Ana sayfa Haberler Çevre ‘Denize kıyısı olup da kıyı master planı yapmamış tek ülke biziz’

‘Denize kıyısı olup da kıyı master planı yapmamış tek ülke biziz’

0
Faruk Okuyucu kıyı
Fotoğraf: Sevim Tarhan Atasoy

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü’nün, ‘‘Fethiye Göcek Özel Çevre Koruma Bölgesi Göcek Körfezi Mapa, Şamandıra ve Çevre Koruma Projesi’’ni hazırlaması üzerine, tekne ve yatların koylarda gelişigüzel demir ve çapa atmasının önüne geçmek amacıyla ihâle yapıldı. Bir hafta arayla yapılan iki ihâleyi de özel şirketler aldı. İhalelerin özel şirketlere verilmesi üzerine kamuoyunda tartışmalar meydana geldi. Gündem, Göcek ve çevresindeki koylardaki kirlilik ve kaçak yapılaşmayla hareketlenmişken uzun zamandır teknesiyle denizde yaşayan İMEAK DTO Eski Yönetim Kurulu Üyesi ve kendi tabiriyle Deniz Turizmi Temsilcisi M. Faruk Okuyucu ile koylarda yaşanan kirlilik, nedenleri, deniz kültürü ve çevre bilinci üzerine bir sohbet gerçekleştirdik kıyı

MDN: Göcek Koyları’nda su kalitesinin bozulduğu ve biyoçeşitliliğin azaldığı belirtiliyor, bu durumun başlıca sebepleri nelerdir? Önceki sayılarımızda günübirlik teknelerin de mangal kömürlerini, kirli sularını koylara döktükleri, atık su alımlarının yetersizliği gibi sebepler de dile getirilmişti. Sizce kirlilikle ilgili kimler, ne derece suçlu?

Faruk Okuyucu: Bir tek sektörü her şeyden sorumlu tutmak bence pek de adaletli değil. Evet gezi tekneleri içinde atıklarını koylara boşaltanlar var ama özel teknelerde de yapanlar var, kara baskısı da çok yoğun. Yani ‘suçlu ayağa kalk’ dendiğinde bu hepimizi kapsar.

Ören’de yazları yaklaşık 10 bini geçen bir nüfus oluyor. Hatırladığım kadarıyla Ören’in arıtma sistemi 1-2 sene önce daha yeni kuruldu. Burada bir biyolojik arıtma yoktu. Bunun yanında Göcek’i kapsayan koylarda bir yığın restaurant benzeri yapı oluşturuldu. Onların hiçbirinin izni zaten yok, arıtma sistemleri de yok, atıkları toplama sistemleri de yok. Genellikle yapılması gereken foseptik çukuru açılmasıdır. Onun da sızdırmaz betondan yapılması gerekir. Yasa gereği zorunlu olmasına rağmen büyük çocukluğunda toprağa kazılmış ve sızdıran yapılar bulunuyor. Bunlar nereden gelirse gelsin denize gidiyor.
Türkiye’de yatçılığın yapıldığı 3-4 tane çok büyük körfezimiz var. Bunların içinde de Gökova, Hisarönü-Marmaris ve Fethiye Körfezleri ön planda. Bunların büyüklüklerini dikkate almakta fayda var.

Gökova Körfezi 850 mil2, Hisarönü Körfezi yaklaşık 350-400 mil2 civarı, Fethiye Körfezi’nin tümü 130 mil2 civarı. Bunların yanında Göcek’teki koyların tamamı 20 mil2. Gökova’da binlerce tekne gezinir ama küçücük Göcek’te yaz-kış ortalama bin tekne bulunuyor. Bir havuza tekneleri koymuş gibisiniz. Göcek’te su sirkülasyonu da zayıf. Bir de talep yüzünden kimse koylardaki yerini değiştirmek istemiyor. Atık anlamında güzel bir sistem bulunmasına rağmen ihtiyaçlara yetişilemiyor. Mümkün değil. Günlük gezi tekneleri tabii ki bir baskı oluşturuyor ama karadan da bir baskı olunca iş çözülmez bir hâle geldi. Göcek koylarında senelerdir denize girenler kaşıntıdan şikâyet ediyorlar ki bu da artık biyolojik kirlenmenin başladığını gösterir.

