Ana sayfa Gündem İflas eden Hibrit Dış Politikası sonrası ABD… Türkiye’nin adımları ve jeopolitiğe yansımaları

İflas eden Hibrit Dış Politikası sonrası ABD… Türkiye’nin adımları ve jeopolitiğe yansımaları

0

ABD, Barış Pınarı Harekâtı’na Türkiye’nin tarafını tutarak ara verirken; Türkiye’nin Rusya ve İran ile olan işbirliği ABD’nin planlarını yokuşa mı sürüyor?
Yoksa Türkiye, oyun kurup oyun mu bozuyor?

Bu köşeden sıklıkla vurguladık. 15 Temmuz sonrası fabrika ayarlarına dönen Devlet aklı, beka meselesine evrilen ve denize çıkışı olan sözde/zorlama Kürt oluşumuna karşı kararlı hamleler yaptı. Örnek; Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve son olarak Barış Pınarı Harekâtı… Doğu Akdeniz’e yönelik kararlı duruş ve gelen her türlü tepkiye karşın araştırma ve sondaj faaliyetlerine kesintisiz devam edilmesi de izlenen stratejinin deniz boyutundaki uzantısı oldu. Jeopolitik bir gerçeklik olan Doğu Akdeniz ile Suriye meselesine bütüncül bakmayı öğrenen Türkiye, jeostratejik puzzle’ı tamamladı.

Emperyal ve oportünist duruşlara karşı kendi gücümüze dayanmak
Barış Pınarı Harekâtı esnasında karşılaştığımız tepkiler bize her bakımdan ders olmalı. Uluslararası ilişkilerde devletlerin dostu olmaz, çıkarları olur. Keza bu işler duygusallığı kaldırmaz, sabırlı olmak, analitik düşünmek ve gücüne göre stratejiler uygulamak esastır. Ülkemize yönelik çoğu haksız ve önyargılı eleştiriler ne yazık ki milli çıkarlarımızın birçok müttefikimizle ve dost bildiğimiz paydaşla örtüşmediğini de ispat etti. ABD, AB, Rusya ve Arap Birliği’nin tutumu şaşırtmadı… Bu aktörlerin bölgeye yönelik farklı beklenti ve arayış içinde oldukları bir kez daha idrak; emperyal ve oportünist duruşları ise teyit edildi. Bu coğrafyada var olmak için kendi gücümüze dayanmak durumunda olduğumuz görüldü.

Beş gün arayla ABD ve Rusya ile masaya oturuldu. Gelinen noktada ABD ile yapılan mutabakatı akamete uğratan Soçi mutabakatıyla Türkiye, pozisyon değiştirdi. Zira, Soçi mutabakatı, Türkiye bakımından daha dengeli, objektif ve olumlu. Rusya’yla imzalanan mutabakat, ABD’yle imzalanan mutabakata oranla Türkiye’nin yarar ve faydasına.

Türkiye oyun mu kurdu, yoksa oyunu mu bozdu?
Barış Pınarı Harekâtı, ABD güçlerinin geri çekilmesiyle sahadaki durumu ve Suriye denklemini kökten değiştirdi. ABD’nin korumasını yitiren Kürtlerin Suriye hükümetiyle mecburi uzlaşmasının ardından, Rusya destekli Suriye ordusu hızla ülkenin kuzeydoğusunu kontrol altına aldı. ABD devre dışı kaldı, Suriye denkleminin dışına itildi. Rusya’nın Suriye’de zaten güçlü olan nüfuzu iyiden iyiye arttı. Neticede kaybeden -böyle giderse her zaman da kaybedecek olan- her dönem kullanışlı bir aparat olan Kürtler oldu.

