Ana sayfa Haberler Deniz Savunma Kritik viraj geçildi (Ama yolculuk devam ediyor)

Kritik viraj geçildi (Ama yolculuk devam ediyor)

0
Türkiye’nin bulunduğu emsalsiz coğrafya küresel jeopolitiğe her zaman etki edebilecek stratejik bir öneme sahiptir. Hâl böyle olunca küresel ve bölgesel aktörlerin bitmek tükenmek bilmeyen emperyal hedefleri ve hegemonya tesis etme çabaları her dönem üzerimize dalga dalga gelmiştir.

Son dönemde üzerimizdeki baskının giderek artırıldığını görüyoruz. Aslında yavaş yavaş kırılma noktasına ya da başka bir deyişle karar anına yaklaşıyor gibiyiz…

2020 yılı hemen her ülke için bir an önce bitmesi istenen ve hatırlanmak istenmeyen bir yıl olarak hafızalara kazındı. Türkiye de 2020 yılında oldukça zorlanıyor. Sene boyunca bir taraftan içeride doğal afetlerin yarattığı travmalarla ve terörle uğraşan Türkiye; dışarıda ise Suriye, Irak, Libya, Doğu Akdeniz, Ege Denizi ve Kafkasya’ya yönelik gelişmelerle sınanıyor. Enerjisini çok boyutlu ve idareli kullanmak zorunda kalıyor, zira bu tempoya sıradan bir kondisyonun yetmeyeceği aşikâr. Tüm dünyayı sarsan Covid-19 salgını ve yarattığı tahribat da cabası…

KKTC’de “Denktaş Ruhu” kazandı
Türkiye, 15 Temmuz sonrası çevre denizlerinin ve özellikle Doğu Akdeniz’e yönelik menfaatlerinin “nihayet” farkına varınca, Kıbrıs’ın önemini de idrak edebildi. Kıbrıs, Türkiye jeopolitiğinin en önemli saç ayaklarından birisini oluşturuyor. Türkiye ve KKTC jeopolitik olarak etle tırnak gibi, ez cümle KKTC’nin varlığı, Türkiye’nin jeopolitik bütünlüğünün teminatıdır. Bu nedenle Kıbrıs konusunda taviz verilmesi Türkiye’nin jeopolitik gerçekliklerine de aykırıdır.

Kıbrıs’ta ihmâl veya vurdumduymazlık, şüphesiz Doğu Akdeniz’de domino etkisi yaratır ve Türkiye jeopolitiğinde telafisi olmayan kayıplara neden olur. Biraz iddialı olacak ama bu durum Türkiye’yi felakete götürebilir, dahası beka meselesine de evrilebilir. Bu nedenle ısrarla KKTC’de yapılacak seçimlere dikkat çektik. Kıbrıs’ta çok kritik bir dönemece girildiğini vurguladık. Nihayetinde korkulan olmadı ve KKTC’de “Denktaş Ruhu” kazandı.

Merhum Rauf Denktaş’ın emanetini idrak edemeyen, milli çıkarlarımız bağlamında Kıbrıs tezlerimize aykırı davranan Akıncı’nın seçimleri kaybetmesi çok boyutlu sorunlarla uğraşan Türkiye’nin yükünü biraz hafifletti.

Jeopolitik açmazlar
Burada bir parantez açalım, Irak ve Suriye nedense artık ulusal basının gündeminde değil ya da gündemden düşürüldü. Bölgedeki sorunlar dondurulmuşa benziyor. ABD’nin PYD’yi Suriye’nin çözümünde meşru bir aktöre dönüştürmesi de konuşulmuyor nedense. Irak’ta gelişmeler her geçen gün aleyhimize işliyor. Suudi Arabistan ve BAE bölgede açıktan aleyhimize çalışıyor. İsrail’in pozisyonu mâlûm denize çıkışı olan kendisine müzahir bir oluşum. Lübnan’ın denklem dışına itildiği Ortadoğu coğrafyasında durumumuz bu şekilde.

