Ana sayfa Haberler Deniz Savunma Mutabakat Muhtırası’nın Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na bildirilmesi

Mutabakat Muhtırası’nın Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na bildirilmesi

0
Dz. Kurmay Albay (E) Serter Tuçaltan
Dz. Kurmay Albay Serter Tuçaltan, Türkiye’yi önümüzdeki dönemde siyasi yönü ağır basan hukuki bir mücadelenin beklediğine dikkat çekerken, söz konusu mücadeleye her yönü ile hazırlıklı olunmasının önemini vurgulayıp Mutabakat Muhtırası’nı destekleyici yeni adımların atılmasını ve bunların neler olduğunu ana hatlarıyla sıralıyor

Türkiye 11 Aralık 2019 tarihinde, Libya Devleti Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile yaptığı “Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası”nın tescil edilmesi amacıyla Birleşmiş Milletler’e gerekli bildirimi yapmıştır.
Bu adım Mutabakat Muhtırası’nın imzalanmasının ardından atılan ve 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS) kapsamında, hukuki olarak anlaşmanın tescil edilmesi için atılması gerekli olan bir adımdır.
Zira; 1982 BMDHS; “Sahildar devlet bu haritalar veya coğrafi koordinatlara [kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge (MEB) deniz yetki alanı harita ve koordinatları] ilişkin listeleri gereken şekilde yayınlayacak ve bunların bir nüshasını Birleşmiş Milletler Teşkilatı Genel Sekreteri nezdinde tevdi edecektir,” hükmünü içermektedir.
Türkiye’nin adalara 12 deniz miline kadar karasuyu genişliği imkânı tanıması ve zorunlu yargı yetkisi nedenleriyle imzalamadığı 1982 BMDHS kapsamında “ısrarlı itirazcı” konumunu sürdürdüğü, ancak Karadeniz’de MEB ilan etmek suretiyle bu anlaşmanın itiraz ettiği kısımları hariç olmak üzere diğer hükümlerini uygulayabileceğini zımnen gösterdiği bilinmektedir.
Bu anlamda atılan adım Mutabakat Muhtırası’nın imzalanmış olması kadar önemli bir ilerleme olmuştur.
Yunanistan’ın anlaşmaya yönelik itirazlarını sürdürdüğü, bu itirazlarını Birleşmiş Milletler nezdinde gündeme getirdiği, Libya’da Hafter güçlerinin UMH’yi devirmek üzere Trablus’a yönelik harekât başlattığı, İtalya-Fransa ve GKRY üçlüsünün Akdeniz’de ortak tatbikat gerçekleştirdikleri (Bu faaliyete iştirak eden İtalyan unsurunun takip eden günlerde Türk Deniz Kuvvetleri gemileri ile de bir eğitim yaptığı açık kaynaklara yansımıştır.) bir ortamda yapılan bu bildirim aynı zamanda söz konusu adımlara yönelik diplomatik cevabı da oluşturmuştur.
Mutabakat Muhtırası’nın imzalanması ardından geçen süre içerisinde Muhtıra’ya ilişkin olarak;
AB tarafından; “üçüncü devletlerin egemenlik haklarını ihlal ettiği, deniz hukukuna aykırı olduğu ve bu nedenle üçüncü taraflar açısından hukuki sonuçlarının bulunmadığı”, AB’nin üyeleri Yunanistan ve GKRY ile “yanlış anlaşılmaya imkân vermeyecek şekilde dayanışma içinde olduğu” açıklaması yapılmış, ABD’nin Yunanistan Büyükelçisi tarafından, “ABD’li uzmanların görüşlerinin Türkiye tarafından sunulan görüşlerden farklı olduğu, ABD’ye ve 1982 BMDHS’ye göre Uluslararası Teamül Hukuku’nun bir meselesi olarak meskun adalara, ana karalar gibi yetki tanınması gerektiği, böylesi meselelere doğru yaklaşım tarzının; etkilenen devletlerin, tutumlarını göz ardı eden tek taraflı bildirimlerde bulunmak yerine diyalog kurulması” olduğu ifade edilmiş,
Ayrıca, ABD’nin Doğu Akdeniz’in bir ekonomik işbirliği ve fırsat bölgesi olmasını istediği ve enerji de dahil olmak üzere tüm meselelerin yeni işbirliği çerçevelerinin itici gücü olması yönündeki tutumunu muhafaza ettiği açıklanmıştır.
BM Genel Sekreteri sözcüsü tarafından, “BM’nin üye devletlerin denizler üzerindeki egemenliği, egemenlik hakları ve yetki alanı ile ilgili konularda bir pozisyon almadığını ancak kapalı veya yarı kapalı alanlar gibi belirli bölgelerde, üçüncü tarafların çıkarlarının özellikle dikkate alınması gerektiği” açıklaması yapılmıştır.
