Yükselen Aslan mı? Kâğıttan Kaplan mı?

MDN İstanbul
  • |

Türkiye’nin askerî gücü ve gerçeklik testi

İsrail’in “Yükselen Aslan” operasyonu, yalnızca İran’ın güvenliğini sarsmakla kalmadı; aynı zamanda bölgede kendini “büyük güç” olarak tanımlayan pek çok aktörü de dolaylı biçimde tartışmaya açtı. İran, İsrail gibi bir düşmanın saldırı kapasitesiyle yüzleşirken, Türkiye gibi bölgesel güç iddiasındaki devletler de temel bir soruyla karşı karşıya kaldı: Gerçek bir askerî güç müyüz, yoksa yalnızca imajımızla mı varız?

Biz, neyiz?

Türkiye, NATO içinde ABD’den sonra en büyük ordular arasındaki yerini muhafaza ediyor. Türk Ordusu, sayıca azalan askerî personelini gözardı edildiğinde, silâh envanteri zenginleşen ve savunma sanayiinde son yıllarda ciddî bir ivme kazanan bir güç. Ancak bu büyüklük ve yükselen motivasyon, ‘kabiliyet’ – muharebe müessiriyeti ya da savaş yeteneği özelinde tek başına yeterli olmuyor.

Tarihte ‘büyük’ ordulara sahip olduğu hâlde savaş meydanında çözülmüş örnekler çok:

  • 1940 Fransası, Nazi Almanyası karşısında haftalar içinde çöktü.
  • 1967’de Mısır, yüzbinlerce askere rağmen İsrail’e sadece altı günde yenildi.
  • Saddam Hüseyin’in ordusu, 1991’de ABD karşısında neredeyse hiç direnemedi; 2003 senesindeki durumu ve sonrasında Orta Doğu’nun hâli malûm.

Bu örnekler, niceliksel büyüklük tek başına hiçbir anlam taşımadığı ve asıl meselenin, ‘gücün’ ne kadar organize, eğitimli ve savaş kabiliyeti yüksek olduğunu gösteriyor.

Komuta kademesinde erozyon

Darbeci unsurlardan arınan ordu güçlense de, teknik açıdan bakıldığında F-16 pilotlarının beşte biri tasfiye edildi ve tartışmalı F-35 kararları sonrasında yetiştirilen pilotların tecrübe seviyeleri hâlâ tartışma konusu. Görülmese ve görmezden gelinse de, sahada operasyonel başarıdan çok, sadakate göre şekillenen terfiler, ordunun profesyonel yapısını zayıflattı.

Doğru; Türkiye dron teknolojisinde ciddî bir atılım gerçekleştirdi. Bayraktar bayraktarlığındaki İHA ve SİHA’lar, uluslararası alanda -deyim yerindeyse- bir sembol hâline geldi. Ancak bu teknolojik sıçrama, Kara Kuvvetlerinin temel eğitim kapasitesini, personel kalitesini ya da harekât derinliğini ne ölçüde güçlendiriyor?

Gerçek muharebe testi nerede?

Türkiye’nin jeopolitik iddiaları büyük; savunma sanayiinde “yerli ve millî” atılım ve işbirlikleri, “Mavi Vatan” konsepti, “askerî teknoloji ihracatı” gibi başlıklar sıkça gündeme geliyor. Fakat bu başlıkların arkasında yatan asıl soruyu pek az kişi sormaya cesaret ediyor: Türkiye’nin gerçek askerî kapasitesi, bölgede caydırıcılık sağlayacak düzeyde mi?

Türkiye'nin son yıllarda dâhil olduğu askerî operasyonlara bakıldığında, çoğu zayıf silâhlı veya düzensiz gruplara karşı yapıldı. Suriye’nin kuzeyinde PKK/YPG’ye yönelik operasyonlar, Libya’da yürütülen ‘hava’ desteği, Karabağ Savaşı’nda Azerbaycan’a sağlanan teknik katkı… tüm bu faaliyetlerde Türkiye ya doğrudan sıcak çatışmaya girmedi ya da düşük yoğunluklu tehditlerle karşı karşıya kaldı.