Libya’daki durum da karmaşık. Çok değil, birkaç ay önce Libya ile yatıp Libya ile kalkarken artık Libya’nın da esâmesi okunmuyor. Libya’da inisiyatifi kaybetme riskine ısrarla temas etmiştik. 23 Ekim’de 5+5 formatının Libya’da taraflar arasında koşulsuz ateşkesi kotarması ve çözümü itecek şekilde ön alması ne yazık ki öngörümüzü haklı çıkardı. Libya’da Rusya da boşa düştü.

Temmuz ayından beri Doğu Akdeniz’de Yunanistan ile yaşadığımız gerilim nedeniyle tüm stratejik başlıklar geri plana itilmişti. Belki de itilmesi gerekiyordu. Ne zaman ki Türkiye ile Yunanistan sıcak çatışmanın eşiğine geldi, olayların kontrol dışına çıkma ihtimâli belirdi, bu defa da Kafkasya karıştı. Şu anda ülke gündemini Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki gerilim belirliyor. Elbette bu haklı mücadelesinde can Azerbaycan’ın yanında olacağız. Lâkin bu süreç esnasında ne gibi stratejik kayıplara uğrayacağımızı, nelerin gözlerden kaçırılacağını da yaşayarak tecrübe edeceğiz. Hep belirttiğimiz gibi mevcut konjonktürde sadece gösterilene bakıyoruz, peki arka planı görebiliyor muyuz? Ne yazık ki en büyük endişemiz bu karmaşık ortamda KKTC’de olası bir emrivaki yaşamaktı. Olmadı ve Doğu Akdeniz’de bir süre nefes aldık.

Altını çizelim, Kıbrıs Türk halkı federal çözüme ‘hayır’ demiştir
Hatırlatalım, mart ayında yaptığı ibretlik açıklama ile tarafını ve niyetini açıkça ortaya koyan Akıncı; “İkinci bir Tayfur Sökmen (Hatay’ın ilk ve tek Cumhurbaşkanı) olmayacağım. Federal çözüm için acele etmemiz lâzım. Rumlarla birleşme başarılamazsa, Kuzey Kıbrıs daha fazla Türkiye’ye bağımlı hale gelir, Ankara tarafından yutulabilir ve de facto Türkiye iline dönüşebilir. Kıbrıslı Türkler laik, demokratik ve çoğulcu kimliğini korumak istiyor. Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye’ye bağlanması korkunç olur.” beyanatını vermişti. Velhasıl, seçim sonuçlarından sonra aktif siyaseti bıraktığını açıklayan Akıncı’nın bu kararı şüphesiz oldukça isabetli olmuştur. Akıncı tarafına yüklenen maksatlı misyonu tamamlamıştır.

KKTC’de yapılan seçimleri Ersin Tatar’ın kazanması kırılma noktasıdır. Bu vesileyle, Akıncı ve yandaşlarının savunduğu Türkiye’den kopuk, AB’ye müzahir ve Federatif Kıbrıs’ı önceleyen yaklaşım akamete uğramıştır. Başından beri vurguladığımız üzere ikinci tura kalan seçimler adada adeta bir referandum havasına evrilmiş, iki devletli çözümü savunanlar ile federasyoncular karşı karşıya gelmiştir. Sonuçta Kıbrıs Türk halkı federal çözüme hayır demiştir. Altını çizelim, bundan sonra Kıbrıs Türk halkı arasındaki fay hatlarının kırılmasına asla müsaade edilmemeli, birleştirici ve toparlayıcı stratejiler izlenmelidir.

