Ana sayfa Editörün Seçtikleri Jeopolitik karmaşa: Tanrılar yok etmek istediklerini önce çıldırtırlar

Jeopolitik karmaşa: Tanrılar yok etmek istediklerini önce çıldırtırlar

0

İçinde bulunduğumuz dönem strateji üreten beyinler için hiç olmadığı kadar çetrefilli. Küresel çekim merkezleri, ilgi odakları ve kriz bölgeleri, takibi güç bir devinim ve dönüşüm içinde. Euripides’e atfedilen “Tanrılar yok etmek istediklerini önce çıldırtırlar” sözünü andıran bir dönemden geçiyoruz.

Stratejik körlük yaşamamak için meselelere iki boyutlu yaklaşmalıyız. İlki doğal olarak milli çıkarlar optiğinden bakmak… Diğeri ise küresel bakış açısıyla ve 360 derece yaklaşımla resmi bütüncül okuyarak.
Son dönemde gündem Libya. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’e yönelik hamleleri, meşru Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ile akdedilen Anlaşma’nın yansımaları, Türkiye-Rusya işbirliğinin omurgasını teşkil ettiği Libya’da çözüm çabaları ve devamında Berlin Konferansı… Sarrac ve Hafter sokaktaki vatandaşın tanıdığı iki isim haline gelirken, Suriye gündemin gerisine düşüverdi. Tıpkı diğer önemli gelişmeler gibi.

Libya’da küresel ve bölgesel aktörlerin “Amok koşucusuna” dönüşmesi
Bir krizin fitili ateşlenip dünya gündemi o noktaya odaklandığında her daim şüpheye düşmeliyiz. Libya meselesi yeni bir durum değil. Bu noktaya gelineceği apaçık ortadaydı. Sadece uygun zaman ve konjonktür bekleniyordu. Uzun zamandır dikkatinizi çekmeye çalışıyorduk, üstelik herkesin Suriye ve İran’a öncelik verdiği ahvâlde. Dünyanın en büyük 9’uncu petrol rezervine sahip Libya’da, enerji kaynaklarının, aktörleri birer “Amok koşucusu” haline getirmesinin ve Libya’da kontrollü bir kaos ortamının yaratılmasının başka izahı yok.
Komik olan ise Batı’nın sergilediği “dilemma”. Arap Baharı safsatası ile Libya’da Kaddafi’yi diktatör titriyle linç eden Batı, 9 yıl sonra bir başka tiran Hafter’e (bu defa Rusya destekli) meşruiyet kazandırmaya çalışıyor ve Berlin’de düzenlenen konferans ile bunu başarıyor da… Ufuk turumuza başlayalım ve Libya meselesinin perdelediği gelişmelere odaklanalım.

Birleşik Krallık’ın geleceği
Boris Johnson’ın seçimler sonucunda gücünü konsolide ettiği Birleşik Krallık’ta, BREXIT nihayet parlamentoda onaylandı. İngiltere’nin AB gemisinden inen ilk yolcu olabilmek için sergilediği çaba şüphesiz bir başka yazının konusu olmalı. Fakat eksen kaymalarının sıklıkla tartışıldığı ve küresel sıklet merkezinin batıdan doğuya kaydığı savlarının tartışıldığı günümüzde, İngiltere her zaman olduğu gibi ön aldı.
İngiltere’nin BREXIT hamlesi kaçınılmaz olarak Birleşik Krallık’ın geleceğine de etki edecek. Ancak görünen o ki, belirleyici aktör İskoçya olacak. İskoçya’da 2014’te yapılan bağımsızlık referandumunda seçmenin yüzde 55’i İngiltere ile birlikten yana oy kullanmıştı.
BREXIT sonrası durumun değiştiğini savunan İskoçya Bölgesel Başbakanı Nicola Sturgeon, geçen ay merkezi hükümete ülkede ikinci bağımsızlık referandumu yapılması çağrısında bulundu. Sturgeon, lideri olduğu İskoç Ulusal Partisi (SNP)’nin 12 Aralık’ta yapılan seçimde oyların yüzde 45’ini almasının bağımsızlık talebi yönünde güçlü bir işaret olduğunu savunuyor. İngiltere, Galler, Kuzey İrlanda ve İskoçya’dan oluşan Birleşik Krallık genelinde, AB referandumunda yüzde 48’e karşı yüzde 52 ile BREXIT kararı alındığını hatırlatalım. Buna karşın İskoçya, yüzde 62’yle referandumda “hayır” oyu vermişti.
İngiltere Başbakanı Boris Johnson şimdilik temkinli. İngiltere Hükümeti’nin, İskoç halkının demokratik tercihini desteklemeye devam edeceğini belirten Johnson, “bağımsızlık referandumlarına yol açacak bir yetki devri talebini” kabul edemeyeceğini vurguladı ve İskoçya yönetimine “Birleşik Krallık’ın tamamını bir araya getirme” çağrısı yaptı. İngiltere’nin BREXIT sürecini tamamlayıp AB’den fiilen ayrılması sonrası, AB’ye üye ve bağımsız bir İskoçya’nın ortaya çıkması, devamında ise Birleşik Krallık’ın dağılma sürecine girmesi dikkate alınması gereken bir olasılık olarak görünüyor.