Ama bu problem sadece Göcek’te değil. Türkiye’nin çok büyük bir yönetme probleminin küçük bir parçası bu Göcek. Ben size büyük ve ana problemi söyleyeyim. Türkiye’nin kıyıları dantel gibi çok değerli deniz kara parçalarıdır. Biz bunlara kıyı alanları diyoruz. Bunların içinde biz çok özel şartları olanları korumaya almışız, onlar da bildiğiniz yerler. 80’lerde kurulan Özel Çevre Koruma Kurumu günümüzde değişime uğrayarak Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü adını aldı. Bütün doğal koruma alanları bu genel müdürlüğün hüküm ve tasarrufundadır. Problem şu, bu konuda ben yıllardır gerek İdare ile gerek yerel bürokratlar ile gerek genel merkezler ile çalıştım. Konuyu siyasetten temizlediğinizde, gerçek anlamda düşündüğünüzde onlar da haklılar. Yüzlerce koruma altında yer var ve Ankara’da ya da yerel bürokratların ellerindeki imkânlarla bu koyları, deniz alanlarını, kara alanlarını koruyabilme imkânları yok. Problem burada başlıyor, ‘o zaman ne yapacağız?’ Hakiki problem ‘bu koruma alanlarını nasıl yöneteceğiz?’. Eskiden 3-5 çay ocağı koyardınız, 2 adam koyardınız; kırk yılda bir 3-5 araba gelirdi karadan, denizdense 1-2 tekne, buraları yönetmek kolaydı. Ama son dönemlerde turizm baskısı, özellikle pandemi, yatçılığımızın son 20-30 yılda gelişmesi gibi sebepler buralarda karadan ve denizden kullanım baskısı yarattı. Eskiden bu koyların birçoğunda yol yoktu. Orman yangınları nedeniyle buralara yol da açıldı. Dolayısıyla karadan ve denizden buralarda bir kullanım baskısı oluştu.

Peki, dünya ne yapıyor? Dünya şunu yapıyor; kıyı alanların master planları yapılıyor, ülke çapında fiziki planlar, bu planlar uyarınca buralar nasıl korunuyorsa koruma bölgelerdeki kurallar neyse buralarda da pratik yönetmek anlamıyla kıyı yönetim planları yapılıyor. Soru şu: Kim yönetecek? Göcek’te başımıza gelen de bu. Devlet yıllardır bize soruyor ‘‘Buraları kim yönetecek? Alın siz yönetin’’ İMEAK DTO’ya söylüyorlar, TURMEPA’ya söylüyorlar. Bu ikisi de meslek örgütü buraları yönetebilecek becerisi var ama işi değil. Geriye ne kalıyor, yönetmelikleri gereği ihâleyle özel sektöre verip kurtulmak kalıyor. İyi niyetle yapılan bir şeyden söz ediyorum ama mantığı gereği özel sektöre ihâleyle verirseniz fiyatlar olanın kaç katı yükselir. Türkiye’de ihâle psikolojisini biliyorsunuz.

Proje özelinde ihâleyi nasıl yorumluyorsunuz?

Birincisi, ihâleyle buraları değerlendirmiş, paraya çevirmiş oluyorsunuz ki yanlış, ikincisi de özel sektör buralara verdiği paraları kârıyla çıkarmak istediğinden uygulama fiyatları artıyor, bakımı korunması istenildiği gibi olmuyor.

Devletin de bürokratların da başka seçeneği yok, ya vakıflara/derneklere kirasız, ya da ihâlesiz düşük parayla tahsis edecekler ya da özel sektöre ihâle edecekler. Bugünkü hukuki durum bu. Bugün için bunu kabul edelim, sistem değişmediği sürece durum bu.

