Ana sayfa Araştırma Oyunu kurmak mı? Oyunu bozmak mı?

Oyunu kurmak mı? Oyunu bozmak mı?

0
Gücünüze, etkinliğinize ne kadar güvenirsiniz? Ya da şöyle soralım; ilkeli, tutarlı ve omurgalı durabilmenin koşulu nedir? Bu sorulara kişinin toplumsal bir varlık, bir birey olarak cevap vermesi kolaydır. Her şey ailede başlar, merkezde o vardır… Karakter ailede filizlenir sonra alınan eğitim, öğretim, çevre ve sosyal ortam ile olgunlaşır ve oturur. Yaradılış elbette önemlidir ve her bireyin bir genetik kodu vardır. Lakin her türlü olumsuzluğu kadere ve yaradılışa bağlamak, şüphesiz kolaycılıktır. Tartışmanın bundan sonraki boyutu sosyolojinin ve psikolojinin ilgi alanına girer, bu yüzden duralım

Meseleye strateji bilimini gözeterek devam edelim, nitekim ilgi alanımız bu…
Her toplumda ilkeli, tutarlı ve omurgalı duruş gösteren bireyler saygındır ve genel kabul görürler. Sözleri dinlenir, makbuldürler. Onlar toplumun “kalitesidir”, kalite bir toplumu ileri götürür ve kitlelere rehberlik eder. Kaliteli kişilerin toplumda mutlaka bir karşılıkları vardır. Bunu bir ömür boyu sürdürebilen her kişi iz bırakır ve şüphesiz iyi anılır… Burada kritik eşik “egodur”. Egosunu kontrol edebilenin, saygınlığı olur. Ancak bazı durumlarda ego kişiyi kontrolden çıkarabilir ve ayağını yerden kesebilir… Arada çok ince bir çizgi vardır. Vicdan, egonun karşıtıdır. Tevazu bu nedenle önemlidir. Akıl, alçakgönüllülüğün motivasyon kaynağıdır…

Stratejik bakış açısıyla sanat
ve sanatçılar

Uluslararası ilişkilerde durum biraz daha karmaşıktır. Bir devletin tutarlı ve ilkeli olması, davranması öyle çabucak ve kendiliğinden olmaz. Önce devlet geleneğiniz ve kurumsallığınız olmalıdır. Sözünüz dinlenmeli ve itibar edilmelidir…. İlkeli ve güvenilir olmak devletlerarası ilişkilerde “sanattır”. Diplomasiyi iyi tatbik eden, strateji üretebilen ve geliştirebilen devletler bu anlamda iyi “sanatçılara” sahip olanlardır. Devleti için didinen ve uğraşan bu sanatçılarda aranan yegâne özellik sadakat ve liyakattir. Devlette devamlılığı vatansever sanatçılar sağlar.
Stratejide klişe bir tespittir ama geçerlidir. Etkin bir devlet olmanın şartları askeri, ekonomik ve siyasi boyutta güçlü olmayı gerektirir. Milli güç unsurlarının ahenk ve uyum içinde kullanılması, ideolojik körlüklere ve cehalet bataklıklarına saplanıp kalınmaması, sorunlara milli çıkarları gözetecek şekilde yaklaşılması devleti devlet yapan olgulardır. Her devletin ulusal çıkarları ve hassasiyetleri vardır. Bu hedefler sık aralıklarla değişmez ve siyaseti gözetmezler… İç sorunlarını çözen, gücünü konsolide eden, vatandaşlarını ortak hedeflere yöneltebilen devletler kurumsaldır. Ancak bu aşamadan sonra dışarıya yönelip ulusal çıkarlarının peşinden gidebilir. Bunu yapabilen devletler “oyun kurarlar”, kısmen becerebilenler “oyunu bozarlar”, düşük kapasiteli devletler ise sadece “oyundaki rollerini oynarlar”. Türkiye mevcut haliyle “oyunu bozmaya” çalışıyor. İçinde bulunduğu açmazdan çıkabilmesi içinse aslında “oyunu kurması” şart…

“Bana asker postallarımı
giydirmeyiniz”

