6 Temmuz sabahı, Irak’ın kuzeyindeki Zap bölgesinde yürütülen bir mağara operasyonu sırasında, Türk Silâhlı Kuvvetleri mensubu bir komando kolunun tamamı çatışma bölgesinde etkisiz kaldı. Operasyon, gerek şekli gerekse sonuçları itibarıyla 2021’deki Gara Harekâtı’nı hatırlatırken, Türkiye’nin terörle mücadele sahasında yaşadığı yapısal zaafları bir kez daha gözler önüne serdi.
Söz konusu mağaranın, örgüt tarafından aktif olarak kullanılan ve daha önce istihbarat verilerinde yer aldığı bilinirken, bu bölgeye dönük harekâtın neden bu şekilde sonuçlandığı, kamuoyunun zihninde haklı sorular doğurdu. Özellikle çatışmanın sabah saatlerinde gerçekleşmesi ve askerî düzeyde lider kayıpların yaşanması, operasyonun planlama ve istihbarat yönlerinin tartışmaya açık olduğunu gösterdi.
Bilgi akışı ve güven krizi
Yaşanan olay sonrası dikkat çeken bir diğer unsur da bilgilendirme sırasının, resmî kurumlar yerine DEM Parti’ye ait olmasıydı. İmralı’da teröristbaşı Öcalan ile görüşmeler gerçekleştirdiği bilinen siyasi bir yapının, Millî Savunma Bakanlığı’ndan önce açıklama yapması, kamu güvenliği ve devlet refleksi açısından büyük bir zafiyetin göstergesi olarak yorumlandı. Nitekim, benzer bir sessizlik geçen hafta yaşanan insansız hava aracı saldırıları sonrasında da gözlemlenmişti.
Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler’in bu süreçteki pasif görüntüsü, kamuoyunda eleştirilerin odak noktası hâline geldi. Özellikle şehit haberlerinin ardından verilen resmî tepkilerin geç ve yetersiz kalması, bakanlık yönetiminin etkisizliği yönünde ciddi algı oluşturdu.
Sürecin siyasi arka planı
Gelişmelerin yaşandığı aynı günlerde DEM Parti heyetinin İmralı görüşmeleri sonrası Cumhurbaşkanlığı’nda kabul edilmesi dikkat çekti. Görüşmede Cumhurbaşkanı Erdoğan’a İçişleri eski Bakanı Efkan Alâ ve MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın eşlik ettiği görüldü. Bu buluşma, “Terörsüz Türkiye” adı verilen yeni çözüm sürecinin perde arkasındaki aktörleri ve muhtemel yönlerini de gün yüzüne çıkardı.
Kamuoyuna aynı saatlerde düşen bilgiye göre, çatışma bölgesinde şehit olan asker sayısı on ikiye yükseldi. Henüz 20’li yaşlarında olan bu genç askerlerin isimleri birer birer açıklandıkça, kamu vicdanında oluşan sarsıntı daha da derinleşti. Bu esnada DEM heyetinin teröristbaşının taleplerini, sözde silâh bırakma sürecinin detaylarını ve sahnelenme biçimini devletin en üst makamına aktardığı iddiaları gündeme geldi.

İki fotoğraf, iki Türkiye
Kamuoyuna yansıyan iki kare, yaşanan çelişkiyi bütün çıplaklığıyla ortaya koydu. Bir yanda, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda DEM heyetiyle birlikte poz veren Cumhurbaşkanı Erdoğan, Efkan Alâ ve İbrahim Kalın. Diğer yanda ise şehit düşen Ege, Furkan, Fikret, Abdurrahman, Özkan, Ümit, Enver, Kani, Mahsun, Ahmet, Celalettin ve bir başka Ahmet’in isimleri, yüzleri, hayat hikâyeleri.
Bu karşıtlık, yalnızca siyasî pozisyonların değil, aynı zamanda kamuoyunun nezdinde “şehitlik” ve “çözüm süreci” kavramlarının ne denli ayrı kutuplarda yer aldığını da gösterdi.
Barış isteği ve ihanete karşı duruş
Barış talebi elbette her toplumun meşru hakkıdır. Ancak barış, meşru taraflar arasında yapılır. Uluslararası hukukta ve siyasî literatürde “barış” kelimesi, hainlerle, devlete silâh çekenlerle değil, eşit egemenlik temelinde hareket eden taraflarla yapılabilecek bir mutabakattır.
Öcalan’ın veya Kandil’in inisiyatifiyle şekillenen bir barış söyleminin, terörle mücadele tarihine katkı sağlamayacağı, tersine devleti aciz gösteren görüntüler doğuracağı açıktır. DEM heyetinin Saray’da ağırlanması, kamuoyuna “terörist talepleri devlet katında konuşulabiliyor” şeklinde mesajlar verirken, aynı günlerde gelen şehit haberleriyle bu denklem daha da trajik bir hâl almıştır.
Sonuç
Türk Silâhlı Kuvvetleri mensubu genç evlatların can verdiği bir günde, terör örgütünün siyasi uzantılarıyla görüşmeler gerçekleştirilmesi, kamu vicdanını derinden yaralamaktadır. Operasyonel hatalar kadar, siyasi düzlemdeki bu çelişkiler de çözüm sürecine duyulan güveni zayıflatmaktadır.
Devlet aklının; şehit ailelerinin yüreğini ferahlatacak, milletin güven duygusunu yeniden tesis edecek kararlar alması, millî bir zorunluluk hâline gelmiştir.
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.