Belediyeler devreye girse?

Normalde büyükşehir belediye yasaları sahillerin belediyeler tarafından yönetilmesini hüküm altına alır ama koruma alanları hariç, tabiat varlıkları alanları direkt Ankara’ya bağlıdır. Genelde burada siyasi bir durum da oluyor. İktidarla aynı partiden olan belediyelere devlet buraları tahsis ediyor. Ben buna da taraftar değilim çünkü belediyeler de her şeye rağmen belli kurallarla buraları işletirken nihayetinde kafeci, restaurant işletmecisi değil. Bu nedenle elindeki enstrüman yine ihâle oluyor, bu defa da belediyelerin yandaşları ihâleciler devreye giriyor. Problem belediye çapına indirgenmiş oluyor, oysa buralar özel bir yönetim biçimidir. Çözüm şu; bundan sonra söyleyeceğim şeyler benim kendi fikirlerim değil bu konuda uzmanlarla görüşerek topladığım bilgilerle sentezleyip Türkiye şartlarına uyarladığım bir çözüm yolu. Dünyada bu gibi yerlerin örneği var, kâr amacı gütmeyen çok ortaklı şirketler tarafından yönetilir. Kıyı yönetiminin bütün dünyada artık okulları var, üniversiteleri var, Türkiye’de de bu konuda çalışmış doktora yapmış doçent olmuş, profesör olmuş arkadaşlar var. Bu kişilerin bütün görevi bu. Onların da yönlendirmesiyle çıkan model şu: Mahalli olarak yani her koyun ya da sahilin bulunduğu bölgede Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü ile buradaki büyükşehir dâhil, şehir belediyeleri dâhil ve paydaşlar ile buraları kullanan odalar, dernekler, kooperatifler, kooperatifler birlikleri, çevre örgütleri gibi herkesin pay alacağı ve kısmen belli kurallara göre söz sahibi olacağı geniş ortaklı bir yönetim şirketi oluşturulmalı. Türkiye çapında bir tane kurulup bölgelere göre şubesi de açılabilir; her bölgede ayrı ayrı yerel de kurulabilir. Burada işin sahibi ve buraların sahibi devlet oluyor, kontrolü elden bırakmıyor, bu şirket kendi kadrolarıyla, kendi imkânlarıyla bir yarı kamu şirketi gibi buraları akılcı bir şekilde bilim ve pratik değerlere dikkat ederek yönetiyor. Kâr payı dağıtmıyor ve bu baştan kabul ediliyor, çok az bir şey kâr ediyor ve bu kârını da buraların bakımı, sürdürülebilmesi, altyapı ve işletme maliyetleri gibi konulara harcıyor, koruyarak gelecek nesillere bozulmadan kalmasını sağlayabiliyor. Çünkü buralara denizden ve karadan gelen insan sayısı o kadar çok ki herhangi bir dernek/vakıf ya da küçük bir belediye bunun altından kalkamaz. Alanın ilkelere göre yürütülmesi lâzım. Bu şirket buralara para ödemeyeceği için kullanım fiyatlarını da makul işletme giderlerini karşılayıp az kâr edebilecek şekilde tutabilir. Böylece halk da yüksek fiyatlar nedeniyle, denizden ve plajdan ya da koylardan uzak tutulmamış olur. Aksi takdirde fiyatlar çok yükselir, bunun sonucunda da belli bir varlıklı grup buraları denizden ve karadan kullanır, bu da halkın denizden uzaklaştırılması anlamına gelir.

