NATO’nun 2026 yılı zirvesi 7-8 Temmuz’da Ankara’da düzenlenecek. Bu yılki zirvenin son yılların en kritik zirvelerinden biri olması bekleniyor. Çok sayıda devlet ve hükümet başkanının katılacağı zirve, jeopolitik açıdan dünyadaki önemli kırılmaların yaşandığı bir döneme denk gelecek.
MarineDeal News, NATO Zirvesi’nden önce öne çıkan konuları 2013 – 2018 yılları arasında Türkiye’nin NATO Daimi Temsilciliğini yapmış olan Türk Atlantik Konseyi Yönetim Kurulu Başkanı (E) Büyükelçi Mehmet Fatih Ceylan ile konuştu.
NATO Zirvesi öncesinde ittifak ile ilgili son tartışmalar nelerdir, okuyucularımız için kısaca aktarabilir misiniz?
2026 yılının başlangıcından bu yana ABD Başkanı Trump’ın NATO’nun Avrupalı müttefiklerine yönelik söylemleri ile revizyonist davranışları (Grönland’ı ABD hakimiyeti altına girmesini ve Kanada’nın ABD’nin bir eyaleti olmasını istemek ve son olarak Hürmüz Boğazı’nın açılması için NATO üyelerinden talep ettiği askerî yardımın karşılanmaması) İttifak bünyesinde ABD’ye duyulan güvenin kökten sarsılmasına yol açmış ve NATO’yu tarihinin en derin krizine sürüklemiştir.
İttifak’ın kurulduğundan beri gündemde olan külfet paylaşması meselesinin geçen yıl Lahey’de yapılan NATO Zirvesi’nde alınan karara bağlı olarak büyük ölçüde çözüme kavuştuğu varsayılıyordu. Buna göre müttefik ülkeler GSYİH’lerinin toplamda yüzde 5’ini savunma harcamalarına ayırmayı kabul ettiler. AB bünyesinde de geçmiş dönemlere kıyasla savunma harcamalarının geniş çapta arttırılmasına dönük bir dizi proje ve girişim hayata geçirildi. Bu tasarrufların Trump yönetiminin Avrupa’ya yönelik bakış açısını yumuşatabileceği düşünülürken beklenen gerçekleşmedi. Yeni yılın girmesiyle birlikte Trump’ın Avrupa’ya karşı ticaret savaşları başlatması ve İran’la olan savaşında Avrupalı müttefiklerinden yeterli desteği alamaması üzerine NATO’yu kâğıttan kaplan ilân etmesi İttifak bünyesindeki güven ve dayanışmanın daha da bozulması sonucunu doğurdu.
Kanada Başbakanı Carney’in bu yıl Davos’ta ABD ile Avrupa arasında bir “kopuşun” gerçekleştiği şeklindeki ifadeleri gündeme damgasını vurdu. NATO’nun iki kanadı arasındaki ayrışma daha da boyutlandı. Kısaca özetlenen bu gelişmelerin, 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi’nde İttifak’ın geleceğini etkileyecek önemli kararların alınmasına vesile olacağı öngörülebilir.
Ankara’da yapılacak zirveye size göre hangi başlıklar damga vuracak? Son zamanların en kritik zirvelerinden biri olacağı değerlendiriliyor, bunun sebebi nedir?
NATO Ankara Zirvesi kuşkusuz en kritik zirvelerden biri olmaya adaydır. Çünkü transatlantik topluluk içindeki ayrışmanın somut tezahürleri ortadadır ve bunun aşılıp aşılmayacağı an itibarıyla belirsizliğini korumaktadır.
Zirvenin ana maddesi şüphesiz ABD ile Avrupa arasındaki ayrışmayı olabildiğince telafi etmeye odaklı olacaktır. İki kanat arasındaki gerilimin şartlar elverdiğince azaltılması ve bunlar arasında sağlıklı iletişime olanak tanıyacak bir köprü inşa edilmesi herhalde Ankara’nın zirveye dönük temel uğraşı olacaktır. Bu hedefin sağlanmasında ortaya konacak başarı NATO bünyesinde Ankara için olumlu bir puan olarak görülecektir.
