Ana sayfa Yazarlar “Yurtta sulh, cihanda sulh”

“Yurtta sulh, cihanda sulh”

0
Dünyanın ve de Türkiye’nin gündemi o kadar hızlı değişiyor ki, bir konu çözümlenmeden ilgiyi bir başka soruna bırakıyor. Önemli bir gelişme bir öncekini anında eskitebiliyor. Uluslararası gelişmelere bağlı olarak ülkemizi doğrudan veya dolaylı etkileyen olaylar, özellikle kuzeyde ve ortadoğu bölgesindeki sıcak gelişmelerle, tüm vicdan sahibi iyi insanları dehşete düşürmeye soluksuz devam ediyor.
Gelişmiş ülkelerin her alanda koyduğu yüksek standartlar kendi menfaatleri sözkonusu olunca uygulama dışı kalıp diplomatik bir dille küresel anlamda savunmasını buluyor. Ne yazık ki çözüm yok, yıkıma devam, bir coğrafya; insanıyla, kültürüyle ve tarihiyle bir bir silinmiş kimin umurunda… Bu kaos ortamında sakin kalabilmek gerçekten bir meziyet. İnsan geçmişe yüzünü dönüp tarihte saltanat sürmüş, hükümranlığı yüzyıllar devam etmiş medeniyetlere zihninde uzanınca; sessizce ama kurulmuş bir saat gibi sürekli bir devinimin kaçınılmaz olduğunu sükut içinde kabul ediyor. “Herşey bir gün bitecek ama önce o!” İşte batının sinsice, içten içe yürüttüğü planıyla dans eden, doğunun bazı piyonlarının stratejik oyunu… Ödül: Paranın gücü!
Dev bir sirk aynasına, büyük puntolarla parlak neonlarla yansıtılan “demokrasi” bu gelişmeler izlendiğinde tavşanın önüne koyulan bir havuçtan farksız kalıyor; ancak içi çürümüş, özünü yitirmiş, yamuk yumuk şekillere bürünmüş bir yansıma.  Ortadoğu bölüşüldükçe tadına doyulmayan petrol kaynaklarıyla kaynamaya devam ederken, Cumhuriyetimizin 100. Yılına 9 kala, geride istemeyerek bıraktığımız bazı değerlerimizin kıymetini, bu komşu coğrafyalardaki gelişmelere baktıkça daha iyi anlıyor, zulüm gören insanlara üzülürken, uzak ve yakın tarihi bir çok kanlı olaya sahne olmuş bir ceddin torunları olarak değişmez gerçeğimiz: Herşeyden önce devletin bekası gelir, diyerek; ülkemizin bu gelişmelerden etkilenmemesi, birliğimizin daim olmasını yürekten temenni etmeden duramıyorum. İşte tam da burada ikileme düşüyorum. Bu onların gerçeği deyip sırt dönmek, onlara yapılan oyuna seyirci kalmak insan acziyeti içinde kişiyi vicdanıyla yüzleşmeye terk ediyor. İnsanın sahip olduğu varolma gücünün üzülmesi gibi bir duygu bu…
İnsanlığa dair evrensel erdemlerden bahsetmek artık yersiz, çünkü hiçkimse ve hiçbir şey saf değil: hava, su, toprak kirli, ateş ısıtmıyor, artık yok ediyor! Herkes başka bir ruha büründü, güzel duygular şiirlerde kaldı. Bozulan hücrelerle birlikte ahlak yozluğu hat safhaya ulaştı. Mutsuzluk ilaç sanayinin en temel pazarı olarak kanserli hücreler gibi iyiyi de hızla bozan bir virüs haline geldi.
