Söylentiler ve dedikodular genetik mirasımızın parçası mı? Yoksa uygarlık tarihinin değişmez renkleri mi? Günümüzde halklara söylenen büyük yalanları, dünya kamuoyunu yönlendiren sosyal ağlara yerleşmiş manipülatif bilgileri düşününce biraz daha dedikodudan zarar gelmez. Haydi şu konuyu deşelim.
Yüce Yöney
Devlet başkanlarından medya yöneticilerinin sözlerine, resmî kurumların açıklamalarından sansürlenmiş haberlere yalanın kol gezdiği zamanlardayız. Aşk ilişkilerimiz de iş ilişkilerimiz de içi boş vaatlerden, arkasında durmadığımız laflardan oluşuyor. Uydurmanın cirit attığı referanssız tartışma alanlarından yapay zekâ desteğiyle inançlarımızı manipüle eden sosyal medya platformlarına kadar, kaotik ve kopya hayatlarımızı geçirdiğimiz her yerde, değiştirilmiş bilgiler sağduyumuzu parçalıyor. Muktedirlerin, moda deyimle “gaslighting”i, iktidara maruz kalanların gerçeklik duygusunu yok ediyor. Teknolojinin doruğunda özgür iletişim de doruğa çıkacak derken tam tersi oluyor, her şey denetleniyor, her şey kayıt altına alınıyor, her şey saptırılıyor, her sözün içi boşaltılıyor; insanlığın en karanlık çağında artık sadece modern söylentiler hüküm sürüyor.
Köpeklerin teorisi
Peki, söylentilere kaynaklık eden iftiralar ya da dedikodular ve dahi yalanlarla yaşamaya mahkûm muyuz? İşin doğrusu, bu neredeyse bir uygarlık tarihi boyunca eşlik etmiş bize. Bir bakalım…
Cervantes’in bir hikâyesini oluşturan meşhur köpeklerin diyaloğunda iki köpek hayatlarından bahsederek dertleşir. Felsefeci ve araştırmacı Mladen Dolar Söylentinin Felsefesi adlı kitabında, bu köpekler için, kendilerine bahşedilen konuşma yetisinin çok özel olduğunun farkındadırlar, diye yazar. “Sohbet boyunca sözün niteliğine, işlevine ve tuhaflıklarına, gizemli gücüne ve gizli tehlikelerine dair düşünürler.” Köpeklerden biri eski sahiplerinden söz ederken karalamalara, iftiralara ve dedikoduya başvurunca diğeri onu uyarır ama ilk köpek bu uyarıyı kabul etmez.
“Tanrı aşkına Cipion, dedikodunun sınırlarına gelmeden, iki saatlik bir konuşmaya dayanabilecek bir kişinin ya çok şey biliyor olması ya da çok yol almış olması gerekir. Ben bile kendimde, köpek olduğum hâlde, iki çift laf etmeye kalkınca dilime şaraba üşüşen küçük sinekler gibi hepsi de kötü ve dedikoducu sözler geldiğini görüyorum. (…) Kötülük yapmayı ve kötü şeyler söylemeyi dedelerimizden miras alıp annelerimizin sütünden emiyoruz.”
Mladen Dolar dedikodu daha ziyade dilin temel işleviyle ilintilidir, söz başlar başlamaz içeri süzülüverir, diyor. “İki köpeğin ortaya attığı bakış açısına göre iletişim ve malûmat, nihayetinde gerçek sözü ehlileştirmenin, evcilleştirmenin ve önemsiz göstermenin yollarından biridir, örtbas edilen şey de sözün en asgari hâli, yani dedikodudur. Esasen dile ihtiyaç duymamızın sebebi malûmat aktarmak değil, dedikodu yapmak ve iftira atmaktır, hayvanların yapamadığı tek şey de budur.”
Yalan ve uydurma
Dedikodu temel olarak orada olmayan birini hedef alsa da bazı durumlarda insan yanındakiyle onun dedikodusunu da yapabilir. Sanırım, kimi zaman yalan söylemeyi gerektiren bu insanlık hâlini en iyi anlatan parçalardan biri Sam Shepard’ın İçimdeki Kişi romanında yer alır. Ana karakter sevgilisinden ayrılabilmek için göz göre göre yalanlar sıralar ve zannettiğinden uzun sürse de başarılı olur.