Olayın genel çerçevesi, genel ilkeleri, sınırı bu. Göcek bunun içinde aktif bir uygulama olduğu için, bu büyük problemin küçük bir kanıtı ve ispatı. Düşünün ihâlede 4 koya 12 milyon lira ödeniyor. Bu sadece devlete ödenecek ihâle bedeli. Bir de şartnamedeki şartları yerine getirmek için yatırım maliyeti var. En az 5 ila 10 milyon arası da o tutar, bir de işletme maliyeti var ki bunu 100-150 tane tekneden çıkarması gerekiyor. Böyle bir şey ticari değil, mantıklı da değil. O zaman şirket neden alıyor burayı çünkü başka bir niyet var. Orada çok değerli kara parçaları var; zaman içinde oralara bir tuvalet yapacak, bir idare binası dikecek ve oralar marina gibi çalıştırılacak. İşletme süreleri de 10 yıl olacak. Hatta şöyle bir madde var, bazı arkadaşların dikkatinden kaçmamış. Gelecekte eğer karada imar planlarında değişiklik olursa inşaat yapma izni de var. Bu bir nev-i ‘siz alın biz gelecekte oralara imar vereceğiz’ demektir. Zaten Göcekli arkadaşlar biliyorlar, duyuyorlar oralarda arazi toplayanlar da var. İhâlenin sonucu bütün Göcek koyları bu şekilde sürdürülürse, Göcek koca bir mega marinaya dönecek. Denize girilir mi, nasıl girilir, deniz temiz kalır mı onu hep beraber göreceğiz. Denizin temiz kalması için denizi kirletecekler, yaz kış tekneler bağlı olacak, karada da zaten bir yığın kaçak göçek sistemler var bir de onlar yasal hâle gelirse o küçücük alanda ne karayı ne denizi korumanız söz konusu olur.

Şimdiden kaçak yapılar var ki geçtiğimiz günlerde Dalaman tarafında yıkılmaya başlandı. Bu kaçak yapıların yıkımı sırasında da çevreye ve özellikle de denize zarar veriliyor. Bunun önüne nasıl geçebiliriz?

Zaten yıkıp bırakıyorlar. Önemli olan bunu yaptırmamak. Düşünün ki bu ülkede imar barışı yapıldı. O bir imar affıydı, imar barışı falan değildi, imar mevzuatını ortadan kaldırmaktı. Bir süre için siz imar mevzuatını ortadan kaldırırsanız herkes her yere her istediğini yapar, yıkıntısı da kirletir. Yani yıktığınız yer eski hâline gelemez çok zor/mümkün değil ve o yıkma işlemleri sırasında fotoğraflardan da gördük zaten koy bildiğiniz çamur rengine büründü çünkü denizden de vinç getirmişler. Bu göstermelik midir gerçek midir onu bilmiyoruz.

Peki, bunun denetlemeleri nasıl yapılabilir? Teknoloji çok gelişti artık her yeri dron’larla takip edebiliyorlar.

Geçmişte mapa, şamandıra yapıldı biliyorsunuz. O sırada ben Deniz Ticaret Odası Yönetim Kurulu’ndaydım. TURMEPA ve Deniz Ticaret Odası öncü oldu, para toplandı ve yapıldı. Hep aynı şeyi söyledim, yapmak sorun değil. Türkiye’nin büyük sorunudur bu; Türkiye çok yardım sever insanlardan oluşuyor para toplarsınız, yaparsınız. Binalar yapılıyor, sistemler yapılıyor ama sorun yapmak değil, sorun yapıldıktan sonra işletmek. Çünkü bunların bir işletme maliyeti var, o koyların da öyle. Eğer bir sahip çıkan işletmeci olursa denetimi de yerli halk yapar, devlet yapar, o şirket yapar… Denetimin teknikleri çok kolay. Önemli olan bir yere bir sahip bulmak, işletici bulmak. Benim kafayı yorduğum, en çok üzerinde durduğum nokta budur. Bir iyi niyetli buraları koruyacak. Bu modelde işletici özel sektör olamaz, kimse kusura bakmasın. Ne belediye ne de özel sektör olamaz.

