Ana sayfa Dünya Küresel aktörlerin satranç oyununda son durum

Küresel aktörlerin satranç oyununda son durum

0
Küresel aktörler arasında oynanan satranç oyunu her geçen gün daha ilginç bir yapıya evriliyor. Hamle üstünlüğü elde etmek ve ön almak isteyen aktörlerin mücadelesi dikkatli bir takibi zorunlu kılıyor

Son dönemde oyuncuların rakibini sıkıştıracak hamleler yaptığı ve kimi zaman “mat” durumuna yaklaştığı görülüyor. Kısa bir ufuk turuna çıkalım ve resmin bütününü görmeye çalışalım…
RF eylül ayı içinde; Çin, Hindistan, Kazakistan, Kırgızistan, Pakistan, Tacikistan ve Özbekistan’dan askeri birliklerin katılımıyla “Merkez-2019” tatbikatını icra etti. Rusya Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre Rusya’nın Orenburg, Astrahan, Çelyabinsk, Altay ve Kemerovo Bölgelerinde düzenlenen tatbikata 128 bin askerin yanı sıra 20 binden fazla savaş teçhizatı, 600 uçak, helikopter ve insansız hava aracı (İHA) ile 200’ü aşkın tank ve 15 savaş gemisi katıldı.

Zirve’nin sonuç bildirisinin içeriğinde, Suriye’nin bağımsızlığı, bütünlüğü, egemenliğine yönelik hassasiyet ve ABD’ye verilen mesajlar da dikkat çekti
Ana teması uluslararası terörle mücadele ve Orta Asya’da güvenliğin sağlanması olan tatbikat, iki aşamada gerçekleştirildi. İlk aşamada durumsal farkındalığın tesisi ile hava saldırılarına karşı savunma önlemlerinin alınması ve birliklerin yönetilmesi, sevk edilmesi denendi. İkinci aşamada ise farklı uluslardan oluşan müşterek askeri gücün farazi düşmana taarruz etmesi oynandı. Bu nokta oldukça dikkat çekici, zira ilk defa bir senaryoda düşmana taarruz edilmesi denendi. Akıllara gelen soru ise farazi düşmanın kimi simüle ettiği…

Karşı kamplarda bulunan Çin ve Japonya’nın şaşırtıcı ortaklığı
Dönem içinde RF’nin dikkat çekici bir diğer hamlesi Arktika’daki Novaya Zemlya Takımadası’na yeni S-400 füze savunma sistemleri donanımına sahip bir hava savunma alayı konuşlandırması oldu. Esasen RF, bu hamle ile bölge hava sahasındaki kontrolünü artırmayı hedefliyor. Enerji ve ulaşım altyapıları inşa edip Kuzey Denizi Yolu’nu geliştirerek Arktika’daki askeri, ticari ve keşif çalışmalarını geliştirmeyi öngören RF’nin bu hamlesi oldukça önemli. Tıpkı, Vladivostok’taki Doğu Ekonomik Forumu’nda konuşan Putin’in “G7’de artık sadece Rusya değil, Çin, Hindistan ve hatta Türkiye de olmalı” açıklaması gibi. Bakınız RF, 21 milyar dolarlık yeni Arktik doğalgaz projesine, halen karşı kamplarda bulunan Çin ve Japonya’yı ortak etmeyi başardı. Projede, Rus Novatek yüzde 60, Japon JOGMEC ve Mitsui konsorsiyumu yüzde 10, Çinli CNOOC yüzde 10, CNPC’nin (Çin) alt şirketi CNODC yüzde 10, Fransız Total yüzde 10 paya sahip olması öngörülüyor. Bu hadise RF’nin meselelere analitik ve fayda-çıkar temelinde yaklaşımının ispatı mahiyetinde… Elbette enerji jeopolitiğine yönelik her taşın altından Fransız Total’in çıkması da ilgi çekici.

