28 Şubat’ta başlayan üçüncü (1980 operasyonu birinci savaş olarak kabul edilebilir.) İran-ABD/İsrail savaşıyla birlikte, ABD-İran ilişkileri “uzlaşılamayan” bir anlaşma sürecine girdi ve bu süreç sürüncemede devam ediyor.
ABD ile İran arasında gidip gelen anlaşma metinlerinden anlaşıldığı kadarıyla, İsrail’in onayı olmadan ABD’nin bu anlaşmayı onaylaması pek mümkün görünmüyor. Irak Savaşı’nı hatırlarsak, savaşın gerekçesi Irak’ın nükleer silahlarını imha etmekti. Ancak savaş sona erdiğinde böyle bir silah varlığının olmadığı açıklanmıştı. İran konusunda ise Trump ısrarla nükleer silah vurgusu yapıyor. Bunun doğru olma ihtimali yüksek. Fakat İran’ın nükleer silah varlığı kime tehdit? Elbette ABD’ye değil; başta İsrail olmak üzere çevre ülkelere tehdit oluşturuyor.
Savaş 28 Şubat’ta başladı. ABD yasalarına göre başkan, kendi tasarrufuyla operasyon başlatabilir. Bununla ilgili olarak iki gün içinde Kongre’ye bilgi vermek zorundadır. Trump da 2 Mart’ta bu bilgilendirmeyi yaptı. Operasyonu 60 gün sürdürebilir ve zorunlu hâllerde bu süreyi 30 gün daha uzatabilir. Ancak bu sürenin de sonuna geliniyor. Bundan sonra savaşa devam etme kararı ABD Kongre’sinin alacağı karara bağlı ve bunun da çok mümkün olmadığı değerlendiriliyor.
İsrail ve ABD’nin savaş boyunca en büyük destekçileri, Körfez ülkeleri olarak da tabir edilen Basra Körfezi’ne kıyısı bulunan Arap ülkeleri oldu. Bunların başında ise BAE (Birleşik Arap Emirlikleri) ve Suudi Arabistan geliyor. Her iki ülke de gerek ekonomik gerekse siyasî desteklerini, “din kardeşi” olmayan İsrail ve ABD’den yana kullanmaktan çekinmedi.
Her iki ülkenin Gazze konusundaki sessizliği ise İsrail açısından övgüye değerdi.
Körfezin batı cephesinin iki büyük gücü, zaman zaman aynı safta yer alsalar da aralarındaki rekabet yıllardır devam ediyor. Bu aşamada aynı cephede yer alan BAE ve Suudi Arabistan, daha önce Arap Baharı sürecinde de birlikte hareket etmişti. Özellikle Bahreyn’de, Sünni yönetim altındaki Şiilerin ayaklanmaları sırasında ortak hareket ederek Bahreyn’e tank ve helikopter desteği sağlamışlardı.
İktidarlarını koruma meselesi söz konusu olduğunda her şeyi unutup birbirlerine sarılmışlardı. Hatta bugün ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın söylemlerine benzer açıklamalar yapmışlardı. Ortak bir dille, “Bu coğrafyada demokrasi radikal İslamcıların işine gelir.” diyerek saltanatlarını savunmuşlardı. Yani monarşi iyi, demokrasi kötüydü.
Mesele saltanat ve ABD olunca ortak noktada buluşan bu ülkeler, Orta Doğu coğrafyasında ise liderlerinin egoları ve çıkarlarını koruma adına farklı cephelerde yer almaktan da çekinmiyor.
Yemen, Libya, Sudan ve Afrika’nın bazı bölgelerindeki çıkar çatışmaları, iki ülke arasındaki tarihsel gerginliğin bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Her ne kadar bugün aynı safta görünseler de bu rekabetin zaman içerisinde İsrail-İran hattında farklı taraflara evrilmesi durumunda bölgede çok daha farklı çatışma ve gerilim ortamları ortaya çıkabilir.
BAE, 2020 yılında İsrail ile İbrahim Anlaşması’nı imzaladı ve İsrail’in bölgedeki en güçlü müttefiklerinden biri konumuna geldi. İsrail’i tanıyan ve tam diplomatik ilişki kurulmasını hedefleyen bu anlaşma sonrasında BAE ile İsrail adeta tam anlamıyla müttefik gibi hareket etmeye başladı.
BAE, İsrail’in yanına Hindistan’ı da alarak askerî ve ekonomik alanda büyük ve güçlü bir organizasyon oluşturma çabası içine girerken; Suudiler ise buna Türkiye, Mısır ve Pakistan ile yaptığı işbirliği anlaşmalarıyla karşılık verdi.
OPEC toplantılarında BAE’nin petrol üretim sınırı konusundaki taleplerinin Suudi Arabistan tarafından sert şekilde reddedilmesi ise bardağı taşıran hamlelerden biri oldu. Hatta Suudi Arabistan Enerji Bakanı, “34 yıldır OPEC toplantılarına katılıyorum, böyle saçma ve bencilce bir talep görmedim.” diyerek tepki gösterdi.
Bunun üzerine BAE, OPEC’ten ayrıldığını ilan etti ve Suudi Arabistan ile olan bazı petrol anlaşmalarını iptal etti. Ayrıca İsrail petrol şirketlerine yeni imtiyazlar vereceğini açıkladı.
Suudiler bölgede ve Afrika’da mevcut hükûmetlerden yana tavır alırken, BAE ise Yemen’de olduğu gibi genellikle hükûmet dışı güçleri desteklemeyi tercih ediyor. Libya’da da benzer şekilde İsrail’in yapmak istediklerini vekil güçler üzerinden gerçekleştirmeye çalışıyor.
Suud ailesinin yönettiği, 36 milyonluk nüfusa ve tarihsel güce sahip Suudi Arabistan ile; Nehyan ve Maktum ailelerinin yönettiği yedi emirlikten oluşan, yaklaşık 11 milyon nüfuslu BAE arasındaki rekabetin boyutu, bölgenin gelecekte nasıl şekilleneceği açısından önemli bir parametre olmaya devam edecek. Limanların kontrolü, enerji koridorları, Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz’deki çıkar çatışmaları belirleyici olacak.
İsrail’in bir Körfez ülkesini yanına alması, kendisi açısından küçük de olsa bir sigorta olarak görülebilir. Suudi Arabistan ile BAE arasındaki rekabetin, bir Körfez ülkesini İsrail’e müttefik yapacak seviyeye gelmesi ise konunun ciddiyetini ortaya koyuyor.
BAE’nin İsrail yanlısı tavrı, Suudilerin Türkiye ile olan bağlarını güçlendirmesi açısından da bir fırsat olarak ortaya çıkıyor. BAE’leri, İsrail, Hindistan ve hatta Yunanistan’a uzanan cepheye karşılık Suudi Arabistan, Mısır, Pakistan ve Türkiye cephesi bölgesel politikaların yönünü belirleyecek.
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.