Türkiye’de şirket denilince hep kapitalizm akla geldiği için, insanlar şirket lafından korkmasınlar. O anlamda bir şirket değil. Şirket ekonominin bir enstrümanıdır. Şirketle buraları aktif olarak yönetmek kolay, önemli olan şirketi kimin kurduğu, ortakları ve yönetimi.

Bunlar yapılabilir kolay işler ama önemli olan oraya bu niyeti devam ettirecek bir işletici bulmak. Ben de diyorum ki bu şekilde kurulacak bir şirketin ortakları çok olsun, çok paydaşlı olsun, çok paydaşlı olunca herkes aynı zamanda hem denetmen olur gelip geçerken izler hem de eleştirel olur ve pozitif eleştiriler yapabilir.

faruk okuyucu gocek kıyı

Şunu da söyleyeyim, bunu defalarca kürsüden dile getirmiştim, kıyı alanları biliyorsunuz çok az bir deniz kenarı ve denizin kıyısıdır. Burayı mantığı gereği kullandığımızda elliden fazla konu var. Bunların içinde sadece 9-10 tanesi ticari yani limanlar, iskeleler, marinalar gibi, geri kalanlar ticaret dışı kullanım plajlar, askeri alanlar, boru tesisleri vs. gibi. Ticarete konu olmayan ama kıyıdan başka yerde yapılamayacak faaliyetler eğitim faaliyetleri, belediyelerin plajları vs. gibi. Bu kadar yoğun konu çok özel yönetilmeli, bu nedenle de önce kıyı alanları master planı, ardından da kıyı yönetim planları yapılmalı. Denize kıyısı olup da bunu yapmamış tek ülke Türkiye’dir. Bizde yok, onun için de tutanın elinde kalıyor. 20-30 yıldır Bodrum merkezli DTO şubelerimizde sürekli bunun propagandasını yapıyoruz, kürsüden söylüyoruz, özel görüşmelerimizde Ankara’ya anlatıyoruz. Çeşitli nedenleri var; teknik nedenleri var, menfaat ilişkileri var, siyasi nedenler var, merkezle mahalli idareler arasındaki sorunlar var, buraların büyük bir kısmının yapılaşma hevesi var, büyük bir kısmı yapılaşmaya açılmış yerler var. Sadece Marmaris, Fethiye diye bakmayın mesela İzmit de bir sahil kenti ama İzmit’in kıyı alanlarının yüzde 99’u kullanıma açılmış durumda. Artık orada plan yapmak sadece fiziki yapıyı kâğıda/kâğıdı fiziki yapıya uydurmak demektir. Ama buralar bakir yerler, hiç olmazsa buralarda plan yapılsa diye çok önerdik ama ne yazık ki fazla dinletemedik ya da yeteri kadar anlatamadık. Aslında bir bakanlığımız bile yok. Maalesef ismen içinde denizcilik geçen bir bakanlığımız vardı o da yok. Benim bütün derdim bu işleri çözmek için bir deniz bakanlığı kurulması. Bunu daha önce kürsüden de söyledim, denizcilik demiyorum ufak bir nüans gibi görünüyor ama değil, çok önemli bir fark var denizcilik derseniz denizi sadece kullanmayla ilgili bir bakanlık olur, deniz bakanlığı derseniz özneniz deniz olur ve bu deniz için her şeyi yaparsınız. Avusturalya’da bir nehire nüfus kâğıdı çıkardılar, aborjinlerin kutsal bağları var, koruma amaçlı ‘bunlar kişidir’ diye kişilik verdiler doğaya. Dünyada bunlar olurken bizim de deniz bakanlığı kurmamız çok mantıklı olur ve tek elden bunların hepsi idare edilebilir. Ancak şu şartla: Bakanlık siyasi birinin yönetiminde olmayacak. Geniş tabanlı duayenlerden oluşacak ve her konunun temsil edildiği bir deniz konseyi ya da deniz danışma kurulu yani geniş tabanlı bir fikir paylaşımıyla oluşacak bir kurul bu ülkeyi ancak toparlayabilir. Ben başka çözüm göremiyorum.