Çin’in İran’a asker göndermesinin arka planı
Gelelim Çin marjındaki gelişmelere… Malûm ağustos sonunda Pekin’e giden İran Dışişleri Bakanı Zarif, iki ülke arasında 2016’da imzalanan “Kapsamlı Stratejik İşbirliği Anlaşması” çerçevesinde hazırlanan yol haritasını, Çinli mevkidaşı Wang Yi’ye sunmuştu. Bu hamle, Çin ve İran arasında stratejik işbirliğinin hayata geçirilmesi ve pekiştirilmesi anlamına geliyor. Kısa süre önce anlaşmanın içeriği basına sızdı. Buna göre Çin, İran’a 400 milyar dolarlık petrol, doğalgaz, sanayi, ulaştırma ve altyapı yatırımı yapacak. Bunun
280 milyar doları, yeni sahaların geliştirilmesi, rafineri ve petrokimya endüstrisine tahsis edilecek ve önümüzdeki 5 yılda realize edilecek. Ayrıca Çin, İran’ın ulaştırma ve imalat sanayi sektörlerine de 120 milyar dolarlık yatırım yapacak. Dikkat çeken konu, ödemelerin Afrika ile olduğu gibi dolarsızlaştırılması. Yani Tümen-Yuan değişimi ile yapılacak olması. Ayrıca Çin, güney-kuzey yönünde özellikle Tahran ve Tebriz kentlerine doğru yüksek hızlı tren ve petrol-doğalgaz boru hatları da inşa edecek. En önemli konu ise Çin, İran’daki yatırımlarını korumak için İran’a 5 bin asker yollayacak. Gerekirse askeri personel sayısı artırılacak. Şurası çok açık, iki ülke arasında akdedilen bu anlaşma esasen “Kuşak ve Yol” girişimine yönelik güçlü ve stratejik bir hamle. Aynı zamanda küresel arenada tecrit edilmeye çalışılan ve baskı altına alınan İran’ın elini ziyadesiyle rahatlatacağı aşikâr. Çin’in açık desteğini arkasına alan İran’ın mevcut konjonktürde hırpalanması olası görülmüyor.
Diğer taraftan ABD’de de ilginç gelişmeler gözleniyor. Başkan Trump’ın Beyaz Saray Ulusal Güvenlik danışmanı John Bolton’ı görevden alması küresel gündemi oldukça meşgul etti. Trump ile Bolton arasındaki gerginlik uzun zamandır açık kaynaklara yansıyordu. Bilhassa Bolton’un İran konusundaki sert tutumu, Venezuela’daki iç müdahale girişimi, Afganistan’a yönelik fikir ayrılıkları gibi birçok konuda görüş ayrılığı konuşuluyordu. Konunun Türkiye açısından izdüşümleri önemli ancak hadise ABD-Türkiye ilişkilerinde oyun değiştirici bir etmen olmaktan uzak. Nitekim Bolton’un görevden alınmasının kategorik olarak ABD-Türkiye ilişkileri üzerinde olumlu bir sonuç doğurması beklenmiyor. Mesele daha ziyade ABD iç kamuoyuna yönelik bir görüntü sergiliyor. Kasım ayından sonra ABD’de seçim yarışının başlayacağı göz önüne alındığında, Trump’ın öncelikle birinci dönemindeki sözlerini yerine getirmeye veya neden yerine getirmediğine dair inandırıcı açıklamalar yapmaya odaklanması yüksek olasılık. Yine de Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölgenin kurulmasına dair ABD ile olası anlaşmanın eylül sonuna kadar sonuçlandırılması yönünde bir takvim belirlediği ve Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’nin güvenli bölgeye yönelik taleplerinin gerçekleşmemesi halinde Suriye’nin kuzeyine askeri harekât gerçekleştireceğini ifade etmesi Bolton’un görevden alınma sürecini komplo teorilerine açık hale getiriyor.
Bu noktada eylül ayı içinde Ankara’da, RF, Türkiye ve İran liderlerinin katılımıyla düzenlenen Üçlü Zirve de zamanlaması ve kapsamı itibarı ile küresel ilginin odağını teşkil etti. Üç ülke liderinin İdlib ve Suriye’nin kuzeydoğusundaki mevcut durumun yanı sıra siyasal çözüm çabalarının parçası olarak Suriye’nin yeni anayasasını hazırlayacak komisyonunun oluşturulmasını içeren ortak bir bildiriye imza atmaları Astana formatının sürdürülmesi bağlamında öne çıktı. Ayrıca, Zirve’nin sonuç bildirisinin içeriğinde, Suriye’nin bağımsızlığı, bütünlüğü, egemenliğine yönelik hassasiyet ve ABD’ye verilen mesajlar da dikkat çekti. ABD’nin Türkiye’yi Rusya ve İran’dan koparmak, bunun ötesinde Türkiye ve İran’ı karşı karşıya getirmek için hayli çaba gösterdiği mevcut konjonktürde, Zirve sonuçları, Türkiye’nin bölge merkezli politikaları sürdüreceği şeklinde yorumlandı. Gelinen noktada Ankara ve Tahran’ın, Suriye meselesi başta olmak üzere, bölgesel konularda işbirliği yapmaları bölgenin geleceğinin şekillendirilmesine kaçınılmaz olarak etki edecek. Diğer taraftan Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölgesel ittifakların gelişmesi, ABD’nin bölgedeki manevra sahasını da daraltacak.
Şu nokta oldukça önemli, Türkiye ve ABD; Müşterek Harekât Merkezi kurulması konusunda anlaşsa, iki ülke askerleri Fırat’ın doğusunda ortak devriyelere başlasa da, devlet aklı dahil ülkemizde kimse ABD’ye güvenmiyor. ABD’nin güvenli bölgeyi Türkiye’nin çıkarları için değil, PKK terör örgütünü korumak ve kollamak için kotarmak istediği endişeleri her kesim tarafından yüksek sesle dile getiriliyor. Çok garip bir durumla karşı karşıyayız. Suriye’de PKK-PYD-YPG terör örgütü üyelerini eğiten, silahlandıran, onlardan sözde bir ordu kuran ABD; bir yandan da Türk askeriyle birlikte ortak devriye yapıyor. Akıl alır gibi değil. Ne yazık ki biz bu filmi daha önce izlemiştik. An itibarı ile ABD, geçmişte Irak’ın kuzeyinde hangi stratejiyi tatbik ettiyse, Suriye’nin kuzeyinde de benzer taktiği uyguluyor. Ez cümle; ABD, kendi güdümünde bir devletçiğin altyapısını oluşturmaya ve bu kukla devletin ordusunu kurmaya öncelik veriyor.

