Ana sayfa Görüş Değişim zamanı

Değişim zamanı

0
Pandemi doğayla ilişkilerimizde bir dönüm noktası olabilir mi? Talepkarlığımıza ket vurup başka canlılara yer açabilir miyiz? Denizlerimizde kaybetmeye başladığımız biyoçeşitliliği geri kazanabilir miyiz?

Karantinalı günler bizi yordu, belki bazılarımız fazlasını yaşadı… Şimdi gelecek ayların öngörülemezliği tedirgin ediyor, umudun kısa vadedeki etkisi süre uzadıkça gücünü yitiriyor… Ama hayat hep devam etmenin yolunu arıyor işte! Ve bunun en etkili yolu ise yaşananlardan ders almak…

Dünyanın koronavirüs nedeniyle karantinada olduğu günlerde, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (*) Genel Sekreteri Elizabeth Maruma Mrema verdiği bir özel demeçte, Covid-19 pandemisinin insanların doğa ile kötüye giden ilişkilerini düzeltmek için bir uyarı olması gerektiğini söylüyordu. Biyoçeşitlilik kaybının sağlıklı ve istikrarlı ekosistemler için büyük risk oluşturduğunu ve bu durumun toplumların yaşamlarını her yönden etkileyeceğini belirtiyordu.

“Zoonotik ve vektör yoluyla bulaşan hastalıklar da dâhil olmak üzere bulaşıcı hastalıkların risklerini azaltmak için ekosistemleri daha iyi yönetmemiz gerekiyor” diyordu Mrema. Örnek olarak da ormansızlaşmayı, tarım ve hayvanların yoğunlaştırılmasını, kaynakların çıkarılmasını, istilacı yabancı türlerin etkisini veriyordu.
Koronavirüsün insanlara doğal yaşam alanlarını yok ettiğimiz hayvanlardan bulaştığı düşünüldüğünde, gerçekten de bilincimizde bir kıvılcımın çakması için çok önemli bir fırsat şu dönem yaşadığımız pandemi.

Ekosistemleri mahvediyoruz
Durumu kavramak için elimize daha önce de fırsat geçmişti tabii ama insanların sadece günü dikkate alan, sadece kısa vadeli çıkarlar peşinde olan yaklaşımı değişmemişti. Oysa çok uyarı geldi bu konuda; sonuncusu Birleşmiş Milletler’in geçen sene açıkladığı biyoçeşitlilik raporuydu. Rapor, dünyada insanların yaşadığı zaman diliminde ilk kez bir milyon canlı türünün yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu söylüyor, 1900’lü yılların başından beri dünyadaki ormanların yüzde 50’sinin yok olduğuna dikkat çekiyordu.

Rapora göre, beş buçuk milyon böcek türü dâhil olmak üzere, gezegenimizdeki tahmini toplam hayvan ve bitki türü sayısı sekiz milyon iken, tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan tür sayısı yaklaşık bir milyon. Bu rakamlar ne derece tahripkâr bir medeniyet kurduğumuzu anlatıyor olsa gerek. Yine de aynı rapordan birkaç veri daha aktaralım:

• 16’ncı yüzyıldan beri insan eylemlerinin neslinin tükenmesine yol açtığı omurgalı türü sayısı en az 680.
• Endüstriyel balıkçılık yapılan okyanus alanı oranı yüzde 55.
• Düşük ve yüksek iklim ısınma senaryolarında, yüzyılın sonuna kadar balık biyoçeşitliliğinde öngörülen düşüş oranı yüzde 3-25.
Dünyanın 2011’deki yasadışı, rapor edilmemiş veya düzenlenmemiş balık avlanmasının tahmin edilen payı yüzde 33.
• 1970-2000 arasında her on yılda deniz çayırlarının azalma oranı yüzde 10.
Bu veriler birçok tehlikenin yanı sıra insanların dünyanın kaynaklarına yönelik durmak bilmeyen ve giderek artan talebinin tükenme oranlarını nasıl artırdığını da gösteriyor.