Bir başka örnek: Libya’daki Wagner güçleri, sahada Türk destekli unsurlarla başa baş bir denge kurmayı başardı. Bu, NATO’nun ikinci büyük ordusunun paramiliter bir yapıyla sahada denk hâle gelmesi anlamına geliyor ki bu ciddî bir alarm.

Türkiye, hâlâ yeni nesil modern savaşın temel bileşenleri olan uzun menzilli hava savunma sistemlerinden, gelişmiş elektronik harp kabiliyetinden ve tam teşekküllü deniz gücünden yoksun. Envanterdeki pek çok sistem hâlâ dışa bağımlı; yerli üretim oranı sınırlı kalıyor.

Siyasî güç aracı olarak ‘Ordu’

AKP iktidarı boyunca TSK, giderek daha fazla siyasî bir aygıt hâline geldi. Komuta yapısı sivil otoriteye tam bağlılık temelinde şekillendirildi, siyasetin dışındaki saygın konumunu koruyamadı; Türk Ordusu'nun geleneklerine ve hattâ rûhuna ters olaylara, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Musa Avsever’in Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sarılarak ağlaması gibi tuhaf anlara şahitlik edildi. Takkeli generallerden ‘sivil’ paşalara, askerî okul müfredatlarından, terfi sistemine kadar liyakât yerini ideolojik uygunluğa bıraktı. Bu dönüşüm, savaşma gücü kadar, kriz anlarında alınabilecek stratejik kararların kalitesini de potansiyel olarak etkiliyor.

Savaş sadece silâhla değil, zekâyla, refleksle, ortak akılla kazanılan bir mücadele. Bugün Türkiye’nin askerî refleksleri, liyakatten çok ‘sadakat’ temelinde bir yapıya emanet edilmiş durumda.

‘Gerçek’ tehdit geldiğinde?

İsrail’in İran’a yaptığı “Yükselen Aslan” operasyonu, tıpkı yakın dönemdeki Suriye hamlesi gibi, gerçek bir “devlet aklı” ile hazırlanmış, istihbaratla yönlendirilmiş, kısa sürede sonuç alınan bir askerî hamle.  

Tatbikatlar, propaganda videoları, yurt dışına satılan İHA’lar bir yana… Gerçek bir savaş çıktığında, örneğin Doğu Akdeniz’de veya Suriye sınırında, Türkiye'nin ordu kapasitesi “gözdağı” olmaktan öteye geçebilir mi?

Perde arkasındaki askerî gerçeklik

Türkiye, uzun yıllardır askerî olarak “bölgesel güç” algısıyla varoldu. Bu algı, bugün ciddî bir sınavla karşı karşıya. Kâğıt üzerindeki büyüklükler, envanterdeki rakamlar ya da siyasî söylemler, gerçek muharebe kabiliyetini yansıtmıyor olabilir.

Alt alta koyduğumuzda…

Ukrayna’daki bitmeyen “askerî operasyon”, Suriye’de Esad sonrası beliren yapı, PKK’nın feshi ve iştahlı yeni anayasa tartışmaları gibi parametreler, İran’da olanların ötesinde Türkiye’nin içinde bulunduğu jeopolitik tabloyu yine Türkiye merkezli bir perspektiften anlama imkânı sunuyor. Türkiye’nin gerçek gücü, sadece sınır ötesi operasyonlarla değil, bölgesel krizlerde sergileyeceği stratejik derinlik, hızlı refleks ve kurumsal yetkinlikle ölçülecek.

Yükselen Aslan mı? Kâğıttan Kaplan mı?” sorusu ise ne yazık ki sadece sert bir mecaz değil; Türkiye’nin bölgesel rolü, stratejik güvenilirliği ve savunma kapasitesi bu sorunun cevabına bağlı.

Ve cevap kâğıtta değil, sahada…

ETİKETLER:
Bunu Paylaşın