Türkiye için diğer önemli bir konu, NATO’nun Doğu’daki ciddi sınamaya (Ukrayna’daki savaş ve bunun Avrupa güvenliğine etkileri) olduğu kadar Ortadoğu’daki son gelişmelerle birlikte “Güney sorunsalına” da daha fazla odaklanmasını sağlayacak bir zeminin oluşmasını temin etmektir.
2014’ten bu yana NATO’nun, Avrupa-Atlantik güvenliğini sağlam tutmak için 360 derece anlayışını çeşitli vesilelerle telaffuz etmesine karşılık başta terörizm olmak üzere Güney’den İttifak’a yönelen konvansiyonel ve asimetrik tehditlerle mücadelede Doğu’ya göre benzer bir yaklaşım sergilediğini öne sürmek güçtür. Bu çerçevede, Ankara Zirvesi Doğu ile Güney’i ihtiyaçlar nispetinde simetrinin oluştuğu bir zeminde buluşturabilirse geleceğe dönük önemli bir açılıma sahne olabilir. Bu hedefte başarı sağlamak ev sahibi ülke olarak Türkiye’ye puan kazandırabilir.
Diğer yandan, bütünüyle bakıldığında Ankara Zirvesi’nin, deyim yerindeyse, kazasız belasız atlatılması başlıbaşına bir başarı sayılmalıdır.
Avrupa güvenlik mimarisinin yeniden inşasında Türkiye hangi rolü üstlenebilir?
Türkiye, 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemlerden bağımsız olarak Avrupa güvenliğinin ayrılmaz bir aktörü olagelmiştir. Bu durum bugün için de geçerlidir. Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı savaş Avrupa güvenliğini ciddi anlamda sarsmış ve yıllarca savunma kapasitesi ve yeteneklerini geliştirmeyi geri plana iten, dolayısıyla bu duruma hazırlıksız yakalanan Avrupalı müttefikleri derinden sarsmıştır.
Ukrayna’da halen devam eden savaş sadece Avrupa güvenliğini değil, enerji, tedarik zincirleri, gıda ve bağlantısallığı kapsayan krizleri de tetiklemiştir. 2020’de patlak veren pandeminin de etkisiyle küresel güvenlik ardı ardına darbeler almıştır. Bunlara paralel olarak küresel güçler (ABD, Rusya ve Çin) arasında derinleşen jeopolitik ve jeostratejik rekabet Avrupa güvenliğinin geleceğini tehlikeye sokan bir eğilimi körüklemiştir.
Bu genel tablonun yansımalarından, son derece hassas ve oynak bir coğrafyada bulunan Türkiye de kendi payına düşen ölçüde olumsuz etkilenmiştir. Diğer yandan Türkiye, etrafındaki krizler yumağına bağlı olarak Soğuk Savaş sonrası dönemin “barış getirisinden” diğer Avrupalı müttefikler kadar yararlanamamıştır. Bu da Türkiye’yi bir yandan kriz yönetiminde, diğer yandan savunmasını takviye etmek hususunda müteyakkız ve hazırlıklı kılmıştır.
