Teoriden pratiğe: Doğu Akdeniz Bölgesi’nde Coğrafi yakınlık

MDN İstanbul
  • |

Tuğamiral (E) Dr. Yalçın Özkütük, Soğuk Savaş sonrasında görünürlük kazanan Bölgesel Güvenlik Kompleksi Teorisi (BGKT)’nin iki temel kriterinden birisi olan “Coğrafi Yakınlık” kavramının Doğu Akdeniz Bölgesi’ndeki pratiğini, bölgesel gelişmeler üzerinden çok genel hatlarıyla ele aldı

Doğu Akdeniz Bölgesi neresi?

Doğu Akdeniz'in bilimsel olarak kabul edilmiş coğrafi bir tanımı olmamakla birlikte, Uluslararası Hidrografi Örgütü’ne göre batı ve doğu olmak üzere iki havzaya ayrılan Akdeniz’in doğusundaki bölüm olan Doğu Akdeniz; Avrupa, Asya ve Afrika kıtaları arasında Tunus’un Bon Burnu ile Sicilya Adası’nın batıya uzanan Lilibeo Burnu arasında çizilen hattın doğusunda kalan ülkelerin kıyılarıyla çevrili alandır. Devlet/aktör bazlı bakış açısıyla Doğu Akdeniz’in; sadece kıyıları değil, gerisindeki bölgeleri de (hinterland) kapsayan bir bölge olduğunu ifade etmek gerekmektedir.

Doğu Akdeniz bölgesi yukarıda belirtilen coğrafi sınırlandırmanın bir ürünü olmakla birlikte, reel politik açıdan bölge devletlerinin/aktörünün Orta Doğu ve Avrupa’ya fizikî yakınlıklarına bağlı ilişki seviyeleri ve genel olarak krizlerin kümelendiği coğrafya olması sebebiyle, çoğu zaman zihinlerde Yunanistan-Arnavutluk kara sınırından Tunus-Libya kara sınırına uzanan hattın doğusunda kalan bölge olarak algılanmaktadır. Bu algının somut çıktısı; Yunanistan, Türkiye, KKTC, GKRY (aktör), Suriye, Lübnan, İsrail, Filistin, Ürdün, Mısır ve Libya olmaktadır. Doğu Akdeniz’e kıyısı olmayan Ürdün, çok yönlü bağları sebebiyle bölgenin “fahri üyesi” kabul edilebilir.

Doğu Akdeniz Bölgesi’ne bakış

Doğu Akdeniz’in bilinen tarihçesinin başlangıcı, hemen hemen insanlığın bilinen başlangıcıyla eş zamanlıdır. İklim koşullarının uygunluğu, bölge nüfusunun bugüne göre çok daha az olduğu dikkate alındığında tatlı suyun çokluğu ve ekilebilir toprağın genişliği vb. hususlar sayesinde insanın temel ihtiyaçlarının göreceli olarak en kolay şekilde karşılanması, devamında üç büyük semavi dine doğrudan/dolaylı kaynaklık etmesi, Doğu Akdeniz Bölgesi’ni tarihin baş köşesine oturtmuştur.

Ulaşım açısından; Orta Doğu, Avrupa ve Afrika ile olan doğal coğrafi bağlantısından dolayı zorunlu geçiş yolu olması, Cebelitarık Boğazı ve 19’uncu yüzyıldan itibaren Süveyş Kanalı üzerinden okyanuslara doğrudan açılabilmesinden ötürü önemli bir deniz ticaret yolu olması ve Türk Boğazları sayesinde Karadeniz’in mecburi çıkış güzergâhı olması, Doğu Akdeniz’i vazgeçilmez kılan unsurlar olmuştur. Nitekim 20’nci yüzyılda sınırlı bir alanda keşfedilen petrole ilave olarak 21’inci yüzyılda denizde keşfedilen doğalgazdan kaynaklı olarak tarihî süreçte stratejik seviyede öneme sahip bir rekabet alanı olan Doğu Akdeniz Bölgesi’nde, coğrafyanın tümünde veya bir kısmında değişik sürelerle kökleri bu coğrafyada olan ve/veya uzak coğrafyalardan gelen çeşitli kavimler, uygarlıklar, krallıklar, imparatorluklar, devletler vb. yapılar farklı etkinlik seviyelerinde hüküm sürmüştür.