BM’den beklenen hamle; müzakereleri yeniden canlandırmak
Seçim sonuçlarının hemen ertesinde GKRY Lideri Anastasiadis görüşmelere başlamak için hazır olduğunu açıkladı ve bilinen ikircikli tutumunu sergiledi. Bu oldukça anlaşılabilir bir durum. Şaşırtıcı olan ise BM cenahından geldi. BM Genel Sekreteri Guterres’in sözcüsü yaptığı açıklamada “Guterres’in görüşmeleri yeniden canlandırmak istediğini, uygun zamanda 5’li konferans çağrısı yapacağını ifade ederek tarafların siyasi süreci tehlikeye atacak tek taraflı adımlardan kaçınması” çağrısı yaptı.

KKTC seçim sonuçlarına sevindiğimiz şu günlerde BM tarafından federasyon görüşmelerini yeniden başlatması çağrısı yapılması dikkat çekici bir durum. Bu tuzağa artık düşülmemeli. Zira bu teklifin arka planı garantörlük ve toprak tavizi meselelerinin yeniden gündeme gelmesinden ibaret ve sadece zaman kaybı. Artık kararlı bir şekilde müzakere sürecine dönülmeyeceği açıklanmalı.

Uyaralım, Cumhurbaşkanı Tatar herhalde farkındadır, müzakerelere yeniden başlanması, seçim sonucunda ortaya çıkan, federasyonu reddeden ve iki devletli çözümü öngören iradenin terk edilmesi anlamına gelecektir ki bu durum Kıbrıs Türkü’nün ortaya koyduğu iradeye aykırıdır.

Mısır-Yunanistan-GKRY üçlü zirvesi
Strateji tesadüfleri kabul etmez. KKTC’deki seçimlerin hemen akabinde düzenlenen Mısır-Yunanistan-GKRY üçlü zirvesinin zamanlaması ve alınan kararlar dikkat çekici. Nitekim Dışişleri Bakanlığımız tarafından yapılan açıklamada “GKRY’de düzenlenen Mısır-Yunanistan-GKRY Zirvesi sonunda yayımlanan ve bu üçlünün önceki toplantılarından da artık alışılageldiği üzere, ülkemize karşı mesnetsiz itham ve iddialar içeren bildiriyi bütünüyle reddediyoruz.” ifadesi kullanılarak, “Doğu Akdeniz’de barış, istikrar ve işbirliğini desteklemek amacını taşıdığı öne sürülen bu üçlü oluşum tarafından yayımlanan bildirilerin her seferinde Türkiye’yi hedef almasının, bu ülkelerin asıl niyetlerini ortaya koyduğu” vurgulandı.

Doğu Akdeniz’de uluslararası hukuka uygun ve hakkaniyetli bir işbirliği ancak içinde Kıbrıs Türkleri’nin mevcudiyeti olduğu takdirde sağlanabilir. Doğu Akdeniz’de Türkiye ve KKTC’ye karşı maksimalist, mesnetsiz ve düşmanca politikalar izleyen Yunanistan ve GKRY’nin tutumu değişmedikçe sorunların çözümü olası görünmüyor. Bu perspektiften bakıldığında GKRY ile müzakere masasına dönmek rasyonel bir yaklaşım değil. Nihayetinde Doğu Akdeniz’de hem Türkiye’nin hem de Kıbrıs Türkleri’nin haklarını korumanın formülü KKTC seçim sonuçlarında apaçık ortaya çıkmıştır.

Türkiye’nin ve Kıbrıs Türkleri’nin haklarını korumanın formülü
Bu aşamadan sonra Türkiye tüm enerjisini KKTC’nin tanınmasına kanalize etmelidir. KKTC’nin tanınması için yoğun bir kampanya başlatılmalı, kararlı ve ısrarlı diplomatik girişimlerle bir grup ülkenin KKTC’yi toplu tanıması sağlanmalıdır. Türkiye’nin bunu kotaracak devlet kapasitesi vardır.