Kapitalizmin savunucuları, adaletsizliklerini örten, sistemin koruyucusu demokrasi ile size refah getireceğiz yalanıyla ortada kaldılar. Bireysel veya toplumsal olarak yurttaşların gereksinimlerini -günümüzde hangi dile, dine, ırka bağlı olursa olsun- evrensel hukukun varlığından bahsedemezken karşılamak mümkün değil.  Bu nedenle hepimizin en temel hakkı olan ancak bazı gelişmemiş veya gelişimini tamamlayamamış toplumların yaşama, özgürlük ve mülkiyet hakları “demokrasi ve din” kalkanı altında hunharca gasp ediliyor. Aydınlık bu mu, bir insanın canına kastetmek nasıl haklı bir açıklama bulur da kabul görür? Geçmiş medeniyetler putları yıkıp devirse de bilinen en büyük gerçek bir devlet ekonomik politikaların sürekliliğiyle baki kalır.
Demem o ki, kimin ekonomisi güçlü ise ve daha çok silahı varsa dünyada onun kuralları kabul görüyor. Herkese sunulan bilim sahnesinde de bu güçlüler rol kesiyor. Onların argümanları bilim dünyasına yön veriyor ve bugün bilimi de bu gelişmiş ülkeler tayin ediyor. Dolayısıyla doğu biliminin söz sahibi olması, ancak daha adil bir dünyanın kurulmasıyla mümkün. Bu da kâr eksenli olmayan, parayı, ekonomiyi birinci değer olarak görmeyen yaklaşımlarla olabilir.
Bugünün teknolojisinin yaratıcı dinamiklerini anlamak için doğunun ve batının düşünsel ve kültürel farklılıklarını ortaya koymak şart. “Doğu” doğaya sevgi duyarken, “Batı” yarattığı icatlarla onu sömürüyor.
Aydınlanma gerçeğine kan dökerek sahip olmuş(!), dini siyasetten ve sosyal yaşamdan uzaklaştırmayı yüksek oranda becermiş, kişi hak ve özgürlüklerinde tavan yapmış, dillere pelesenk nam-ı diğer bu gelişmiş medeniyetlerce yaratılan, günümüzün toplum düzenleyici kurallarına bakıyorum, sonra bir de aynı insanların kendi elleriyle gelişmemiş toplumlarda yarattıkları kaoslarla; silah, teknoloji, virüs, siber saldırı ve zararlı madde üretimleriyle oluşturdukları pazarlardan edindikleri kazanımlarına… Sosyal yaşamdaki her türlü zorbalığın sanal ortam da dahil, sınır ötesi mevzu olduğunda sırf kendi devletlerinin menfaati için ne kadar Rönesans’ı hazmetmiş, kapitalizmi hatim etmiş olsalar da, bu adalet savunanların(!) kendi elleriyle bu yıkıma sözde “dur” demelerine, birbirinden çok farklı kültürlere sahip gelişmemiş(!) tüm dünya insanlarına “eşit bir gelecek” yapılandırma arzularına, ne derece inanabilirim?
İyi niyetlice yapılan akıl yürütmelere bent olan komplo teorileri, zihin bulandırıyor. Herkes septik. Ve görünmeyenin ardında birden fazla bileşen var. Herkes demokrasiden bahsediyor ancak nedense demokrasi adına yapılan tüm fiili eylemler bu sistemin tam zıddı bir gerçeklikle bazen “bang, bang” bazen de paranın “gıcır gıcır” sesiyle yıkılıp karşısında çıt bile çıkartılamıyor.
Bu sapmalar içinde aslolan menfaat oluyor ki, başta da dediğim gibi herkese demokrasi adı altında vaad edilen hayali yaşam ve özgürlükler… Bu değerleri içselleştirmediğin, kendin elde etmediğin ve mücadele verip kurmadığın sürece “el” eliyle gerçek ve kalıcı olmuyor.
Türkiye Cumhuriyeti, “Ege-menlik kayıtsız şartsız milletindir” ve “Yurtta sulh cihanda sulh” temelleri üzerinde yükselmeye başlayalı 91 yıl oldu. Tüm bu değerleri yücelten ve ona saygı duyan gelmiş, geçmiş ve gelecek herbir bireyi saygıyla ve ayakta alkışlıyorum.
29 Ekim Cumhuriyet Bay-ramı’mız hepimize kutlu olsun!