“Ona gitmesi gerektiğini söyledim. Neden bilmiyorum. Ağzımdan çıkıverdi. Bir şeyler uydurdum. Yüzündeki ifadeyi görmeniz lâzımdı. O inanmayan yeşil gözlerini. Köpeğinin her yere siyah tüylerini dökmesine dayanamadığımı söyledim. (Bunu uydurdum.) Onun dibinden beyazlar çıkan sırım gibi siyah saçlarını da her yerde görmeye dayanamadığımı söyledim. Lavaboda. Küvette. Duşta. Tuvalette. Çarşaflarda, mutfak tezgâhında. (Bütün bunları uydurdum.) Neden gitmesini istediğini bilmiyordum.”
Kısacası, yalanlarla bezenmiş bir gerçek yaratmak sadece internette değil, fiilî hayatta da hiç de zor değil aslında. Kafka’nın Dava’sını hatırlayalım. Ne diyordu kitabın ilk cümlesi: “Biri Josef K’ya iftira etmiş olmalıydı, çünkü kötü bir şey yapmamış olmasına karşın bir sabah tutuklandı.”
Söylenti nedir ki?
Biri hakkında söylenti çıkarmak bu kadar kolay işte. Günümüzde, genellikle sosyal medyada birbirinden kopyalayarak yayılan teyit edilmemiş, edilemeyecek bilgiler yoluyla yapılıyor bu iş. Uzak durmak da mümkün değil. Shakespeare’in IV. Henry’de dediği gibi, “Açın kulaklarınızı. Hem, yaygaracı söylenti konuştuğunda, hanginiz tıkayabilir ki sözlerin giriş deliğini?”
Söylentinin en iyi tanımlarından birinin bilim dünyasından çıktığını anlatıyor kitabında Dolar: 1993’te, Britanya’nın o dönemki bilim bakanı, herkesin anlamaya çalıştığı, “Tanrı parçacığı” diye de bilinen ünlü Higgs bozonunu ve Higgs alanını en iyi açıklayana bir şişe şampanya hediye edeceğini duyurur. University Collage London’dan David Miller’ın ödülü kazanan tanımı şöyledir. “Bir parti esnasında bir uçtan diğer uca bir söylenti yayılırsa, kalabalık heyecanlanmaya başlar. Söylentiyi çıkaranın en yakınındakiler duymak için ona yaklaşır. Onlar da kendi yanlarındakilere aktarır, yeni insan öbekleri oluşturur, sonra duyduklarını paylaşmak için baştaki konumlarına dönerler. Kalabalığın sıkışıp genişleme hâli bir uçtan diğerine hareket eder, tıpkı Higgs alanındaki Higgs bozonu gibi.”
Nikolay Gogol’un şahane romanı Ölü Canlar’da söylendiği gibi: “…insanoğlunu anlamak hiç kolay değil: Ne kadar saçma bir şey olursa olsun, duyduğunu gider, ille bir başkasına anlatır; hem de salt ‘Ne yalanlar uyduruyor şu insanlar’ demek için. O bir başkası da daha sonra, ‘Haklısın, bayağının bayağısı bir yalan, dinlemeye bile değmez!’ demek için kulağını ötekinin ağzına yapıştırır, hemen ardında da o bayağı yalanı anlatmak için bir üçüncüyü arar…”
İşte tam da felsefe tarihçisi Remi Brague’a kulak vermenin zamanı. Brague “The Law of God: The Philosophical History of an Idea” isimli kitabında, söylentiler ilahi olan şeyler gibi köken atfedilemez niteliktedir, der. Kimin başlattığı bilinmese de önlenemez biçimde yayılırlar. “İnandırıcılıkları kendinden menkul olmasına rağmen, belki de herkesin diline pelesenk oldukları için onlara inanırız.”
İster genetik mirasımızın bir parçası olsun ister sosyal canlılar oluşumuzun renklerinden biri, söylentiler ve dedikodular, her zaman, varoluşunu dile borçlu uygarlığımızın kaçınılmaz eşlikçileri olacak gibi gözüküyor.
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.