Seçimlerden hemen önce yapılan Maraş hamlesi oldukça isabetlidir. Lâkin taktik bir koz olarak kalmamalıdır. Müteakip dönemde Maraş hiçbir şekilde müzakere ve pazarlık konusu yapılmamalıdır. Maraş, askeri bölge statüsünden çıkarılmalı, iskâna, turizm yatırımlarına, imara açılarak KKTC ekonomisine kazandırılmalıdır. Bu stratejik hamle KKTC’nin refahına ve iç istikrarına şüphesiz katkı sağlayacaktır.

Kıbrıs’ta Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğünden taviz vermesinin söz konusu olamayacağı her kulvarda ve her seviyede dile getirilmeli, adada iki eşit, egemen ve bağımsız devletin varlığına yönelik stratejiler hayata geçirilmelidir. Bu esnada muhataplarımızın da boş durmayacaklarının bilincinde olmalı ve muhtemel hamlelere karşı ön almalıyız.

AB’nin değişecek tutumuna karşı ön almak
Ekim ayında Doğu Akdeniz’deki gerilimi düşürmek, AB ile Türkiye arasında diyaloğu geliştirmek için Avrupalı altı düşünce kuruluşu1 ortak bir rapor hazırlayarak, AB-Türkiye ilişkileri için yeni bir yol haritası önerdi.

Düşünce kuruluşları AB’nin Türkiye’ye yönelik geçtiğimiz yıllarda izlediği stratejinin başarısız olduğuna dikkat çekerken, 1-2 Ekim AB Liderler Zirvesi’nde alınan kararların, artık Türkiye’ye dönük yaklaşımın değişeceğinin bir işareti olduğunu, AB’nin Türkiye ile ilişkilerinde “yeni bir evreye” hazır olduğu mesajını verdiğine dikkat çektiler.

Türkiye “hayati çıkarlara” meydan okuyan ülke
AB’nin Türkiye’ye karşı bugüne dek uyguladığı baskı politikasının olumlu sonuç getirmediği tespitinde bulunan rapor, gelinen noktada özellikle Fransa ve Almanya’nın Türkiye’yi “hayati çıkarlarına” meydan okuyan bir ülke olarak görmeye başladığı, Yunanistan ile GKRY için de Türkiye’nin “güvenliği tehdit eden hasıma” dönüştüğü tespitinde bulunuyor.

Taleplerine hiçbir karşılık bulamayan ve “kaybedecek bir şeyi kalmayan” Türkiye’nin daha sert politikalara yöneldiğine işaret edilen raporda, AB’nin elinde Ankara üzerinde etkide bulunabileceği bir manivelanın kalmadığı belirtilirken, Gümrük Birliği meselesinin AB’nin Türkiye ile müzakere edebilmek için kullanabileceği en etkili araç olduğu görüşüne yer veriliyor.

Aslında raporun içeriği ve vardığı sonuçlar Türkiye’den beklentilerin güzel bir özeti mahiyetinde… Türkiye’nin düzensiz göçle mücadele konusunda işbirliğini sürdürmesi (Avrupa’nın selameti bağlamında tampon ülke olmayı kabul etmesi ve 6 milyon sığınmacıya gönüllü ev sahipliği yapması), dış politika ve güvenlik konularında tek yanlı adımlardan kaçınması ve AB ile uyumlu hareket etmesi (Doğu Akdeniz, Kıbrıs ve deniz yetki alanlarının paylaşımı konularında taviz vermesi) Avrupa güvenliği için güvenilir bir partner olması, Doğu Akdeniz’deki askeri girişimlerine son vermesi (milli çıkarları bağlamında Donanma diplomasisini rafa kaldırması, araştırma ve sondaj faaliyetlerine son vermesi, gayretlerini Karadeniz’e odaklaması) transatlantik ittifakının ortak çıkarları doğrultusunda hareket etmesi (yörüngesini Batı’da tutması, farklı arayışlara tenezzül etmemesi)…

Avrupalı muhataplarımızın ve müttefiklerimizin(!) Türkiye’den beklentileri (dayatmaları) bu şekilde… Bu hedeflere ulaşmak için stratejiler izleyecekleri de çok açık. Öyleyse soralım, “Karşı stratejimiz nedir?”