Geçmişte bölgede yaşanan her tür mücadeleden kaynaklı olarak çoğu kez uluslararası gelişmelerin yönünü belirlemede rüzgârgülü görevi yapan Doğu Akdeniz coğrafyası, günümüzün bölgesel ve küresel güçlerinin mücadelesi çerçevesinde büyük bir kaos içerisinde tarihî görevini sürdürmekte, Winston Churchill'in ifadesiyle “Doğu Akdeniz, gerçekten tüketebileceğinden daha fazla tarih üretmeye devam etmektedir.”

Doğu Akdeniz Bölgesi’nin kaosu

Bir dönem küresel ilginin odağı dışında kalan Doğu Akdeniz coğrafyası bugün; dış politika, diplomasi, ekonomi, kamu ve sosyal yaşamın hemen hemen tüm yönlerini içine alan çok boyutlu, endişe verici ve hatta varoluşsal tehditlerin yaşandığı, âdeta modern küresel dünyanın minyatürü görüntüsü vermektedir.

Son yıllarda başta enerjiyle ilgili hususlar olmak üzere bölgedeki güvenlik sorunlarının arka planında; sömürge geçmişi, tarihî uyuşmazlıklar, yereldeki karışıklıklar, ikili ilişkilerdeki dinamikler ve küresel güç etkileri yer almaktadır. Bahse konu güçlerin çıkarlarını koruma/artırma mücadelesi çerçevesinde; tarihî düşmanlıklar ve emeller, siyasi altyapı yetersizliği, dinsel/mezhepsel ve/veya etnik kökenli anlaşmazlıklar, ulus devlet yapılanmasının tamamlanamayışı, demokrasi zafiyetleri, kalıcı ekonomik yetersizlikler, sosyopolitik uyum zayıflığı vb. geçmişten günümüze uzanan olumsuzlukların varlığından beslenen çatışmalar, ayrışma ve cepheleşmeyle yeni ittifakların sahnelendiği, son derece karmaşık, belirsiz, istikrarsız ve bunların toplamı olarak yoğun bir güvensizlik ve devamında savunma refleksi içeren bir bölge gerçekliği yaşanmaktadır.

Doğu Akdeniz Bölgesi’ndeki güvenlik sorunlarının tamamının veya bir kısmının kaynağını; bir kesim sadece yerel, yani her bir devletin/aktörün içerisinde yaşadığı zayıflıkların/kırılgınlıkların  toplamında ararken, bir diğer kesim sadece bölgesel gelişmelerde, yani bölge devletleri arasındaki ikili ve/veya çok taraflı ilişkilerde (Filistin-İsrail sorunu, Türk-Yunan anlaşmazlığı, iç savaşlar vb.) aramakta, başka bir kesim sadece küresel güçlerin bölgeye etkisini tanımlayan “dış güç” başlığı altında aramaktadır. Geriye kalan büyük kesim ise herhangi bir sistematiği içermeyecek şekilde her üç grubun öne sürdüğü görüşlerin karması bir yaklaşımla, bazı yönlerden eksik bazı yönlerden abartılı bir biçimde sorunları açıklamaya, anlamlandırmaya çalışmaktadır. BGKT ise; tüm bu yaklaşımların sistematik karmasını kabul etmenin yanı sıra, bölge devletleri/aktörleri arasındaki “coğrafi yakınlık” hususuna da dikkat çekmektedir.

Doğu Akdeniz Bölgesi’nde ‘Coğrafi Yakınlık’

Teoriye göre coğrafi yakınlık, devletin tehdit algısıyla doğru orantılıdır. Devlet en yakındaki devletten en yüksek seviyede tehdit algılar. Nitekim Doğu Akdeniz coğrafyasının Avrupa ve Orta Doğu coğrafyasına göre daha küçük ölçekli ve kapalı bir alan oluşu, buradaki çatışmaların ve güvenlik risklerinin daha da yakın mesafede gerçekleşmesine neden olan bir özellik olmaktadır.

