi uyarlığa erişimde siklet merkezi yapılması gereken alan psikososyal güç alanıdır. Bu alanda da halkın ve devletin denize ve denizciliğe yönelik karakterinin  değiştirilmesi hedeflenmelidir. Örnek vermem gerekirse, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığının pratikte Türk halkının ve devletin denizcileşmesine hiçbir katkısı olmamıştır. Bu Bakanlık adında havacılık geçmese de, son 11 yıldaki icraatları ile tarihimize, havacılık ve hava taşımacılığında rekor kıran bakanlık olarak geçmiştir.

Denizcileşmede devlet denizcileşmeden başarı sağlanamaz. Tüm dünyada böyle olmuştur. Münhasıran deniz ve denizcilikten sorumlu olacak bir bakanlık ve ona bağlı denizcileşme müsteşarlığı sayesinde, Türkiye’nin denizcileşmesi şüphesiz hızlanacaktır. Tüm bu alanlarda bilgimiz, tecrübemiz, teknolojimiz ve genç insan kaynağımız var. Diğer devletlerin deniz politikalarına yetişmek için harekete geçmek zamanıdır.

Bu vatanın tüm evlatları hepimize emanettir Amiralim, siz gönlünüzü ferah tutunuz…

Diğerleri hakkında

yazı sayısı : 2828

© 2013 marinedealnews.com Tüm hakları saklıdır.
Yazı, fotoğraf ve illüstrasyonların tüm hakları MarineDeal News Gazetesi’ne aittir. Yazılı izin olmaksızın hiçbir şekilde yazı, fotoğraf ve illüstrasyonlardan alıntı yapılamaz. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara, yayınlanan ilanların sorumluluğu ise ilan sahiplerine aittir.

Scroll to top