Diplomaside muhatabınıza güven verir, onun kafasını karıştırmaz, ilkeli ve tutarlı davranırsanız saygınlığınız ve etkinliğiniz pekişir. Sözünüz dinlenir. Diplomaside hamasetin yeri yoktur. Gücünüzün sınırlarını bilmelisiniz, gerektiği yerde, gerektiği kadar kullanmalı ve göstermelisiniz… Bakınız, Hatay meselesinde Fransa ile ilişkilerin gerginleştiği, Avrupa’nın karşımıza dikildiği günlerde, dönemin fakir ama onurlu genç Türkiye Cumhuriyeti dimdik ayakta durabilmiş, tezlerini savunmuş ve argümanlarından geri adım atmamıştır. Baskıların arttığı dönemde Ulu Önderin “Bana asker postallarımı giydirmesinler” veciz sözü Hatay’ı anavatana kazandırmıştır. Oyun kurmak, strateji üretmek işte tam olarak budur. Ulu Önder bu sözleri söylediğinde 38 bin kişilik Türk Ordusu Hatay sınırına konuşlanmış ve manevralara başlamıştır. Milli güç unsurları ahenk içinde böyle kullanılır. Diplomasi ve uluslararası ilişkiler sürekli agresif olmayı yüksek tonlu konuşmayı kabul etmez… Sessizlik, sabır ve dinginlik de bazen başvurulması gereken bir silahtır. Bu kavramlar usulüne uygun, zamanında ve dozajında kullanılırsa sizi güvenilir yapar ve güçlü kılar…
Son dönemde küresel düzlemde kesintisiz uygulanan hibrit dış politikalar, diplomasinin bu zarif tarafının kullanılmasını ne yazık ki engelliyor. Küresel aktörler sürekli üst perdeden yaklaşıyor meselelere… Misal ABD. Dünyaya sosyal medyadan ayar verme çabaları, alenen tehdit etme durumları boşuna değil… Pek tabii bu yaklaşımın karşılığı da benzer şekilde veriliyor. Hep temas ediyoruz etki ve tepki, bu kadar basit.

Türkiye stratejik kararlar
alma noktasına getiriliyor

Neden böyle bir giriş yaptığımızı gündemi takip eden bu köşenin müdavimleri tahmin edecektir. Türkiye yavaş yavaş stratejik kararlar alma noktasına doğru getiriliyor… Bakın kendi iradesi ile geliyor demiyoruz, getiriliyor. Kendisine stratejik alan açmada zorlanan Türkiye’ye tam saha pres uygulanıyor. Sinir uçları kaşınıyor ve moral değerleri test ediliyor. İşte tam da bu noktada her kesimden; akıllı, sağduyulu, birikimli ve vatansever “sanatçılara” ihtiyacımız var. Zira, mevcut konjonktürde maruz kaldığımız tehditler çok boyutlu ve çok katmanlı ve görünen o ki tek başımızayız, kendi gücümüze dayanmalıyız.
Aklıselim ve sakin, lakin ilkeli ve tutarlı davranmalı, akılcı olmalı ve öngörülü hareket etmeliyiz. Ego ve kibirden arınmış bir şekilde, yapılan hatalardan en seri şekilde geri dönmeliyiz. Bu benim işim değil kolaycılığını derhal terk etmeliyiz. Konu benim görevim ve ilgi alanım değil retoriklerini de bir kenara bırakmalı, siyasi saiklere göre pozisyon almamalıyız. Zira mevzu milli çıkarlar ve ülkenin geleceği ise herkes sorumluluk bilinciyle hareket edebilmeli ve yükün altına girmelidir.
Ama ne yazık ki reel politik gerçekler böyle değil. Toplumdaki vurdumduymazlık ve ilgisizlik, devletin kurumlarındaki kalite noksanlığı, statükoya sarılma telaşı ve biat kültürü yerimizde saymamıza neden oluyor. Oysa tarih bize her daim yardımcı oluyor, yol gösteriyor ve sorularımızın cevaplarını veriyor. Nitekim bu coğrafyada yaşanan hiçbir şey aslında yeni değil. Tarihi iyi bilelim, ders çıkaralım, gelecek nesillerimize iyi öğretelim ve cevapları tarihte arayalım…

