Ana sayfa Haberler Çevre O’nda ‘bir’

O’nda ‘bir’

0
Bu günlerde başka biri gibiyim. Bakan, gülen, somurtan herkesin bildiği ben ama  içimdeki ben, o dıştan gördükleri ben değilim. Bir tiyatro oyuncusu nasıl binbir yüze bürünebiliyorsa an be an, ben de sıkıldım, daraldım, ‘hiç’ olayım dedim. Fiziksel olarak mümkün değil tabii, hani derler ya “Leyla mısın?” diye… İşte o hal neyse giyindim üzerime, başladım hayalî âlemde seyr-ü sefere.
Başta sevdim bu sakin ruh halini… Ne etliye ne sütlüye karışmadan soluk alıp veriyorsun. Bir nevi tepkisizlik. Salt izliyorsun. Tanıdık, tanımadık kendi bildiğini okuyor; bildik, bilmedik konuşuyor; yalan, gerçek kendi yolunda gidiyor. Aldatıyor, kendini mi başkasını mı kandırıyor? Kimileri meydanı boşaltmış cirit atıyor. Bazısı “çok şey yaptım” deyip birşey yapamadan köşesine çekilmiş, izliyor. Bazısı da çok şey yapamadan göçmeye mecbur edilip terk-i diyar eylemiş, namı siliniyor. Kimisi dizini dövüyor, kimisi elini…
Kendimi özellikle kısa bir süreliğine de olsa bu hoş hissiyata görünmez şeffaf bir pelerinle küçük cüssemi kapatırcasına bürüdüm, öyleymiş gibi seyre zorladım. Olmadı. Bu oyun Balyoz gibi indi kafama. Uyandım. Kendimi uyutamadım, ‘Leyla’ olamadım.
Neler duydum, neler gördüm, özünde neler yaşadım… Anladım.
Sonra “Leylalık”tan sıyrılıp, abdallığa büründüm. Yeni bir sefere çıktım. Nasıl olunur, ne denir, ne denmez bilmeden. İçimden doğru bildiğim, öğrendiğim, doğruluğuna kanaat ettiğim erdemli ne geldiyse saydım, söyledim, bazen yüksek perdeden bazen “sessiz çığlık” atarak. Ya kimse dinlemedi, ya dinledi, ya boş boş kafa salladı, ya da arkasını döndü gitti. Geleceklerini görerek çok üzüldüm, “aptallaarrr” diye haykıramadım, kursağımda namert yumruğu gibi kaldı. Ne yutuluyor, ne kusuluyor. Karabasan gibi oturdu kursağıma kalkmak bilmiyor.
Bu abdallık bana göre değil deyip düştüm derdime, aklıma bir delilik geldi. Hem de öyle bir delilik ki, duysanız “sen deli misin?” dedirtecek cinsten! Ama dünyaya baktım, kendini akıllı sanan herkes sözde deli, asıl harbi delilerin özü sökülüp tutuklanmış. Çakma delilerin kimi ben onu yaptım, kimi ben bunu yaptım deyip duruyor. Methiyeler düzüyor da kelamı noktaya kavuşmak bilmiyor. Bir de ne göreyim çakma deliler dışarıda cirit atarken, deli yürekler takılan prangalarla volta vuruyor. Aaaa burası de neresi diyerek gözlerime inanamadım. Nasıl geldim, burası neresi, kim bunlar, ne hayal etmiştim ki bunları gördüm deyip bir şamar yedim elimden, hayalim ters yüz oldu, alkışlarla takılan madalyaları takanların yuhalamalarla geri sökmeleri gibi bir şaşkınlıkla Nutkum tutuldu. Hayal ettiğim bu halden utanıp, gördüklerimi unutup, salavat getirdim. Delilik bu demekten başka çarem kalmadı, ‘Var git delirme, sen uyma, bol keseden o güzel beyninde böyle nahoş şeyler uydurma’ dedim… Boşverdim bu ruh halini de…
Ne de olsa hayal etmesi beleş, doğru da olsa, olmasa da Hay’dan gelip Hu’ya gitmiyor mu, derken… Aklıma bir cimcimelik geldi: Neden, elle tutulur, gözle görülür, düşününce gücü kuvveti yerinde; iyilikten anlayana iyi, kötülükten anlayan da iyilikle terbiye eden, kimisine ferahlık saçıp kimisinin korkulu rüyası bir Dev olmuyordum ki…
Evet birden düşünceler üşüşünce aklıma nedendir bilinmez, bir kahraman “mavi gözleri çakmak çakmak, sarışın bir kurdu” çekip aldım. “Karanlıkta akan bir yıldız gibi” kararan bu çehremi o kurdun kuvveti, o çakmak çakmak gözlerinin gördüğüyle aydınlatmaya karar verdim.
Uçurumun başına kadar yürüdüm… Uludum. Döndüm arkama baktım. Hiç.
Offf, of… Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır misali, yeniden dirildim.
Keşke O’nda “bir” olmak için “hiç” olmaya mazhar olsak bu fani dünyada. Uçurumun kenar›nda da olsam, arkamda kimse yok diye gam yemezdim. Birlikte ne destanlar yazardık, içi boşaltılamayan!