Bu proje özelinde dediniz ki ‘‘ihâle bedelleri çok yüksek ve bunların yatırım ve işletme maliyetleri de var’’. Bu nedenle ileriki dönemde denizin o bölgede kirlenme ihtimâli çok yüksek. Peki, kısa vadede düşündüğümüzde bu bedeller çok yüksek olmazsa, mapa ve şamandıra kurulursa bölgenin korunması sağlanabilir mi?

Tabii ama tamamıyla değil kısmen sağlanabilir. O proje bizim projemiz, İMEAK DTO, TURMEPA ve çevre kuruluşlarının ortak geliştirdiği, yıllar önce önerdiğimiz proje. Yalnız Göcek’e değil biz bütün bu hassas koylarımıza bunu önerdik. Mesela ağaçlara da tekne bağlanıyor, birçok yerde o da olmasın, olmasın ama hiç bağlama git buradan da olmaz, alternatif getirmek kaydıyla bu projeyi gönülden destekliyoruz. Tabii ki ikide bir demir atılıp denizin dibi taranmasın, ağaçlar yıpranmasın, çağdaş bir şekilde uygun bir yerlere bağlansın. Bunu herkes destekliyor. Proje güzel ama projenin işletim tarafı yanlış. Orada günlük tekneler var onları kaldıramazsınız, onlar oranın 40-50 yıldır emek veren insanları, hepsi de Oda üyesi. Onları konuşa konuşa bu konuda büyük ölçüde eğitmiş durumdayız. Sağ olsun Fethiye Şubemiz orada çok çaba harcadı, TURMEPA orada çok çaba harcadı, orada belirli bir bilinç oluştu ve şu anda Fethiye’de parti gözetmeksizin siyaset üstü nefis bir platform oluştu. Biliyor musunuz ilk defa partinin dışına çıkıldı bu platformda. Dalaman’ın AKP’li belediye başkanı da o işe karşı, kooperatifler birliği de karşı ve hepsi birlikte İdare Mahkemesi’ne ortak dava açmış durumda. Bu güzel bir gelişme.

Bölgedeki atık alımlarından bahsedersek, sizce yeterli mi?

Kirlenmenin önemli bir kaynağı atık gibi gözüküyor ama tam değil. Orada polisiye tedbirlerle hiçbir tekneye atığını zorla verdiremezsin. Birincisi toplama yeterli değil. Bu sistemde Göcek’teki miktara ulaşmak zor iş. Kâğıt üstünde ne kadar oluyor gibi görünüyorsa da fiili durumda olamıyor, tümü toplanamıyor. Burada TURMEPA’nın, Büyükşehir Belediyesi’nin, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın çok büyük katkıları var, hepsini biliyorum. Hepsine perde arkasında geçmiş yıllarda ben de katkıda bulundum, çalıştım ama bu sistem oradaki atıklara yetmiyor. Burada eğitim çalışması yapılmalı ve insanlar ikna edilmeli, teknecilere anlatılmalı. Bu konu çok geniş bir konu yalnız Göcek’te değil başka yerde de öyle. Kâğıt üstünde ‘atık vermeyeceksiniz’ demekle olmuyor bu iş. Göcek’te yaz aylarında atıkların yüzde 50-60’ı ancak alınabiliyor diyorlar çünkü koca motor yatın bir koca guletin 3-5 ton atığı var, her birinden o atığı almak nereden baksan yarım saat sürer ki en hızlı pompayla hangi birine yetişecekler. Küçüğüyle büyüğüyle binin üstünde tekne var.