Doğru soru şu, Türkiye Barış Pınarı Harekâtı ile oyun mu kurdu yoksa oyunu mu bozdu? Sorunun doğru cevabı göreceli, baktığınız ideolojik optik ile de alâkalı. Bizim yorumumuz şöyle; stratejide kuraldır, güç oyunu bozar. Dolayısıyla Türkiye -evet- milli çıkarlarına aykırı oynanan oyunu sert gücünü kararlılıkla kullanarak bozmuştur. Gerek ABD gerekse Rusya, güvenli bölge iddiamızı tanımıştır. Türkiye Cenevre’de sürdürülen anayasa görüşmelerinde masaya daha güçlü oturma imkânı yakalamış, böylece Suriye’nin geleceğinin şekillenmesinde ön almıştır. Lakin oyunu kurup kuramayacağı; atacağı adımlara, izleyeceği stratejiye ve yapacağı tercihlere bağlıdır.

Bakınız ısrarla vurguluyoruz, Türkiye’nin aynı anda ABD ve Rusya’yı gözetmesi, taktik hamle ve manevralar ile bu iki gücü idare etmeye çalışması denge politikası değildir. Rasyonel bir tutum hiç değildir. Nitekim Barış Pınarı Harekâtı ile bu durum sona ermiştir. Suriye marjında tercih Rusya’dan yana kullanılmıştır. Bu durum aslında reel politiğin doğal bir sonucudur. Suriye’de Arap Baharı kurgusuyla 2011’de başlayan ve sekiz yıldır süren iç savaşın sonuna gelinmiştir. Esat Suriye’nin meşru ve kazanan aktörü olarak final yapmıştır.

ABD’nin iflas eden Hibrit Dış Politikası
Jeopolitik, yapılan tercihler ve atılan adımlarla şekillenir. ABD, Türkiye ile sahadaki kara gücüm dediği PKK-YPG terör örgütü arasındaki tercihini sözüm ona Türkiye’den yana kullanmıştır. Acı olan; kadim NATO müttefikimizin meşru olmayan bir entiteyi bizimle denklemeye çalışmış olmasıdır. Oysa bir devlet ile bir terör aparatının aynı cümle içinde yer almasını kabul etmek dahi mümkün değildir. Tıpkı tüm dünyada kırmızı bültenle aranan bir teröristin “general” olarak yaftalanması gibi…

ABD’nin zorunlu ve zaruri tercihinin arka planı Türkiye’nin jeopolitik değeri ve ABD’nin stratejik öncelikleri ile alâkalıdır. ABD’nin Türkiye’yi gözden çıkaramadığı ve Atlantik yörüngesinde tutmak uğruna taviz verdiği, stratejik tercih değişikliğine gittiği görülmektedir. Bu hamle ayrıca ABD iç kamuoyuna yöneliktir. Bağdadi’nin öldürülmesi de izlenen stratejinin bir halkasıdır. Trump popülist çıkışları ile bu olayları 2020 seçimleri öncesinde kullanmaya başlamış, ABD’nin Ortadoğu’da yaşadığı tüm prestij kayıplarını Obama dönemine ihale etmiştir. Ancak bu olgular ABD’nin aylar önce yine bu köşede tarif ettiğimiz hibrit dış politikasının iflas etmesini engelleyememiştir.

ABD’nin strateji değişikliği Karadeniz ve İran ile ilintilidir
Yine de ihtiyatlı olalım. Küresel güçler kolaylıkla vazgeçmezler. ABD evet Suriye’de geri adım atmıştır ama bu strateji değişikliği Karadeniz ve İran ile ilintilidir. Konuyu açalım, ABD NATO üzerinden Rusya’yı çevrelemek istemektedir. Bilhassa son üç NATO Zirvesi’nde alınan kararlar bu minvaldedir. Sürecin temeli 2014 Galler Zirvesi’nde atılmış, 2016 Varşova Zirvesi’nde start verilmiş ve 2018 Brüksel Zirvesi’nde yol haritası pekiştirilmiştir.