Yıllar içinde savunma kapasitesini genişleten ve savunma yeteneklerine yatırım yapan Türkiye’nin mevcut koşullarda kritik bir dönemeçte bulunan Avrupa güvenliğinin şekillenmesinde önemli ve vazgeçilemez bir aktör olduğu yadsınamaz. Eşyanın tabiatına uygun bu durum son yıllarda, gecikmeli de olsa, Avrupalı müttefikler tarafından idrak edilmeye başlanmıştır. Bu açıdan bakıldığında, AB ile kurumsal anlamda olmasa bile önde gelen Avrupalı ülkelerle çoklu çerçevelerde hayata geçirilen işbirliği projeleri ve karşılıklı yatırımlar Türkiye’yi, Avrupa güvenlik mimarisinde aktif rol oynayacak bir mevkiye getirmiştir. Bugün itibarıyla Avrupa’nın savunma açıklarının kapatılmasında ve Avrupa güvenliği için kritik bazı butik yeteneklerin (insansız sistemler, füze teknolojisi, seri mühimmat üretimi gibi) sağlanmasında Türkiye yadsınması zor bir aktördür. Ürettiği savunma yeteneklerinin yanı sıra coğrafyasının da sağladığı avantajla Türkiye, Avrupa güvenlik-savunma mimarîsinin ana aktörlerinden biri olmaya adaydır.
Enerji yollarının güvenliğinin Avrupa açısından ne kadar kritik olduğu Hürmüz’deki krizle bir kez daha ortaya çıktı. İttifak, kendisine enerji yollarının güvenliğini sağlamak gibi bir misyon yükleyebilir mi?
İttifak, kurulduğu tarihten bugüne değin enerji arz güvenliğinin sağlanmasının NATO üyeleri için hayatî önemde bulunduğu anlayışıyla hareket etmiştir. 1949 yılında ilân ettiği ilk temel strateji belgesinden bu yana tüm ana strateji belgelerinde, enerji arz güvenliğinin teminat altında tutulması hedefi müttefik ülkelerin başlıca gündem maddeleri arasında yer almıştır.
Genel tanımıyla bağlantısallık kapsamında enerji hatlarının güvenliği, sürdürülebilirliği ve dayanıklılığı NATO üyesi ülkeler yönetimleri ve toplumlarının bekası için vazgeçilmez bir öncelik teşkil etmiştir.
Rusya-Ukrayna savaşının özellikle Avrupa için neden olduğu enerji krizi ve son olarak Hürmüz Boğazı’ndaki tıkanıklık, enerji darboğazının Avrupa güvenliği için olduğu kadar küresel enerji arz güvenliği bakımından da arzettiği önemi çarpıcı şekilde ortaya koymuştur. Mevcut durum, bir yandan enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesini, diğer yandan enerji yollarında alternatif güzergâhların düşünülmesini zorunlu kılmıştır.
NATO, geçmişte enerji hatlarını da doğrudan etkileyen, örneğin Somali’deki korsanlık faaliyetleriyle mücadelede, diğer aktörlerin yanı sıra rol üstlenmiştir. Güncel çatışma ve gerilimlerin ardı ardına yol açtığı enerji krizleri müttefik ülkeleri temiz ve yenilebilir enerji kaynaklarına daha fazla yönlendirmektedir.
İklim kriziyle birlikte enerji arz güvenliğini olumsuz etkileyen gelişmelerin göğüslemesinde NATO’da 2012’den bu yana “yeşil savunma” kavramı ön plana çıkan maddelerden biri olmuştur. Bu çerçevede NATO, operasyonel gereksinimlerini karşılamada yenilebilir enerji kaynakları ile karbon salınımı düşük mamûllere yönelmiştir.
Bugünkü enerji tablosu NATO’yu, ortaya çıkmakta olan alternatif enerji kaynak ve araçlarını da gözeterek enerji arz güvenliğine dair önlem ve uygulamalarını uyarlamaya teşvik etmektedir. Bu çerçevede NATO üyesi ülkelerin, enerjinin devlet ve toplumun dayanıklılığı ve bekası için oynadığı kritik rolü dikkate alarak enerji hatlarının güvenliğinin sağlanmasında kendi aralarında varacakları mutabakata dayalı olarak meşru olan zeminlerde rol üstlenmeleri sürpriz olmayacaktır.
İran ve Ukrayna’daki savaşların kısa vadede hangi aşamalara gelmesini bekliyorsunuz?
