Ana sayfa Gündem Balık niye baştan kokar?

Balık niye baştan kokar?

0
mesele
Aklımda çözülmeyi, yazıya dökülmeyi bekleyen ciddi onca konu var. Onca konunun her biri öncelikli. Hepsi de epey uzun zamanda zihnimde olgunlaştı. Gözlemleme, deneyimleme, edinilen tecrübe veya sürpriz olaylar sonrası ola geldiler ve düşüncemde filizlendiler. Aslında her biri birbiriyle ayrı gibi duran ancak temelde aynı kök sorundan doğan şeyler… Ancak düşünmek, çözüme nereden başlayacağını bilememek, olayları irdelerken kendi zihninde veya vicdanında adil olup dengeyi gözetmek, bazen “aman bana ne!” dedikten sonra vicdan yükünü kaldıramayıp “olur mu ya, o zaman topyekûn bırakıp gidelim mi yani!” diye sorgularken kendini bulmak. Bu gerçekten çok yorucu. Hiç keyifli değil. Ancak yaşamın kendisi sanırım böyle bir şey. Dik durmak, her rüzgâra kapılmamak… Önce kendi kendinin muhasebesini yapmak. Elzem.

Düşünsenize… Biri hata yapıyor. Kendi menfaatini düşündüğü için. Sadece kendini düşünüyor yani. Kendini düşünmesinin de herkes için iyi olduğuna falan inanıyor veya inandırıyor kendini ve tövbe billah hatasından geri dönmüyor. Diğerleri de onun hatalı olduğunu biliyor ama buna ses çıkarmıyor, ses çıkarmamasının da hataya göz yummanın da hata olduğunu düşünmüyor ya da düşünüyor da işine gelmiyor.

İşte… Böyle böyle… Zirveden aşağı yuvarlanan kartopu gibi önüne geleni kaparak sistemin bir dişlisi yapıveriyor. Herkes topyekûn, zincirleme kazaya uğramak gibi hatalı o kötü konuma düşüyor.

2021’de tek tek değineceğimiz konular var.

İçime hicran olan ve enine boyuna işleyemediğim için beni içten içe yiyip bitiren dosya konusu; “Sebepsiz zenginleşmenin ahlâki boyutu”. Hatırlarsanız, bir yazımda daha değinip belirtmiştim konuyu işleyemediğimi.

“Sebepsiz zenginleşmenin ahlâki boyutu” sosyal bilimlerin alanına girse de özgül ağırlığınca her şeyin içinde. Çünkü temelinde insan ve ona dair her şey var.

Mesela “acentelik” mesleğinde “kiracı acentelerin” yani kiracı tarafından onun adına atanarak, Türk limanlarında verdiği hizmet kalemleri içinde armatöre (taşıyan) yansıttığı “attandance fee-supervision fee”, Türkçesiyle; gemi limandayken navlunla ilgili olarak “nezaret/gözetim hizmeti” ile bir kazanç sağlamakta, ancak “Ne hizmeti veriyorsunuz?” ya da “Ne hizmeti verdiniz?” diye sorulduğunda cevap tatmin edici cevabı olmayan bir mesele… Armatöre sorulduğunda ise, “Bu hizmet kalemini neye karşılık ödüyorsunuz?” diye… Verilen cevapları buraya hiç yazmamayım.

Emin olmamakla birlikte bu hizmet kalemi ile uygulama sadece Türkiye’de var. Araştıracağız.

Aslında soru çok basit: Elde edilen gelir hangi hizmet(ler) verilerek elde edilmektedir?

İşlemek üzere zamanını bekleyen bu iki konu… Birbirinden çok zıt konular gibi duruyor öyle değil mi? Hayır. Aslında değil.

İşte bu veya benzeri konuları enine boyuna inceleyip anlamak, kavrayıp ülkemizin, toplumumuzun faydasına bir çıktı sağlamak yapılacaklar arasında…

Matematiğini analitik kavradığınızda derya deniz, ucu bucağı yok bu sebepsiz zenginleşmenin. Her seferinde yeni bir damar açıp uzun uzun incelenebilir. Ve maalesef insan olabildiğince düzelmeden çözülmesi mümkün değil. Bu konuyu başlı başına ele alsak ve her ay içine bir konuyu yazsak işle işle bitmez o derece.

Hukuki açıdan “sebepsiz zenginleşme” konusunu ele alsak ve sac ayağı kurup her bir ayağa bir isim versek konu bambaşka bir disiplinle, anlama evrilir.

Bu nedenle biz “ahlâki” kısmıyla ele alıyoruz. Emek verilmeden, ter dökmeden-hak etmeden elde edilecek paraya, huzura, refaha tamah etmemek, edene de izin vermemek ve öyle dört başı mahmur kenara çekilmeyip doğru olmadığını bıkmadan anlatmak gerekiyor.

Göz yumunca yanlışa dolaylı ortak olunuyor çünkü… Beni ilgilendirmez dendiğinde, o illet toplumu bir salgının pençesine düşürüyor. Ondan ona yayılan bir virüs gibi. Virüslere karşı birleşin. Başa çıkabilirsiniz.

