Ana sayfa Haberler Deniz Hukuku ve Sigorta Doğu Akdeniz ve hidrokarbon aramaları üzerine “Hukuki” bir inceleme

Doğu Akdeniz ve hidrokarbon aramaları üzerine “Hukuki” bir inceleme

0
Bilun Elmacıoğlu
Av. Arblc. Bilun Elmacıoğlu, Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge kavramlarının kapsamları ve uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki yetkilerini değerlendirdi

Giderek ısınan Doğu Akdeniz ve hidrokarbon arama çalışmaları ile ilgili yapılan açıklamalar kapsamında öncelikle Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (“GKRY”) açtığı ihaleler sonucu oluşturulan konsorsiyumlar ve yapılan arama çalışmaları, en son geçtiğimiz yıl Gazi Mağusa açıklarında İtalya’nın ENİ şirketinin yapacağı sondajla ilgili Türkiye’nin girişimi ile vazgeçmesi ve bölgeden çekilmesi, sonrasında yakın zamanda ABD ve Katar şirketleri Exxon Mobil ve Qatar Oil konsorsiyumunun Doğu Akdeniz’in güneyinde Mısır açıklarında yaptığı sondaj ve en son Fatih sondaj gemisinin Türkiye ve KKTC Kıta Sahanlığı’nda yaptığı arama ile iyice gerilen Doğu Akdeniz ile ilgili çeşitli açıklamalar yapılıyor. Ancak konunun uluslararası hukuk ekseninde incelenmesi hem Doğu Akdeniz’e sınırı olan hem de arama yapan ülkeler açısından da önem taşıyor.
Kıbrıs Adası açıklarında doğalgaz arama faaliyetleri hızla devam ederken, özellikle Türkiye’nin kıta sahanlığı içinde yaptığı arama faaliyeti gerek GKRY gerekse diğer ülkelerce itirazlara maruz kalırken, çeşitli açıklamalar da gündeme oturdu. Özellikle Fatih gemisi personeli hakkında GKRY tarafından çıkarılan tutuklama kararı sonrasında ilişkiler iyice gerildi. Bu durum, deniz yetki alanları ve devletlerin deniz yetki alanlarını belirlemesindeki unsurların incelenmesi gerekliliğini bir kez daha ortaya koymaktadır. Uluslararası Deniz Hukuku kapsamında “Kıta Sahanlığı” ve “Münhasır Ekonomik Bölge” kavramlarının ne anlama geldiği ve uluslararası hukukta nasıl açıklandığı da önemlidir. Konuyla ilgili uluslararası mevzuat açısından iki temel uluslar-arası sözleşme bulunmaktadır.
1. 1958 tarihli Cenevre Sözleşmesi (Cenevre Sözleşmesi): Kıta Sahanlığı kavramı ve deniz yetki alanlarının sınırlarının belirlenmesi için hayata geçirilen uluslararası bir sözleşmedir. Kıta sahanlığı, sözleşmedeki tanımı ile jeolojik açıdan kıyı devletinin kara ülkesinin denizin altında devam eden uzantısına verilen addır.
2. 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS): Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar bir uluslararası teamül olarak uygulanan Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) kavramı, sözleşme ile birlikte yazılı olarak düzenlenmiştir. Sözleşmedeki tanıma göre MEB, karasularının ötesinde ve bu sulara bitişik bir bölge olup, karasularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 deniz miline kadar uzanan bir deniz alanıdır. Sözleşmenin 55-60’ıncı maddeleri 200 deniz mili boyunca üye ülkelere canlı ve cansız doğal kaynakların araştırılması ve işletilmesi, denize ilişkin genel araştırma yapma hakkı, deniz üzerine tesis inşa etme, denizaltı kabloları ve petrol boruları döşeme serbestliğini düzenlemektedir.
Türkiye her iki sözleşmeye de imza koymamış ve taraf olmamıştır. Yunanistan ve GKRY sözleşmeye imza koyarak taraf olmuştur. BMDHS ayrıca Avrupa Birliği tarafından AB müktesebatının bir parçası olarak kabul edilmiştir.
Türkiye BMDHS’ye özellikle Yunanistan ile yaşanan 12 adalar sorunu ve diğer ülkelere olan yakınlığı sebebiyle taraf olmamıştır. Ancak genel olarak hem BMDHS hem de Cenevre Sözleşmesi’nin temel hükümlerini uygulamaktadır.