Yunanistan ile Arnavutluk uluslararası tahkime gidiyor
Yunanistan’ın çok boyutlu dış politik hamleleri de devam ediyor. İtalya ve Mısır’ın ardından Arnavutluk ile de deniz yetki alanlarıyla ilgili anlaşmanın sonuçlandırılmasını isteyen Yunanistan, Arnavutluk ile deniz sınırı sorununun çözümü için uluslararası tahkime gitme kararı aldı.

Arnavutluk Başbakanı Edi Rama, başkent Tiran’da Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias ile gerçekleştirdikleri görüşme sonrasında yaptığı açıklamada konuyu doğru bir şekilde çözümlemek istediklerini belirterek kararın uzmanların bilgisine başvurularak uluslararası deniz hukuku çerçevesinde alınacağını söyledi. Dendias da konuyu devletlerarası anlaşmazlıklarda en üst mahkeme olan Lahey merkezli Uluslararası Adalet Divanı’na götürme kararı aldıklarını açıkladı.

Bu gelişme ülkemizi de yakından ilgilendiriyor. Uyaralım, İtalya ve Mısır’dan sonra Yunanistan’ın Arnavutluk ile de anlaşması şüphesiz bizi de zora sokacak. Arnavutluk ile sorunu Uluslararası Adalet Divanı’na götüren Yunanistan’ın, Ege ve Doğu Akdeniz’e yönelik hazırlık yaptığı görülüyor.

ABD’nin NATO Büyükelçisi Kay Bailey Hutchison ne demek istedi?
Bitirelim, lâkin dikkat çekelim. 21-22 Ekim tarihlerinde düzenlenen NATO Savunma Bakanları toplantısı öncesi ABD NATO Büyükelçisi Kay Bailey Hutchison, Türkiye’nin Rusya’dan satın aldığı S-400’lerin ilk denemelerini gerçekleştirdiği iddiası ile ilgili sert açıklamalarda bulundu.

Büyükelçi Hutchison, “Biz, tüm NATO ittifakımızla birlikte Türkiye’yi, hasım olarak kabul ettiğimiz Rusya’dan füze savunma sistemi almaktan vazgeçirmek için elimizden gelen her şeyi yaptık. Rusya’dan füze savunma sistemi almak ve bunu NATO ittifakımızın içine sokmak… Bu bir kırmızı çizgi. Bunda şüphe yok” şeklinde konuştu.

Türkiye’nin bir Rus füze savunma sistemine sahip olabilmek için çok şeyi feda ettiğini vurgulayan Büyükelçi Hutchison, “Biz, Türkiye’yi ittifakımıza bağlı kalmaları konusunda ikna edemediğimiz ve egemenlik meselelerini Rus füze savunma sistemine el uzatmadan çözümlemeye çalışmaya ikna edemediğimiz için çok mutsuzuz” argümanlarını kullandı.

Sahi Büyükelçi ne demek istedi? Tam da ABD Başkanlık seçimleri öncesinde…
İlerleyen günlerde NATO marjındaki gelişmeleri takip etmekte yarar var, belli ki baskı artacak. Kimilerince Türkiye’nin NATO üyeliği sorgulanmaya başladı bile… Mevcut konjonktürde tahriklere kapılmadan aklıselim hareket edip ittifak üyeliğini Türkiye’nin milli çıkarlarına uygun ve uyumlu kullanmak şüphesiz doğru strateji olacaktır.

1Rapor, Alman Politika ve Bilim Vakfı (SWP) bünyesindeki Uygulamalı Türkiye Araştırmaları Merkezi (CATS), Fransa Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (IFRI), İspanyol Elcano Kraliyet Enstitüsü, Polonya Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (PISM), İtalyan Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (IAI) ile Yunanistan’ın Avrupa ve Dış Politika Vakfı (ELIAMEP) uzmanları tarafından kaleme alınmıştır.

Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.