Çıkış nedenleri farklı parametrelere dayansa da her iki ihtilafın kısa vadede sonuçlanmasını öngörmek yanıltıcı olur. Rusya’nın 2014’te başlayan Ukrayna’yı işgâli nedeniyle Avrupa ile Rusya arasında yakın dönemde kapatılması çok zor bir güvensizlik uçurumu ortaya çıkmıştır. Avrupa’nın Rusya’dan duyduğu tehdit algısı bugün itibarıyla had safhadadır. Bu savaş nedeniyle Rusya, NATO açısından “en doğrudan ve önemli tehdit” olarak tanımlanmıştır. Diğer yandan, ABD Başkanı Trump söz konusu savaşın sonlanmasına yönelik müzakereleri Avrupalı müttefikleri dahil etmeden yürütme eğilimindedir. Biden döneminden farklı olarak Ukrayna’ya destek sağlama konusunda da yükümlülüğün Avrupalı müttefikler tarafından üstlenilmesinden yana bir tutum içindedir. Buna ilaveten Avrupa’ya yönelik revizyonist kimi istekleri gündeme getirmektedir. Zaman zaman açık kaynaklara yansıdığı ölçüde Ukrayna’da sağlanacak barış karşılığında Donbas bölgesinin tümünü Rusya’ya bırakmak niyetinin su yüzüne çıktığı görülmektedir. Rusya ile Ukrayna arasındaki savaş konvansiyonel ve asimetrik düzlemlerde olanca hızıyla devam etmekte ve öngörülebilir gelecekte sonuçlanacağına dair umut vaad etmemektedir. Bu perspektiften yaklaşıldığında, 2026’da Ukrayna savaşının çeşitli tezahürleriyle sürmesini beklemek daha gerçekçi görünmektedir. Sonuçta ortaya donmuş bir ihtilaf mı, yoksa her iki savaşan tarafı uzlaştırmaya ehil bir çerçevenin mi çıkacağı henüz belirsizdir. Dolayısıyla, hazırlıkların bu gerçekliği gözeterek yapılmasında fayda vardır.
İran’a gelince; rejimin niteliğinden bağımsız olarak ABD/İsrail ikilisinin İran’a karşı başlattığı savaş meşru temelden yoksundur ve bu doğrultuda ilerlemiştir. Trump yönetimi, diplomatik kanalları bir tarafa iterek, Tel Aviv’in yönlendirmesiyle Ortadoğu’yu baştan aşağı sarsan ve sonuç almakta zorlandığı bir savaşın içindedir. Rejim değişikliği beklentisinin karşılanamayacak bir bedeli olduğunu idrak ettikten sonra ibreyi tekrar İran’ın nükleer silah üretimini durdurmaya yönelik hedefe kaydırmıştır. Savaşın, Hürmüz Boğazı’nı kilitlemesi üzerine dikkatini bu enerji geçiş yolunun açılmasına yöneltmiş; ancak bu hedefinde de arzuladığı başarıyı sağlayamamıştır. Savaş nedeniyle Körfez ve Suudi Arabistan’da güven kaybına uğramıştır. Savaşın daha da boyutlanmaması için Pakistan’ın arabuluculuğunda başlatılan müzakerelerden henüz tam netice alınamadığı görülmektedir. ABD ile İran arasında bir mutabakata varılsa dahi İsrail’in bölgede izleyebileceği yol da halen belirsizliğini korumakta ve bölgeyi diken üstünde tutmaktadır. Savaşı sonlandırmak üzere tam bir uzlaşı zemini yakalansa bile bunun uygulanmasında ortaya çıkabilecek ihtilaflar ile savaşın orta-uzun vadede İran toplumu bünyesinde yol açabileceği yansımalar da bölgenin ve bölge dışı güçlerin karşılaşabileceği sınamaları an itibariyla bertaraf etmekten uzak bir görüntü vermektedir. Umulan, savaşın biran evvel son bulması ise de yeni bir kıvılcımın savaşı yeniden alevlendirme riskini dışlamak mümkün gözükmemektedir.
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.