faruk okuyucu kıyı

Bunun yanı sıra bütün koylarımızda yeni bir tekneci grubu oluştu. Genç-orta yaş denize meraklı halk, markalı tekne alıyorlar, görüyorsunuz sayımız çok arttı. Güzel güzel tekneler alınıyor ve bunlar genelde yurtdışı kaynaklı. Oralarda kendi koyları bizimki gibi olmadığı için, böyle koylara sahip olmadıkları için denizciliği yorumlamaları da farklı olduğu için onların teknelerinde mutfak suları doğrudan doğruya denize akıyor. Bakın burası çok önemli. Bu ne demek? Siz bir otomobil aldıktan sonra motor kaputunu açıp ‘bu hortum nereye gidiyor, bu boru nereye gidiyor’ diye bir şey sorar mısınız, hayır, fabrika yapmış, alır kullanırsınız. Aynı şeyi bu arkadaşlar tekne için de yapıyorlar, alıyorlar, kullanıyorlar. Teknenin mutfağı var değil mi mutfakta yıkadığınız bulaşığın suyu nereye giderse gitsin merak etmiyorsunuz. Oysa ithâl teknelerde mutfaklar için pis su tankı yok, gri tank diyoruz ona. Mutfak suları doğrudan doğruya denize gidiyor, bu arkadaşlar hiç farkında değiller ve mutfaklarında deterjan da kullanıyorlar, yağlı şeyler de yıkıyorlar. Bunların hepsi mutfaktan doğrudan bulunduğu koya gidiyor, marinadaysa marinaya gidiyor maalesef. Bu arkadaşları uyardığımız takdirde, yani güzel güzel anlatıp da bilinçlendirdiğimiz takdirde çok üzülüyorlar ve hemen çare buluyorlar. Ama bunu sistematik bir eğitim programı olarak ne Bakanlık ne de kuruluşlarımız yapamadı şimdiye kadar. Ben marinacılara çok söyledim onların derneğinde, ‘el ilanları bastıralım, küçük küçük bilgilendirme duyuruları yapalım, söyleyelim bu arkadaşlara koylarda ve marinalarda kullanmasınlar, bakın yağ ve deterjan deniz için zararlı’ diyelim dedim.
Zaten dünyanın baş belası deterjan. Uzun polimer zincirleri, kimyasal yapısı bir halı gibi, bir naylon gibi denizin katman katman içerisini kaplıyor ve güneş ışınlarını geri yansıtıyor, güneş ışınlarının denizin dibine inip aşağıdaki çayırların oksijen üretimi yapmasına engel oluyor. Dünyanın oksijeninin 5/3’ünü okyanuslar sağlıyor, sanıldığı gibi ormanlar değil. Şu anda dünyanın en büyük sorunu bu, okyanuslar kaplanmış durumda. Deterjan, petrol kirliliği, plastik atıklar en büyük sorunumuz. Göcek’te koylarımız için de en büyük sorun deterjan, insan dışkısı bir iki saat içinde yok olur çok mühim değil ama deterjan daha zararlı.

Peki, güneş yağları?

Deterjana ek olarak güneş yağları da var, güneş yağları da aynı derecede deterjan kadar denize zararlı. Bir zamanlar Göcek için bir deri uzmanı arkadaşımızla konuşmuştum ve bir hesap yapmıştı. Göcek’te bir günde herkes 2 kere denize girse denize giden güneş yağı kilolarca oluyor. Onun da tabii ki deterjan gibi müthiş bir zararı var, önünde sonunda o da bir yağ ve yok olmuyor. Denizdeki hiçbir yağ yok olmaz hele deterjan gibi böyle polimer zincirleri hiç. Şunu da söyleyeyim çünkü bu çok önemli, deniz dostu deterjan yok. Ne IMO ne Dünya Sağlık Örgütü ne de benzer bir kuruluştan böyle bir lisans almış bir deterjan ben duymadım. Deniz dostu diye satılanlar sadece büyük polimer zincirleri yerine daha küçük küçük parçalar şeklinde tabakalaşma yapıyor. Zararı bir parça azaltıyorsunuz ama yok etmiyorsunuz.