Denizlerdeki çeşitlilik
Bilinçli yaşamdan, doğayla ilişkilerimizde bir uyanıştan söz etmişken denizlerimizdeki gelişmelerden söz etmemek olmaz.
Türkiye’nin kıyısı olduğu denizlerde istilacı yabancı türlerin arttığı bir süredir sık gündeme geliyor. Bununla ilgili neler yapılabileceğine dair tartışmalar bir yana başlayan projeler de var.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ile Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün ortak projesi kayda değer görünüyor: Önemli Denizel Biyolojik Çeşitlilik Alanlarında İstilacı Yabancı Türlerin Tehditlerinin Değerlendirilmesi Projesi. Projenin ismi gibi uzun mu olacağını bilmiyorum ancak istilacı yabancı türlerin Türkiye’nin deniz ekosistemlerindeki olumsuz etkilerini azaltmayı hedeflemesi değerli bir çalışma olacağı konusunda umut veriyor. Projeye pilot bölgeler olarak İğneada, Marmara Adaları, Ayvalık Adaları ve Samandağ belirlenmiş. Çalışmada; su sümbülü, aslan balığı, gümüş yanaklı kurbağa balığı, deniz salyangozu ve Kuzey Atlantik denizyıldızı gibi istilacı yabancı türlere odaklanılacak.

Türkiye’nin denizlerinde toplam beş bine yakın bitki ve hayvan türü bulunuyor. Türkiye kıyılarındaki istilacı yabancı tür sayısı ise yaklaşık 450. İstilacı yabancı türlerin Türkiye denizlerine gelişinde iki yol ağırlıkta. Bunlardan biri Süveyş Kanalı, diğeri “gemi yoluyla ulaşım” (örneğin, balast suyu). Denizlerde bulunan istilacı yabancı türlere dair 2011 yılında yayımlanan ulusal değerlendirme çalışmasında, Türkiye kıyı sularında bulunan bu türlerin yüzde 66’sının Süveyş Kanalı yoluyla geldiği, yüzde 30’unun ise gemi ulaşımı vasıtasıyla taşındığı belirtiliyordu. Göç eden türler sadece balıklar değil, denizanası, yosun, yengeç, istiridye gibi birçok canlı grubu Akdeniz’e geliyor.
Sırası gelmişken belirtelim: Akdeniz’in biyolojik çeşitlilik açısından giderek tropikalleşmeye başlamasının nedeni olan yeni tür göçlerinin ana nedeni küresel ısınma.

Deniz koruma alanları
Dünya Doğayı Koruma Vakfı’nın (WWF) geçen yılın sonunda yayımladığı bir raporda, Akdeniz ülkelerinin 2020’ye kadar yeterli deniz koruma ağı oluşturma konusundaki yükümlülüklerini yerine getirmeyi başaramadığı anlatılıyordu.

2020 Öncesi Akdeniz Ülkelerinin Denizlerini Koruma Karneleri adını taşıyan rapor, Akdeniz’in kirliliğe karşı korunmasını ve deniz biyolojik çeşitliliğini korumayı amaçlayan Barselona Sözleşmesi’ne atıfta bulunurken taraf ülkelere de sorumluluklarını hatırlatıyordu.

Sonuçta kimsenin itiraz edemediği bir gerçek var: Sürdürülebilir olmayan balıkçılık ve turizm, plastik atıklar ve kimyasal kirliliğe ek olarak kıyıların hızlı bir şekilde yapılaşması, denizel canlı türlerinin de ürkütücü bir şekilde azalmasına, yok olmasına ve kırılgan habitatların tahrip olmasına neden oluyor.
Rapor, denizlerin korunmasında yaşanan başarısızlığın yanı sıra Akdeniz’in petrol ve doğalgaz faaliyetlerinin baskısı altında olduğunu da vurguluyordu. Rapora göre, Akdeniz’in sadece yüzde 1,27’si etkin şekilde korunabiliyor ve yalnızca on binde 3’lük kısmı insan etkisinden uzak. Etkin korumanın olduğu yerler ise ağırlıklı olarak Akdeniz’in kuzeyinde yer alıyor.

Mevcut durumun Akdeniz’in zengin biyolojik çeşitliliğini korumak için yetersiz olduğu ortada. Raporda belirtildiği gibi, birkaç küçük koruma alanıyla istenilen hedeflere ulaşılamayacağı belli. Bu nedenle, Akdeniz çevresindeki ülkelerin deniz koruma politikalarını hayata geçirmesi ve etkin bir şekilde yönetilen deniz koruma alanları ağının oluşturulması olmazsa olmaz koşullardan biri.

En iyisi yazıyı işin uzmanının, Elizabeth Maruma Mrema’nın geleceğe dair tartışma götürmez tespitiyle bitirelim, “Doğal çevreyi ve insan ile etkileşimleri yönetme şeklimizi geliştirmek için bütüncül hükümet programlarına ve toplumsal yaklaşımına ihtiyacımız var.”

* Biyolojik çeşitliliğin mevcut ve gelecek nesillerin yararına korunmasını ve sürdürülebilir şekilde kullanılmasını hedef alan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, 1992 Birleşmiş Milletler Rio Zirvesi sonunda ortaya çıktı.

Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.