Son dönemde meydana gelen gelişmelerin ışığında bölge devletlerinin/aktörünün, doğrudan ve en yüksek seviyede tehdidi büyük bir oranda ortak sınırı paylaştığı komşu devletten/aktörden ve/veya komşusundaki devlet dışı yapı/yapılardan algıladığını ifade etmek mümkündür. Nitekim bölgedeki çatışma/anlaşmazlık durumları, sınır komşuları olan devletler/aktör bazında gruplandırıldığında başat üç grup ortaya çıkmaktadır. İlki, “Filistin-İsrail sorunu” çerçevesinde “İsrail, Suriye, Lübnan, Filistin” grubu; ikincisi, “iç savaşlar” çerçevesinde “Suriye, Türkiye, İsrail, Lübnan ile Libya, Mısır” grubu ve sonuncusu, aralarındaki Ege Denizi, Kıbrıs ve Deniz Yetki Alanları Sorunları (DYAS) çerçevesinde “Türkiye, KKTC, Yunanistan, GKRY” grubudur. Hiçbir gruba dâhil olmayan Ürdün komşu devletlerle doğrudan bir çatışma yaşamamakla birlikte, ortak sınırı paylaştığı Suriye, Batı Şeria ve İsrail ile zaman zaman gerilimler yaşayabilmektedir.

Coğrafi yakınlık kapsamında İsrail’in durumu, bu kavramı açıklamada güzel bir örnek teşkil etmektedir. Günümüzde İsrail’e yönelik tehdidin büyük bir kısmının kaynağının İran olduğu algısı yaygın kabul görmekle birlikte, aslında İran’ın bölge dışında olması yani coğrafi uzaklığı sebebiyle doğrudan tehdit seviyesi nispeten düşük kalmakta, coğrafi olarak yakındaki İran güdümlü devlet dışı yapıların yarattığı tehdit seviyesi daha yüksek olmaktadır. Nitekim İsrail de öncelikle bahse konu yapılardan Hizbullah ve Hamas’ı etkisiz kılmayı hedeflemiştir. 13 Nisan ile 1 Ekim 2024 tarihlerinde ve Haziran 2025’deki “12 Gün Savaşı”nda İran, çok sayıda füze ve insansız hava aracıyla İsrail’e saldırılar düzenlemiş, ancak ciddi seviyede bir hasar verememiştir. Bu bağlamda, öncelikle mesafe itibarıyla ve İsrail’in savunma kabiliyeti sebebiyle havadan yaptığı saldırılarla sonuca gitmesi gerçekçi görünmeyen ve karadan ve/veya denizden İsrail’e kayda değer bir kara gücü aktarım imkân-kabiliyeti bulunmayan, coğrafi olarak uzak mesafedeki İran’ın İsrail için yüksek seviyeli bir “konvansiyonel” tehdit teşkil etmediği ifade edilebilir. İran “nükleer güç” olursa bu argüman değişebilecektir ve ABD-İsrail ikilisinin İran’ın nükleer güç olmasını engellemeye çalışmasının arka planında bahse konu durum önemli bir yer tutmaktadır.

Ayrıca coğrafi yakınlık, hangi tehditlerin devletleri müttefik arayışına yönlendireceğini belirlemede önemli bir husustur. Bölge devletinden algılanan bir tehdidi dengelemek maksadıyla diğer bir kısım bölge devletleri müttefiklik ilişkisine girebilmektedir. Nitekim tarihî açıdan geleneksel müttefik olmayan, ancak coğrafi yakınlık temelinde ve başlangıçta DYAS esaslı çıkarları gereğince bir araya gelen; Yunanistan, İsrail, GKRY ve Mısır’ın, Türkiye karşısındaki kamplaşmasını bu çerçevede değerlendirmek mümkündür. Bir diğer anlatımla söz konusu devletler/aktör, Doğu Akdeniz’e kıyıdaş olmasalar ve dolayısıyla birbirlerinden uzak coğrafyalarda bulunmuş olsalardı bir araya gelerek kamplaşmaları çok mümkün olmayacaktı. Aynı zamanda söz konusu kamplaşmanın dönemsel çıkar birliği esasına dayanmakla birlikte, asıl coğrafi yakınlık üzerine inşa edilmiş olması, kamplaşmanın temel sınırlılığını/zayıflığını da oluşturmaktadır. Kampın üyelerinden birinin veya birkaçının çıkar birliğinden uzaklaşması durumunda coğrafi yakınlık tek başına yeterli olamayacağından kamplaşma zayıflayacak veya sona erebilecektir.

Sonuç olarak; coğrafi yakınlık esaslı güvenlik dinamikleri sebebiyle, bölge ülkelerinin hiçbirinin güvenliği kendisine yetmez. Hem iç hem de dış politika yapımında her daim akılda tutulması gereken bir sabittir.

Kaynakça

Özkütük, Y. (2025). Bölgesel Güvenlik Kompleksi Teorisi Çerçevesinde Doğu Akdeniz Kompleksi. Nobel Kitap.

Bunu Paylaşın