GKRY-Yunanistan ikilisinin hukuka aykırı uygulamalarının genel kabul gördüğü mevcut konjonktürde, Mutabakat Muhtırası’nın uluslararası toplum tarafından olumsuz yorumlar ile değerlendirilmesinin önemli bir çelişki, esasen yanlı bir tutum olduğu düşünülmektedir.
Zira; 1982 BMDHS sahilleri bitişik veya karşı karşıya bulunan devletler arasındaki deniz yetki alanı sınırlandırmasının hakça bir çözüme ulaşmak üzere anlaşma ile yapılmasını dikte etmekte (madde 74-75), bu yönü ile Uluslararası Adalet Divanı Statüsü’nün 38’inci maddesinde yer alan uluslararası hukuka atıfta bulunmaktadır.
Sözleşme esasen herhangi bir anlaşmazlık durumunda taraflar arasında uluslar-arası hukuk çerçevesinde hakça bir çözüm üretilmesini gerekli kılmaktadır.
Buna karşın GKRY 17 Şubat 2003 tarihinde Mısır ile Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Sınırlandırma Anlaşması imzalamış, ardından 2 Nisan 2004’te bu anlaşmaya istinaden sözde “Kıbrıs Cumhuriyeti” adına tüm Ada çevresinde 21 Mart 2003 tarihinden geçerli olmak üzere münhasır ekonomik bölge ilanında bulunmuştur.
GKRY’nin kendi statüsüne yönelik yorumlar saklı kalmak üzere, ilan ettiği sözde MEB koordinatları hiçbir özel durumu ve hiçbir sınırlandırma prensibini dikkate almadan, doğrudan ortay hat esasına dayandırılmış; Türkiye, KKTC ve Kıbrıs Türk halkı yok sayılmıştır.
Dolayısıyla hakça bir çözüm üretmeyen bu ilan daha en başta 1982 BMDHS’nin lafzına ve ruhuna aykırı olarak gelişmiştir.
Bununla birlikte gerek AB’nin gerekse ABD’nin yaklaşımlarının beklentilerin dışında olmadığı düşünülmektedir. Doğu Akdeniz’de stratejik çıkarları olan iki güç odağının bölgedeki etkilerini azaltabilecek böylesi bir girişime olumlu yaklaşmaları mümkün değildir.
Diğer taraftan GKRY-Yunanistan ikilisinin, konuya üçüncü tarafların ortak edilmesi gayretleri dışında ilave adımlar atacağı da düşünülmektedir. Atılacak ilk adımlardan birinin Yunanistan ile Mısır arasında bir sınırlandırma anlaşması imzalanması ve bu anlaşmaya dayanarak Yunanistan ile GKRY arasında bir sınırlandırma yapılması olacağı, söz konusu yaklaşımın AB ve ABD tarafından da destekleneceği düşünülmektedir.
Bu anlamda Türkiye’yi önümüzdeki dönemde siyasi yönü ağır basan hukuki bir mücadelenin beklediği apaçık ortadadır. Şimdiki mesele söz konusu mücadeleye her yönü ile hazırlıklı olunmasında, Mutabakat Muhtırası’nın da yeni adımlar ile desteklenmesindedir.
Bu maksatla bir kısmını daha önceki yazılarımızda da ısrarla belirtiğimiz üzere atılması gereken yeni adımların;
– Libya’nın ardından Mısır ile deniz yetki alanı sınırlandırmasının yapılabileceği bir ortamın oluşturulması,
– Suriye ile deniz yetki alanlarının sınırlandırılması ve diğer işbirliği olanaklarının geliştirilmesi,
– KKTC ile imzalanan “Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması”nın MEB sınırlandırma anlaşmasına çevrilmesi,
– Doğu Akdeniz Gaz Forumu (DAGF) veya Yunanistan-GKRY-Mısır-İsrail-ABD-Fransa bloğu gibi oluşumları dengeleyebilecek uluslararası işbirliği fırsatlarının yaratılması,
Bu amaçla;
– “Tek Kuşak Tek Yol Girişimi”nden istifade edilmesi,
– Akdeniz’de hidrokarbon ortaklıklarının tesis edilmesi gibi imkânların kullanılması,
– Doğu Akdeniz’de GKRY ve Yunanistan ile ilişki kuran tarafları Türkiye lehine çevirebilecek adımların dikkate alınması,
– GKRY-Yunanistan tezlerine hukuki bakımdan karşılık verecek bir başka argüman olarak Kaş açıklarındaki egemenlikleri tartışmalı Fener Adası ve Karaada’nın hukuki statülerinin uluslararası gündeme taşınması olabileceği düşünülmektedir.
Bu adımların atılması esnasında deniz yetki alanları konusunun çok uzun vadeli geleceğimizi etkileyeceğinden hareketle meselenin iç politika malzemesi olarak kullanılmaması, stratejik iletişim mesajlarının üçüncü taraflar yerine Türkiye’nin hak ve menfaatlerine odaklanması gerektiği düşünülmektedir. Diplomasi marifetiyle alınabilecek bu tedbirlerin Akdeniz’de daha etkin bir Türkiye oluşturulmasına önemli katkı sağlayacağı değerlendirilmektedir.