ABD, Türkiye’yle ne kadar gerilim yaşarsa yaşasın, Türkiye’yi tamamen gözden çıkaramıyor. Türkiye’nin yerini tutacak, seçenek olacak bir alternatif bulamıyor
ABD, İsrail’in güvenliğini tahkim etmek, İran’ı kuşatmak ve yalnızlaştırmak, Akdeniz’e kıyısı olan bir Kürt devleti kurmak, enerji kaynak ve güzergâhlarını denetlemek, Rusya ve Çin’in gelişen nüfuzunu geriletmek, Suudi Arabistan’ın güvenlik endişelerini gidermek bağlamında stratejiler izliyor. Bu nedenle kurulan denklemde Türkiye’nin tercihi önemli ve belirleyici olacak. Nitekim ABD, Türkiye’yle ne kadar gerilim yaşarsa yaşasın, Türkiye’yi tamamen gözden çıkaramıyor. Türkiye’nin yerini tutacak, seçenek olacak bir alternatif bulamıyor. Buna karşın devlet aklımız da ne yazık ki meseleye objektif ve bütüncül bakamıyor. Dış politikada ABD’yi Rusya’yla dengelemeye çalışan ülkemizin kısa vadede yüzeysel bazı kazanımlar elde etmesi mümkün olsa da, uzun vadede, stratejik seviyeli sonuçlara ulaşılması söz konusu değil. Bu noktada Türkiye’nin ulusal güvenliğinin, ulusal çıkarlarının kalıcı ve sürekli teminatının, istikrara kavuşmuş bir Suriye olduğu gerçeği artık ciddi ele alınmalıdır. Bu nedenle Ankara-Şam kanalının açılması ve işletilmesi kaçınılmaz olarak ülke menfaatine görülmektedir. Yaratılacak işbirliği ve tesis edilecek sinerjinin müteakip aşamada Doğu Akdeniz jeopolitiğine de olumlu yansımaları olacağı dikkate alınmalıdır.