Rusya’yı çevrelemenin kritik coğrafyalarından öne çıkanı Karadeniz, kritik ülkesi ise Türkiye’dir. 15 Temmuz öncesi dönemde Türkiye, biçilen bu rolü gayet güzel oynamıştır. Hatta bu uğurda Rus uçağı bile düşürülmüştür. Sonrasında Türkiye makas değiştirmiştir. Bu durum Atlantik blok tarafından tepkiyle karşılanmaktadır. Bu nedenle Karadeniz’de Romanya ve Bulgaristan sürekli arkadan itelenmektedir. Lâkin her iki ülkenin Türkiye’nin alternatifi olamayacağı aşikârdır. Bu iki ülke üzerinden Türkiye sıkıştırılmakta, gözdağı verilmekte ve Rusya ile karşı karşıya getirilmeye çalışılmaktadır. ABD’nin beklentisi ve önceliği Türkiye’nin katkısı ile Rusya’nın Karadeniz’de kontrol edilmesidir. Bu uğurda Türkiye önceliğini Doğu Akdeniz’e değil, Karadeniz’e vermelidir!

Bir diğer olgu ise İran faktörüdür. İsrail’in bekasını her zaman gözeten ve öncelik veren ABD, jeopolitik ihtirasları ile Ortadoğu’da önemli bir bölgesel güce dönüşen İran’a karşı çözüm aramaktadır. İran, Ortadoğu’da nüfuzunu her geçen gün artırmakta, Irak-Suriye ve Lübnan hattı üzerinden Akdeniz’e açılmak istemektedir. Türkiye’nin coğrafi konumu aynı zamanda İran’ın izole edilmesi ve Akdeniz’e erişiminin engellenmesi bakımlarından da yüksek önemdedir.

Ancak ABD’nin beklentileri Rusya ve İran ile işbirliği yapan Türkiye’nin mevcut pozisyonu ve tercihleri ile çelişki yaratmaktadır. Türkiye, ABD’nin taktik hamlelerine, stratejik tercih değişikliklerine karşı kesinlikle ihtiyatlı hareket etmelidir. Soçi Mutabakatı bu nedenle önemlidir. Rusya oyunu kurmuş, ABD’nin boşalttığı alanı doldurmuş ve ABD’nin elinden Kürt kartını almıştır.

Artık Kürt kartının yeni sahibi Esat ve doğal olarak Rusya’dır. Türkiye’nin reel politiği doğru okumaması ve yanlıştan dönmemesi durumunda tıpkı baba Esat zamanında olduğu gibi Kürt kartının Rusya destekli oğul Esat tarafından aleyhimize kullanılması söz konusu olabilecektir. Bu nedenle Suriye’nin üniter devlet yapısının muhafazası, Adana Mutabakatı çerçevesinde iyi komşuluk ilişkilerinin yeniden tesisi zorunluluktur. Kürt kartı artık masaya gelmemelidir.

Son kertede Karadeniz ve İran üzerinden Türkiye’ye karşı kurulabilecek olası tuzaklara karşı bölge merkezli dış politikanın sürdürülmesi zaruridir. İşte bu noktada Soçi Mutabakatı’nın 9’uncu maddesi (Bu muhtıranın uygulanmasını gözeterek ve koordine etmek amacıyla Müşterek Denetim ve Doğrulama Mekanizması ihdas edilecektir) öne çıkmaktadır. Tarif edilen Müşterek Komuta Merkezi’nin Türkiye, Rusya ve Suriye arasında en kısa sürede kurulması bölgeye istikrar ve barış getirecek, Suriye krizini bitirecek, aynı zamanda Türkiye ile Suriye’nin müzakerelere başlamasına vesile olacaktır. Bu paradigma değişikliğinin gündemi şekillendirdiği mevcut konjonktürde kimsenin sormadığı soruyu soralım… Peki, Türkiye’nin desteklediği ”Suriye Milli Ordusu”nun akıbeti ne olacak? Bu sorunun cevabı kısa süre sonra gündemin ilk sırasını alacak ve gidişatı belirleyecek, bekleyip görelim.