Aksi takdirde… Toplumun immün sistemi çöker. Biliyorsunuz bağırsaklarımızda trilyonlarca iyi ve kötü diye tabir edilen bakteriler var. Az sayıda kötü bakteri iyi bakterilerin dinamik kalmasını, bedenin ve ruhun zinde, her an olası bir tehlikeye karşı savunmada olmasını sağlıyor. Faydalı bir işlevleri var. Ancak o bedende kötü bakterilerin sayıca oranı iyi bakterilerin önüne geçerse çok kısa sürede sayıca ve güççe üstünlük kazanan kötü bakteriler içten içe vücudu, ağacın kurdu gibi kemiriyor. Sonunda kişi mankurtlaşmış oluyor. Kendisinin normal olduğunu düşünüyor yani aslında düşünemiyor. Duruma anlam veremiyor, sonra da aniden bağışıklık sistemi çöküyor. Zamanında teşhis ile tedavi edilmez ise ölüm kaçınılmaz son oluyor.

İşte toplumu virüs gibi saran, sağlıklı geleceğine göz diken, itibarını sarsan kötü bakterileri zamanında iyileştirmez, sayılarının artmasına müsaade ederseniz, onların hastalığı toplumu hasta eder, size ve sevdiklerinize sirayet etmemesi ise mümkün değildir. Az sayıda iyi bakteri, birleşip kötü bakterilere karşı birlikte mücadele etmezse sonları; başlangıçta bir köşede sessiz sakin içten içe durumun vahametine üzülmek olur. Ki sonradan başlarına gelecek olan son bellidir. Yenilirler! Sayıca az da olunsa iyiler mücadele etmek zorunda. Bunu lütfen not ediniz. İyi diye yanlışlıkla kötüyü koruyup, kollamayınız. Kötülüğe alet olmayınız.

“Rüşvet verme/alma normalleşti” diyorlar.

Yıllar yılı dert yanılan ancak önü alınamadığı için kronikleşen konulardan biri. Ve bu sebepsiz zenginleşmenin “ahlâki” boyutuna iyi bir örnek. Açıklayalım.

Karar verici diyor ki muhatabına, “Racon bu. Malını veya hizmetini alırım ama sen de beni göreceksin!” Hizmet veya mal satan da diyor ki; “Benim günahım mı, o dolandırıyor ekmek yediği tekneyi, bana ne… Ver, işine bak!”

Burada farkında olmadan soyulan dükkân sahibi masuma mı yanalım… Sırf bu çirkin, ucube, çarpık yapı kurulduğu için malını veya hizmetini o şirkete satamayana, malı veya hizmeti iyi olduğu halde bir sebeple “karar vericiye” beğendirememesine mi yanalım? Emek vermeden kazanç sağlayanın sistemin dişli çarklarını zehirlemesine… Kendi namussuzluğunu sisteme entegre etmesine mi kızalım? Peki ya dükkân sahibinin çalışanını denetlememesine ne diyelim?

Kişileri kendi vicdanıyla baş başa bırakınca sorun çözülüyor mu? Bu illet hastalık iyileşiyor mu? Sanmam.

İşte bu nedenle önce, “Liyakâtli olunursa n’olur, olunmazsa n’olur?” konusunu enine boyuna ele almıştık. Ardından da “sebepsiz zenginleşmenin ahlâkî boyutu”yla yapılan ama yapılmaması gerekenleri anlatacaktık. Artık gelecek yıla kaldı…

Biz liyakâtli olup bizlere varlıklarıyla esenlik katan, cesurca bizim yaşamımızı kendi yaşamlarının önüne koyan, şimdiyi yaşatmada, geleceği inşa etmede, mülkü korumada Büyük Önderimiz Atatürk’ün izinden zerre şaşmayan yurtsever, milletsever… Ordularımız; kahraman askerlerimizi, kolluk güçlerimizi, hekimlerimizi, sağlık çalışanlarımızı, öğretmenlerimizi ve hepimizin huzuru için adaleti tesis eden, hâkim, savcı ve hukukçularımızı ve elbette kalemini ve aklını satmayan omurgalı meslektaşlarımızı saygı ve sevgiyle selamlayıp bir kerede daha yürekten teşekkür edelim…

İyi ki varsınız sağ olunuz, var olunuz.

2020 yılının son yazısına burada noktayı koyarken, yeni yıl temennimizi paylaşalım.

Zıtlıkların birbirini sardığı, iç içe geçtiği bir zaman diliminde aklımda pişeni, dilime geleni, kalemime düşeni yeni yıla saklayıp büyük resmi çizenlere kölelik edenleri Allah’a havale edip hayatta başarılar dileyelim(!) zira gerçekten doğru düzgün yaşamak için yaşamın olağan akışı içinde çeşitli sürprizlerle karşılaştıklarında mutlaka onlar da adil ve doğru olanı dileyeceklerdir.

O çizilen büyük resmi görüp, resimdeki tuzakları çözüp, kendini bir yana koyup (bencil olmayıp) özünden çok bütünün iyiliğini düşünenlere, şeytanın ucuz tuzaklarına düşmeyenlere ve hatta cesurca o tuzakları bozanlara selam edip yüceltelim.

Can Baba ne demişti… Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi.

Kalın sağlıcakla…

Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.