Değişen dış politika, evrilen
milli çıkarlar…

Türkiye Mayıs 2016’dan sonra dış politikasını değiştirdi ve milli çıkarlarını önceliklendirmede makas değişikliğine gitti. Rusya ile 2015 Sonbaharı’nda yaşanan uçak krizi sonrası ikili ilişkilerde normalleşme bu döneme denk geldi. Devletin bu stratejik tercih değişikliklerini neden yaptığını siyaset bilimciler elbette cevaplayacak, tarihçiler ise uzun uzun yazacaklar. Zira o dönemin dinamikleri ve arka planı anlaşılmadan, Türkiye’nin son 15 yılında nelerin, neden yaşandığı soruları cevapsız kalacaktır.
Çok yazıldı çizildi ama biz de kısaca temas edelim. 15 Temmuz menfur kalkışmasının arka planlarından birisi de aslında makas değiştiren ve raydan çıkma emareleri veren Türkiye’nin yeniden hizaya getirilme çabasıdır. Bunun için kullanılan manivela da ne yazık ki din ile çok da alakası olmayan, yıllar içinde büyütülen, yol verilen ve ipleri dışarıdan tutulan, yönlendirilen bir terör örgütüdür. Üyeleri de önceliği vatan ve vatanseverlik olmayan, beyinlerine format atılmış mankurtlardır. Elbette her dönemde olduğu gibi korkaklar, fırsatçılar, çıkarcılar ve işbirlikçiler de “kazan-kazan” mantığıyla yükselen bu modaya uymuştur. Mevki, makam, para, güç, şöhret ve hatta ego itici güç ve motivasyon kaynağıdır bu güruh için. Özeti şudur, öteki dünyada cenneti yaşamak isteyen bir grup mankurt ile cenneti bu dünyada yaşamayı kafasına koyan fırsatçıların kirli bir ittifakıdır başımıza gelenlerin müsebbibi..

Denge politikası nedir, ne
değildir?

Atlantik yapının müzmin bir üyesi olarak 15 Temmuz sonrası Türkiye, kadim ve güvenilir dostlarını, mensubu olduğu İttifakı sorgular hale geldi. Bir muhasebe yapma telaşına girdi. Yaşadığı hayal kırıklığının derin etkisiyle olanı biteni anlamaya çalıştı. Aslında yıllar içinde başına örülen çoraplarla yüzleşti. Milli çıkarlarını hatırlamaya başladı. Nitekim tünelin ucundaki ışık son anda yeniden belirdi. Ama bir acı gerçek daha ortaya çıktı. Türkiye’nin bağımlılığı o denli kronik, kemikleşmiş ve yapısaldı ki ülkedeki ezberler kolay kolay bozulamıyordu… İzlenen stratejiler de ne yazık ki mehteran takımı misali, iki ileri bir geri şeklindeydi. Bakıyor ama göremiyordu karar vericiler ya da kabullenemiyorlardı.