Türkiye ve GKRY arasındaki deniz yetki alanları sorunu, GKRY’nin 200 mil genişliğinde MEB ilan etmesi ve 2003 yılında Mısır ile imzalanan MEB anlaşması ile başlamıştır. GKRY’nin 2013 yılında tek taraflı bir kararla adanın etrafındaki ve daha çok güney kısımda kalan alanları tek taraflı ihaleye açarak çeşitli yabancı ülke konsorsiyumlarına ihale etmesiyle birlikte, Türkiye ve KKTC hükümetleri arasında imzalanan ikili anlaşma ile TPAO’ya KKTC tarafından verilen ruhsatlar kapsamında arama yetkisi verilmiştir. GKRY, Doğu Akdeniz’deki birçok ülke ile MEB anlaşmaları yapmıştır. Bu ülkeler arasında İsrail ve Mısır da bulunmaktadır. Bu durum Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanları uyuşmazlığını giderek daha karmaşık hale getirmiştir zira Doğu Akdeniz’de MEB alanları birbirinin sınırlarını ihlal eden birden fazla ülke bulunmaktadır. Örneğin Türkiye-Mısır, Suriye-Lübnan’ın MEB’leri iç içe geçmiştir. GKRY’nin 2007’de kabul ettiği bir iç hukuk yasası ile Kıbrıs Adasının güneyinde çizilen sınırların içinde ilan ettiği 13 adet petrol arama bloğundan 5 tanesi (1,4,5,6,7) Türkiye kıta sahanlığına taşmakta ve tümünde KKTC’nin hakları da bulunmaktadır.
Bilindiği üzere KKTC’nin tanınmamasından kaynaklanan durumu, farklı bir uyuşmazlık nedenidir. Kıbrıs sorunu ile ilgili ikili görüşmelerin devam ettiği dönemde, hidrokarbon kaynaklarının hem taraflar arasındaki sorunun çözümüne ulaşmada barış sağlayıcı bir unsur olacağı hem de Türkiye üzerinden yapılacak taşımanın en uygun maliyetli seçenek olduğu konuşulurken, GKRY, Eylül 2018’de Mısır ve Yunanistan ile bir araya gelerek, Afrodit Sahasından çıkartılacak doğalgazın Mısır üzerinde boru hattı ile taşınmasına ilişkin anlaşma yapmıştır.
Doğu Akdeniz coğrafyası dikkate alındığında, karşılıklı kıyıların uzunluğu 400 deniz milinden kısadır. Bu nedenle bu bölgedeki devletlerin MEB sınırlarının belirlenmesi için karşılıklı mutabakat gerekmektedir. Türkiye ise bu kapsamda Doğu Akdeniz’de MEB ilanı yoluna gitmemiştir. Ancak, başta GKRY olmak üzere, Mısır, İsrail ve Lübnan, Türkiye’nin ve KKTC’nin bölgedeki haklarını yok sayarak ikili anlaşmalarla MEB ilanı yoluna gitmişlerdir. Yunanistan ise resmi olarak Doğu Akdeniz’de MEB ilan etmemişse de, Avrupa Birliği (AB) kurumlarının yayınlamış olduğu haritalarda da görüldüğü gibi Meis Adası güneyindeki sahada MEB dikte etmeye çalışmaktadır.
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığı ve MEB konularında ileri sürebileceği uluslararası hukuktan doğan hakları şöyle sıralanabilir; deniz alanlarının sınırlandırılmasının tek taraflı olarak yapılamayacağı, hakkaniyet ilkesine dayanarak bu gibi ihtilafların çözümünde adil olma prensibi ve tarafların haklarının eşit olarak gözetilmesi, Doğu Akdeniz’in yarı kapalı bir deniz olması, bu denizdeki sınırlandırılmanın özel şartlar dahilinde yapılması gerekliliği.
Benzer örneklerde Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) vermiş olduğu örnek kararlardan yola çıkarak Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasında hakkaniyet ilkesinin esas alınması gerektiği görüşü hakimdir. Örneğin, Kuzey Denizi’ne kıyısı olan Hollanda, Almanya ve Danimarka’nın kıta sahanlığının belirlenmesi hususunda açtığı davada temel argüman kıta sahanlığının eşit uzaklık metoduna göre belirlenmesi gerektiği yönündedir. UAD, tarafların ileri sürdüğü argümanlara cevap olarak şöyle tespitler yapmıştır. Kıta sahanlığının belirlenmesindeki temel unsur kara ülkesinin doğal uzantısı olma ve başka bir devletin doğal uzantısına girmeme esasıdır. UAD, kıta sahanlığının sınırlandırılmasında Cenevre Sözleşmesi’nin 6’ncı maddesindeki eşit uzaklık metodunun uygulanmasının zorunlu olmadığını ve bu tür uyuşmazlıklar bakımından tek bir sınırlandırma metoduna göre karar verilemeyeceğini, hakkaniyet ilkesine bağlı kalınarak karar verilmesi gerektiğini, sınırlandırmanın öncelikle hakkaniyet ilkesi gözetilerek ve somut durum tespiti yapılarak tarafların doğal uzantıları üzerindeki haklara tecavüz etmeden her devlete kara parçasının denizin altında doğal uzantısını teşkil eden alanların verilmesini sağlayacak şekilde yapılması gerektiğine karar vermiştir.
Özellikle UAD kararları ve uluslararası hukuk kurallarına göre, Türkiye’nin Fatih gemisi ile yaptığı sondajın kıta sahanlığında olması dikkate alındığında, uluslararası hukuku ihlal etmediği açıktır. GKRY’nin gemi personeli hakkında çıkardığı tutuklama kararı ise uluslararası hukukta geçerli kabul edilebilecek bir karar değildir, zira devletlerin iç hukuklarına göre aldıkları kararların uluslararası hukuka aykırı olmaması temel bir hukuk prensibidir ve bahsi geçen tutuklama kararının da uluslararası hukuk metinlerine aykırı olduğu açıkça ortadadır.