Türkiye’deki siyasi hareketlerin sıradan ve kendiliğinden geliştiğini düşünmek hayalperestlik olur.
“Devlet aklı” konusundaki düşüncelerim açıktır. Devlet aklı, uzun yıllara dayanan kurumsal yapının stratejik aklını ifade eder. Ancak 15 Temmuz garabetinin onuncu yılında gelinen nokta, Cumhuriyet'in yıllara sâri olarak oluşturduğu kurumsal yapının oligarşik bir yaklaşıma evrilmiş olmasıdır.
Dolayısıyla olup biteni “devlet aklı” merkezli değerlendirmek, ancak yanlı bir bakış açısının ürünü olabilir. Bugün yaşananlar olgular üzerinden değerlendirildiğinde devlet aklının değil, oligarşik yaklaşımın bir sonucudur.
Devlet aklı ile oligarşik yaklaşım arasındaki en temel fark şudur; Devlet aklı bütünü esas alırken, oligarşik yapı zümreyi esas alır. Devlet aklı; milletin ve vatanın birliğini, devletin bekasını ve ülkenin âli menfaatlerini gözeterek hareket eder. Oligarşik düzen ise belirli bir zümrenin çıkarları üzerine kuruludur. Devlet aklı, muhafazakâr karakteri gereği dış etkilere kapalıdır, buna karşılık oligarşik düzen dış müdahalelere ve yönlendirmelere daha açıktır.
Bugün yaşanan “süreç” ve “butlan” gibi sıra dışı gelişmeleri değerlendirirken devlet aklı penceresinden değil, oligarşik düzen perspektifinden bakmak daha doğru sonuçlar verecektir.
Cumhuriyet tarihinde daha önce benzeri görülmemiş uygulamalarla karşı karşıyayız. AKP iktidarı öncesinde terör örgütleriyle hiçbir zaman müzakere masasına oturulmamıştır, parti kapatma veya siyasi partilere yönelik yaptırımlar ise Siyasi Partiler Kanunu çerçevesinde yürütülmüştür.
Ekonomik alanda üretme kabızlığı yaşayan hükûmet, siyasi alanda ise adeta sınırsız bir üretim kapasitesi ve yaratıcılık sergilemektedir. En başarılı olduğu alanlardan biri de herhangi bir hamleye girişmeden önce zemini hazırlamasıdır. Askerî terminolojiyle ifade etmek gerekirse, önce “muharebe sahasının şekillendirilmesi” yapılmaktadır.
Yüksek Seçim Kurulu'nun devre dışı bırakılarak yerel mahkemeler aracılığıyla parti kurultaylarına müdahale edilmesi, devletin kurumsal yapısına zarar vermekte ve anayasal işleyişi zayıflatmaktadır. Bu tür hukuki müdahaleler belirli çevrelere siyasi çıkar sağlayabilir; ancak devlet mekanizmasını yıpratır. Türkiye Cumhuriyeti, çeşitli yöntemlerle muhalefetin sindirildiği bir ülke görüntüsünden çıkmalıdır. Bu görüntü ortadan kalktığında, ülkenin önündeki ekonomik, sosyal ve demokratik engellerin önemli bir kısmı da aşılabilecektir.
Süreçler, birbirini takip eden fasılalar hâlinde devam etmektedir. Kanaatimce bu zincirin ilk halkası, 2003 yılında çıkarılan “Eve Dönüş Yasası”dır. AKP'nin 2002 yılında iktidara geldiği dönemde PKK terör örgütü ciddi bir çözülme sürecine girmiş, örgüt lideri Abdullah Öcalan'ın yakalanmasının ardından dağılma aşamasına girmişti. Söz konusu yasa, zamanlaması bakımından uygun görülebilecek bir düzenlemeydi. Ancak terör örgütü üzerindeki yoğun askerî baskıyla eş zamanlı uygulanmaması ve buna paralel siyasi adımların yeterince atılmaması nedeniyle beklenen sonuç alınamamıştır.
Daha sonra birinci süreç başlamıştır. Temelleri 2008 yılında Oslo görüşmeleriyle atılan ve 22 Temmuz 2015'te Şanlıurfa'nın Ceylanpınar ilçesinde iki polis memurunun evlerinde öldürülmesiyle sona erdiği değerlendirilen yedi yıllık süreç boyunca, “demokratik tedbirler” adı altında atılan adımlar sonucunda PKK tarihindeki en güçlü dönemlerinden birini yaşamıştır. Bu dönemin ardından yürütülen operasyonlar ise ağır bedeller ödenerek gerçekleştirilmiş, yüzlerce güvenlik görevlisi hayatını kaybetmiştir.
AKP'nin süreç politikası ikinci süreçle yeniden gündeme gelmiştir. Etkisiz hâle gelmiş olan terör örgütü, bu süreçte yeniden hareket alanı kazanmıştır. Örgüt lideri Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından muhatap alınmış, kendisiyle görüşmeler yapılmış ve bugün de çıkarılması planlanan yasal düzenlemelerle bu sürecin sürdürüldüğü değerlendirilmektedir.
Sonuç olarak bütün bu yaşananların varmak istediği bir hedef bulunmaktadır. Bu hedef, devlet aklının değil, dış müdahalelere açık bir siyasal yapının Türkiye'yi yeniden şekillendirmek amacıyla gerekli gördüğü yeni bir anayasanın hazırlanmasıdır. Kucaklayıcılık ve eşitlik gibi kulağa hoş gelen kavramlarla sunulacak; ancak ulus devlet anlayışını değiştirecek, Türk kimliğinin anayasal tanımını dönüştürecek ve “Türk, Kürt, Arap” eksenli yeni bir vatandaşlık anlayışını benimseyecek bir anayasa, süreç ve butlanın nihai varış noktasıdır.
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.






