2024 yılının Ekim ayından beri Cumhur İttifakı önderliğinde ve ana muhalefet partisinin desteğiyle Türk milletini bölmek, germek, arasına husumet yaratmak için devam eden faaliyetleri hayret, öfke ve zaman zaman da nefretle takip ediyoruz.
Teröristbaşı bebek katilini Meclis’e davet etmek, teröristbaşını bir sürecin merkezine oturtmak, hapisten çıkmasını sağlamak için “umut hakkı” istemek ve ayağına milletvekili göndermek Türk milletinin bağrında yaralar açmıştır.
Bunların önayak olmasında MHP ve liderinin rolü ise başlangıçta şaşkınlık, daha sonra ise öfke yaratmış; Türk milletinin yapısında ayrışmaya, hoşgörünün, kardeşliğin, beraber yaşama azim ve kararlılığının da yok olmasına neden olmaya başlamıştır.
Bunları görmezden gelerek inatla ve her gün daha da el artırarak bu konuda ısrarcı olmak ve algı yönetimi adı altında yalanlarla süslemek öfke ve nefreti daha da körüklüyor.
Siyasi hareketler, toplum gerçeklerinden kopuk olduğu zaman bunun kabul görmesi de mümkün olmuyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin bugün belki de en çok zarar gördüğü konu, halkın kendi seçtiği siyasilerin halktan kopuk davranmalarıdır.
Koca Meclis’te hür iradesiyle ve milletin vicdanının sesi olarak ortaya çıkan milletvekili sayısı neredeyse bir elin parmaklarını geçmez.
Tekrar tekrar söylüyorum: lidere sadakat değil, aslolan vatana, millete sadakattir. Siyasilerin peşinden giderek bir yere varılamayacağı açıktır. Halk siyasileri yönlendirmeli ve halkın egemenliği esas olmalıdır.
Günümüz tek adam rejimi dahi ancak halk sesini yükseltirse işitebilir. Halkın sesinin yükseklerden işitilmediği 20 bin TL’lik en düşük emekli maaşından belli değil mi? Açlık sınırının yüzde 30 altında ve bu iyi bir şeymiş gibi nutuklar atılıyor.
Tekrar sürece döndüğümüzde rezillik devam ediyor. AKP/MHP/DEM ve ana muhalefet CHP, rezil film senaryosunda ısrar etmeye devam ediyorlar. Hem de bunu yalanlarla süsleyerek.
Teröristbaşı Öcalan'ın ziyaretçisi AKP’li milletvekili Hüseyin Yayman, sürece desteğin her geçen gün arttığını ve yüzde 75’lere geldiğini söylemiş. Bu oligarşik düzende halka temas etmesi çok da mümkün olmayan Sayın Cumhurbaşkanı ve Sayın Bahçeli’ye de bu tür yalanlar söyleniyorsa, bu ucube sürecin bu şekilde seyrine de şaşırmamak lazım. Hatta bu seviye halk desteğine inanan Sayın Bahçeli yakında “Öcalan çıksın, bana komşu olsun” derse şaşırmamak lazım.
Mesela bölgede araştırmalarıyla tanınan SAMER Araştırma Merkezi’nin Doğu ve Güneydoğu Bölgesi Ocak ayı anketinden bilgiler vereyim:
Türkiye’nin en önemli sorununa yüzde 57’lik kesim ekonomi diyor. “Barış ve Demokrasi sürecinin doğru ilerlediğini düşünüyor musunuz?” sorusuna yüzde 56 hayır demiş, evet diyenler ise sadece yüzde 22. Milletin derdi sizin ucube süreciniz değil, açlık. Açlığı, yoksulluğu süreç ile örtemiyorsunuz.
“Barış sürecinin sağlıklı yürüyebilmesi için sorumlu makam kimdir?” sorusuna Sayın Bahçeli’yi aydınlatacak bir cevap verilmiş: yüzde 55 “hükümet”, Sayın Bahçeli’nin methiyeler düzdüğü, sürecin merkezine oturttuğu teröristbaşı Öcalan’ı ise sadece yüzde 6 sorumlu olarak görmüş.
Sürecin olumlu olabileceğini düşünenlerin oranı ise sadece yüzde 22. Yani Sayın Yayman’ın yaymaya çalıştığı gibi değilmiş durum.
Bu sürecin verdiği zararlar yazmakla bitmez. Ama iki temel konu var ki yıllar içerisinde telafisi de oldukça zor gözüküyor: birincisi Türk milleti yapısının, yani aslında ulus devlet yapısının aldığı yara ve insanlar arasında oluşan (şu an dışarıya çok az yansıyan) öfke ve nefret. İkincisi özellikle yıllardır devletinin yanında olmuş Kürt kökenli vatandaşların hissetmeye başladığı ihanet sonucu devlete olan güvensizlikleri, terk edilmişlik hisleri.
Milletlerin güçleri, heybetleri, hayata bakışları örf ve adetlerinden, yani tarihi hafızalarından oluşuyor. Yüce Türk milletinin bütün hayata bakışını bir kenara koyarak anlamsız bir şekilde teröristbaşının peşine takılmaya çalışan zihniyet, Türk milletinin temsilcisi olamaz.