Japonya emperyal günlerine mi dönüyor?
Japonya’nın son dönemde eski emperyal günlerini çağrıştıran hamleleri dikkat çekiyor… İran krizinde ABD’ye “koşulsuz” destek vermeyen, arabulucu rolüne soyunan Japonya’nın Basra Körfezi’ne yönelik ilgisi prensip olarak “enerji bağımlılığı” ile açıklanabilir. Ancak konunun askeri boyutu da göz ardı edilmemeli. Nitekim, 2019’un son günlerinde Japon Hükümeti, denizlerde seyir güvenliğini sağlamak üzere Orta Doğu’ya Öz Savunma Kuvvetleri (SDF) güçlerini göndereceğini açıkladı. Japonya SDF güçlerini, Umman Körfezi, Arap Denizi’nin kuzey kesimi ve Aden Körfezi’ndeki kıyı ülkelerine konuşlandırmayı planlıyor.
ABD öncülüğünde kurulan uluslararası koalisyona (Operation Sentinel) katılmayarak bölgeye kendi güçlerini göndereceğini açıklayan Japonya, beklenmedik gelişmeler olması durumunda, SDF güçlerini “deniz polisliği” için harekete geçirme gibi tedbirleri de dillendiriyor. Sert güç kullanımı anlamına gelen bu hamle önemli. Küresel boyutta salt ekonomik ve diplomatik gücüyle yetinmek istemeyen Japonya, artırmaya çalıştığı askeri gücüne ve kapasitesine yakın gelecekte kaçınılmaz olarak daha sık başvurmayı deneyecek.

Umman Denizi’nde bir ilk: Deniz Güvenlik Kuşağı Tatbikatı
İran ile ABD ve bölgedeki müttefiki Suudi Arabistan arasında yaşanan gerilimin merkezindeki Aden ve Basra Körfezleri’ni birbirine bağlayan Umman Denizi’nde Aralık ayı sonunda İran, Rusya ve Çin’in katılımı ile düzenlenen “Deniz Güvenlik Kuşağı” Tatbikatı, ABD’ye karşı güçlü bir mesaj olarak yorumlandı.
ABD’nin ansızın gelişen bu yeni duruma cevabı ise İran’ın Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Gücü’nün komutanı olan Kasım Süleymani’nin öldürülmesi oldu. İran’ın bölgeye ilişkin sahip olduğu istihbarat; Suriye, Irak, Lübnan, Filistin, Yemen’deki İran mevcudiyeti, bölge Şiileri ile İran arasındaki askeri ilişkiler; bölgede ABD ve İsrail karşıtı hareketlerin örgütlenmesi Süleymani’nin kişisel eseri ve başarısıydı.

Kasım Süleymani’nin öldürülmesi ve bölgesel gerilim
Süleymani’nin öldürülmesi Orta Doğu’da dengelere doğrudan etki ederek, bölgesel gerilimi tırmandırabilecek potansiyelde. Nitekim İran’ın misilleme olarak ABD’nin Irak’taki üslerine düzenlediği füze saldırıları bunun ispatı… Her ne kadar bu saldırı “danışıklı dövüş” görüntüsü verse de Ukrayna uçağının İran tarafından “sehven” düşürülmesi, Süleymani’nin öldürülmesi sonrası iç dinamikleri konsolide etme şansı yakalayan İran Hükümeti’ni zora soktu ve ülke yeniden karıştı.
Orta Doğu’da gerilimin tırmanmasının Türkiye açısından da ciddi risklere gebe olduğunu hatırlatalım. Irak’ta iç çatışmanın başlaması terör ve göç tehditlerini tetikleyecektir. Türkiye’nin Suriye’deki durumu kırılgan. Ez cümle, bölgede gerilimin yükselmesinden zarar görebilecek ilk ülkenin Türkiye olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Irak ve Suriye’nin asgari üçer parçaya (ve Libya’nın ikiye) bölünme riskinin belirginleştiği mevcut konjonktürde, İran’ın da istikrarsızlaşması denklemi tamamen Türkiye’nin aleyhine çevirecektir. Bu nedenle komşu ülkelerin üniter devlet yapılarını önceleyen bölge merkezli politikalar kararlılıkla sürdürülmelidir.