Bir tarafta ABD bir tarafta RF… En kolayından adı da konmuştu izlenen stratejinin, “denge politikası”. Oysa uluslararası ilişkilerde bilinir ve stratejide önerilir, denge politikasını güçlü olan, yani oyun kurabilen devletler izler. Bizim tespitimiz ve endişemiz ise -ki haklı çıkmayı hiç istemeyiz- izlenen politikamızın “tavşana kaç tazıya tut” şeklinde tezahür etmemesidir. Zira iki küresel gücü aynı anda idare etmek ve teraziyi dengede tutmak o kadar da kolay değildir. Çünkü gerek ABD gerekse Rusya şu anda küresel düzlemde çok kutupluluğu oluşturan, Türkiye’nin şartlarını, açmazlarını, durumunu emin olun en az bizim kadar bilen muhataplardır.
Hep vurguluyoruz stratejik körlük aşılmadan doğru cevaplar bulunamaz. Bakınız Suriye ve Venezuela’da olan biten ortada… Küresel bilek güreşinin, hibrit mücadelelerin devamı gelecek dedik, önceki yazılarımızda dikkat çektik. Son olarak Cezayir, Libya ve Sudan’da küresel satranca eklendi. Herkes hamleye hamleyle karşılık veriyor ve muhatabının gücünü, kararlılığını test ediyor… Görünen o ki bu stratejilerin devamı gelecek.
Diğer taraftan Çin’in ekonomik tedbirlerden savunma ve güvenlik boyutuna evrilen hamleler yaptığı günler de geldi ve çattı. Japonya semalarında Türkiye’ye verilmemesi gündemde olan F35’lerin uçması, Avusturalya’nın devasa bir deniz gücüne sahip olma istikametinde adımlar atması ve ŞİÖ üyesi Hindistan ile Pakistan’ın karşı karşıya getirilmeye çalışılması tesadüf değil… Görmek isteyen gözler için güçlü emareler… Arktik bölgesini de es geçemeyiz. Kısa vadede yeni hegemonik mücadele alanı olacağı kesin olan bu bölgenin, Rusya’nın öncelikli yaşam sahalarından biri haline geldiği aşikâr. Putin’in himayesinde ve fiili katılımıyla Moskova’da Arktik Konferansı yapılması bu bakımdan dikkat çekici. Son yıllarda büyük merak uyandıran ve Rusya’ya bölgede stratejik ve psikolojik üstünlük kazandıran “Arktik Yoncasının” medyaya canlı yayında tanıtılması tipik bir Rus stratejik iletişim örneği.
Elbette buzulların erimesiyle bu bölge küresel gündemin odağını teşkil edecek. Çin, ABD ve İngiltere’nin bölgeye çullanmaları an meselesi. Bu optikten bakıldığında dünyada yaşanan krizlerin ve sorunların bir an önce kotarılmak, sonuca ulaştırılmak istenmesinin sebebi, daha büyük bir mücadeleye hazırlık olabilir mi? Stratejik bakış açısıyla rahatlıkla ifade edebiliriz, küresel düzlemde kartlar yeniden karılıyor.
Bu noktada Türkiye’nin pozisyonu önemli. ABD ile son dönemde ivmelenen çıkar çatışmaları ülke gündemimizi doğrudan belirliyor. Nükleer enerjide Rusya ile yapılan işbirliği aslında yaşanan krizin arka planını oluştursa da Türkiye ile ABD arasındaki gerilim son dönemde S-400 meselesine endekslenmiş durumda. ABD Türkiye’ye karşı eleştiri ve uyarı modundan, açıkça tehdit boyutuna terfi etti. Alenen ve açıkça devletimiz tehdit edilir hale geldi. Ulusal onuru olan hiçbir devletin sineye çekebileceği gelişmeler değil bunlar. Trump’ın “böyle giderse sizi IMF ile masaya oturturuz” mealindeki ekonomik boyutlu şantajı, yardımcısı Pence’in, “S-400 alırsanız sizi NATO’dan dışlarız” şeklindeki cüretkâr söylemi iki ülke ilişkilerine tüy dikti.