Bu tekneleri Türkiye’ye getirirken, ithâl ederken, bir standart konulamaz mı bununla ilgili?
Konulabilir ama koymuyorlar ya da kimse üstüne alınmıyor. Ben ondan vazgeçtim standartta olmasın, bugün insanlar teknenin üzerine bir yığın aparatlar monte ediyorlar, o zaman söylensin bu arkadaşlara da bilsinler. Türkiye’de denizcilerin büyük bir çoğunluğu özellikle yeni dönemdekiler, mutfak suları denize gider diye biliyor. DTO, TURMEPA başta olmak üzere marinacılarımızın Deniz Turizmi Birliği Derneği, bu hassas koyların belediyeleri işbirliği içinde Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın da katılımıyla sıkı bir eğitim çalışması, bilgilendirme yapmak lâzım. Yasak koymak kolay ama tespit edilip, ceza kesilmesi her zaman kolay ve mümkün değil.

1 Milyon Amatör Denizci Projesi ile ehliyet almak da kolaylaştı. Çok kolay ve hızlı bir şekilde ehliyet alma hususunda ne söylersiniz?

Sahada bir görseniz Allah’tan kara yolunda değiliz.

Bu proje ne amaçla öyle yapıldı bilmiyorum ama yoldan geçeni ‘gel ehliyet al’ diye çağırıyorlardı. Yanlış bir yöntemdi, uygun bir eğitim vermeden insanlara hadi denize demek doğru değil, sahada onun çok kötü sonuçları olabiliyor. İnsanlar epey çile çekiyor bilmeden denize indikleri için. Tekneleri ehliyetler değil insanlar kullanır. Eğitimli insan gerek, eğitime biraz daha önem vermek lâzım. Deniz kültürü, deniz eğitimi, hava şartları, denizi bilmek sadece yelken bilmek de değil mesela yelken kursunda genel deniz eğitimi pek almıyorsunuz yelken eğitimi alıyorsunuz, yelkeni bilmek denizciliğin tabii ki önemli bir bölümü ama onun dışında bir deniz kültürü var o da ayrı bir konu.

Okullarda özellikle ilkokulda deniz kültürüyle ilgili eğitim verilmeli mi?

Vaktiyle bir milli eğitim bakanına, DTO Yönetim Kurulu olarak bir ziyaretimiz oldu. Bakana teklif etmiştik, bize ‘‘şunu da koyun, bunu da koyun diye 40-50 tane konu var hangi birini koyalım, esas dersleri çıkarmamız lâzım’’ diye cevap vermişti. Şimdi tabii ki bir yerlerden başlamakta yarar var ama bıkmadan önermek lâzım. Esas nokta nedir biliyor musunuz, okul eğitiminden önce bir çocuğun beyni 6-7 yaşına kadar yeni şeyleri ne kadar alırsa o kadar ufku geniş oluyor. Hatırlar mısınız, eskiden sahillerimiz vardı çocuklar anne babayla sahile gidince anne baba bir köşede oturup güneşlenirken çocuklar denize inerdi, ayaklarını suya sokardı ve denizle tanışırdı. Şimdi sahillerimizi rıhtımlaştırarak bu imkânı kaldırdık. Bugün, çocuk sahile gittiğinde anne baba denize gir diyeceğine ‘aman düşersin evladım’ diye sudan çekiyor çocuğu. Bu çok büyük bir değişim, bunu tersine çevirmek lâzım. Özellikle Türkiye’de deniz kenarındaki yerleşim yerlerinde yaşayan çocukların bu rıhtımsız yerlerde denizle buluşması sağlanmalı. Çocuk yaşta bebekken denizle tanışınca bir denizci ülke denizci millet olunuyor, ondan sonra yapılanların hepsi maalesef çok çok zor oluyor.

Şunu da belirteyim ben şu anda DTO üyesi değilim yani görüşlerim beni bağlar, hiçbir kuruma bağlı değilim ve hiçbir kuruma üye değilim.

Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.