Yeni NAFTA = NAFTA 2.0
Ocak ayında ABD Senatosu; ABD, Meksika ve Kanada arasındaki ticari ilişkileri yeniden düzenleyen ABD-Meksika-Kanada Anlaşması (USMCA)’nı onayladı ve Beyaz Saray’a gönderdi. 1994’ten beri yürürlükte olan ve Trump’ın talebiyle Ağustos 2017’de yeniden müzakereye açılan Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA), yaklaşık 1,5 yıl süren pazarlıkların ardından önemli değişikliklere uğradı. “Yeni NAFTA” veya “NAFTA 2.0” şeklinde nitelenen Anlaşma’nın, otomobil sektörünü, süt ürünlerini, fikri mülkiyet haklarını ve geçerlilik süresini ilgilendiren dört temel farkı bulunuyor.
Örneğin otomobil ticaretinin üye ülkeler arasında “sıfır gümrük vergisi” ile yapılabilmesi için parçaların en az yüzde 75’inin Kuzey Amerika Kıtası’nda üretilmesi şart koşuluyor. Böylelikle ABD; Meksika’ya Çin, Japonya ve Güney Kore’den gelen otomobil parçalarını kısıtlamayı hedefliyor.

ABD – Çin ‘ticaret savaşında’ ateşkes
Amerika kıtasında Çin’i NAFTA 2.0 ile kısıtlamayı hedefleyen ABD’nin bir diğer hamlesi, Çin ile arasındaki “ticaret savaşı” olarak ifade edilen ve küresel ekonomiyi olumsuz etkileyen gerginliği yumuşatmak oldu.
Trump, Beyaz Saray’da imzalanan Anlaşma’nın Amerikan ekonomisi açısından “dönüştürücü” olacağını söylerken, Çin tarafı ise “kazan-kazan” olarak nitelendirdiği Anlaşma’nın iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesine hizmet edeceğini vurguladı.
Anlaşma’ya göre Çin, ABD’den yaptığı ithalat miktarını 2017’deki seviyesinden 200 milyar dolar artıracağını ve fikri mülkiyet haklarıyla ilgili düzenlemeleri güçlendireceğini taahhüt ederken, ABD ise Çin ürünlerine son dönemlerde getirdiği yüksek gümrük tarifelerini yarıya indireceğini garanti ediyor. Görünen her iki ülkenin ve küresel piyasaların daha fazla zarar görmemesi adına; ticaret savaşına bir süre ara verdiği, esasen ateşkes sağlandığı…

Fransa’nın Akdeniz politikaları evrilir mi?
Ocak ayı ortasında Gaydar Ekonomi Forumu’nda konuşan eski Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin, “Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılmasına karşıydım. Türkiye, Avrupa ülkesi olmadığı için değil. Türkiye, Küçük Asya’da yer alıyor. Türkiye, büyük bir ülke ve medeniyet, onunla konuşmak lazım. Belki de bu AB-Rusya-Türkiye üçlü yapı kapsamı içinde olabilir,” ifadelerini kullanması tesadüf değil.
Fransa’nın Doğu Akdeniz’de izlediği stratejinin gerçekçi ve sürdürülebilir olmadığını daha önce vurgulamıştık. Bölgede artan ve belirleyici olmaya başlayan Türkiye-Rusya işbirliğine Fransa’nın kayıtsız kalamayacağı anlaşılıyor. Özellikle de Libya’da yaşanan son gelişmelerden sonra. Ancak ilk manevrayı yapan Almanya oldu. Şansölye Merkel’in Libya özelinde ön alıp Türkiye ve Rusya ile eş güdüm sağlaması Fransa’yı tedirgin etmişe benziyor…
Nitekim Charles De Gaulle uçak gemisini Chammal Operasyonu’na destek amacıyla Doğu Akdeniz’e göndereceğini açıklayan Macron’un bu hamlesi, Doğu Akdeniz denkleminde inisiyatifi kaybetmemek olarak okunmalı.

Mackinder: Democratic Ideals and Reality
Son olarak, okurlarımız ısrarla Kanal İstanbul ile ilgili yorumumuzu soruyor. Uzatmadan cevabımızı Mackinder’in 1919 yılında İngiltere’nin dünya hâkimiyeti stratejisine yön vermek üzere yazdığı “Democratic Ideals and Reality” kitabından verelim. Mackinder der ki; “Dünyanın kalbinde büyük önemle ele alınması gereken belli stratejik noktalar vardır ki, bu noktalar sahip olunduğu takdirde dünyaya hükmetmeyi kolaylaştırabilir veya engelleyebilir… Dolayısıyla Filistin, Suriye, Mezapotamya, İstanbul Boğazı, Çanakkale Boğazı ve Baltık çıkışları bir şekilde uluslararasılaştırılmalıdır.”
Bize göre Kanal İstanbul meselesi Rusya’yı frenlemek için kullanılan “taktik bir koz” veya tedirgin etmek için kullanılan bir maniveladır. Zira, Türkiye’nin Rusya bağımlılığı her geçen gün artmaktadır. Siyasi aklın tasarrufu bu yönde ise endişeye mahâl yok… Lâkin ABD’ye yeşil ışık yakmak, Atlantik bağımlılığını sürdürmek ve Arap sermayesini ülkeye çekmek ise amaç, fazla söze gerek yok, Mackinder’e kulak kabartmak yeterli.