Son dönemde Türkiye’nin yumuşak karnına hamleler bir bir yapılmaya başlandı, devlet sabrı deneniyor ve buzdolabında ne kadar dondurulmuş kronik sorun varsa ısıtılıyor.
Nisan ayı başında ABD Temsilciler Meclisi ve Senatosuna, 1915 olaylarının “Ermeni soykırımı” olarak tanınmasına ilişkin birer karar tasarısı sunuldu. Kongrenin Cumhuriyetçi ve Demokrat iki kanadının “Ermeni soykırımını tanıma ve anmayı ABD politikası olarak gördüğünü” ifade eden tasarılar önemli. Tam bu noktada İtalyan Meclisi de sözde Ermeni soykırım kararını onayladı. Bu kararın itici gücü şüphesiz ABD baskısı… Çin ile yakınlaşan, yüksek ölçekli ticari anlaşmalar yapan İtalya’nın ABD’yi ıskalayamadığı görülüyor. Eş zamanlı olarak Fransa devlet başkanı Macron da 24 Nisan’ı sözde soykırım anma günü ilan etti. Sırada Belçika var. Ermeni kartının eşgüdüm içinde açıldığı görülüyor.
Yetmedi, nisan ayı ortasında ABD Kongresi’ne sunulan bir başka yasa tasarısı ile ABD’nin GKRY’ye yönelik askeri ambargonun kaldırılıp, askeri ve ekonomik yardımın önünün açılması istendi. ABD’nin Doğu Akdeniz’de ortaklık ilişkisinin güçlendirilmesini, Yunanistan ve GKRY’nin statülerinin yükseltilmesini öneren yasa tasarısı, ABD’nin Doğu Akdeniz’e yönelik ilgisini de öne çıkarıyor.
ABD’nin bölge politikalarını revize etmesi kesinlikle Türkiye ile ilişkilerin sarsılmasından kaynaklanıyor. Türkiye bağımsız politikalar izledikçe, ABD’nin de Yunanistan’ı hatırlayası tutuyor. ABD yönetimi Türkiye ile kapalı kapılar ardından sürdüğü pazarlıklarda Yunanistan faktörünü taktik bir koz olarak kullanıyor. Aslında ABD, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi Türkiye’yi kendi ekseninde tutarak söz dinlemesini istiyor. Bunu yaparken Türkiye’nin iç siyasetine de müdahil olmak istiyor… ABD, Suriye’de Türkiye’nin açıkça tehdit olarak gördüğü PKK-YPG’yi silahlandırıyor ve destekliyor, Doğu Akdeniz’de, Ege’de, Karadeniz’de Türkiye’nin çıkarlarına ters düşen girişimlerde bulunmaya ısrarla devam ediyor.
Yunanistan-GKRY ikilisini cesaretlendiren ABD, Doğu Akdeniz jeopolitiğini karıştırıyor ve oyun kurmaya çalışıyor. Elbette bu hamlenin Kıbrıs meselesine de etkileri olacak. ABD desteğini arkasına alan, NATO’ya girmesi dillendirilen Rumların Kıbrıs müzakerelerine hakkaniyet ilkesi çerçevesinde devam edeceğini düşünmek herhalde saflık olur. Yunanistan-GKRY’nin konjonktürü fırsata çevirip Kıbrıs’ın tümünü isteyecekleri aşikar.
Geçen ay terör sarmalında strateji demiştik, bu ay ise manzara şöyle, Türkiye, Avrupa-Atlantik eksenli siyasi, askeri ve ekonomik yaptırım, tehdit ve baskı sarmalına hapsedilmek isteniyor. Baskının şiddeti artırılarak hata yapmamız öngörülüyor. Müteakip aşamada ülkede bir bıkkınlık ve endişe iklimi yaratılması denenebilir. Olası “de-stabilizasyon” hamlelerine karşı dikkatli olunmalı. Bu noktada, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Prof. Dr. Gülnur Aybet, “Eğer ABD, bugünkü gibi sıfır toplamlı oyunla (zero sum game) Türkiye’ye yaklaşmaya devam ederse o zaman şu anda iki ülke ilişkilerinde gelecek için açık olan tüm kapılar bölgedeki başka bir ortağa açılabilir, ki o da Rusya’dır” diyor. Bunu ifade eden sıradan birisi değil. Denge politikamızın nirengi noktası bu mu?
Türkiye’nin RF ve İran ile bölge merkezli politikalara yöneldiği, anlayış birliği tesis ettiği mevcut konjonktürde, Türkiye’nin Atlantik yörüngesinden uzaklaşmasını engellemek isteyen ABD’nin, Türkiye’yi sıkıştırmak ve baskı altına almak için Yunanistan-İsrail-GKRY eksenini tahkim ettiği görülüyor. Bunun taktik bir hamle olup olmadığı henüz belli değil. ABD’nin kadim müttefiki ve NATO üyesi Türkiye’den çabucak vazgeçmesi olası ve mantıklı görülmüyor.
Ancak izlenen stratejilerin Türkiye’yi, İsrail, GKRY, Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya yayı ile kuşatmayı ve geri itmeyi hedeflediği apaçık ortada. Bakınız öncelikli sorunumuz Türkiye’nin jeopolitik kimliğinin yeniden tanımlanması değil. Zira her şartta Türkiye’nin devlet kapasitesinin sınırlandırılması, hegemonik etkinliğinin ve ekolojik hakimiyetinin her coğrafyada azaltılması hedefleniyor. Şimdilik kararlı duruşumuz ve sahadaki askeri gücümüzle oyunu bozucu hamleler yaptık. Ama yeterli değil, geç olmadan oyunu kuracak jeostratejik hamleler yapmayı düşünmeliyiz.