Ana sayfa Yaşam SEYŞELLER

SEYŞELLER

0

Granit ve mercan adaları, zümrüt yeşili lagünleri, bembeyaz kumsalları, palmiyeleri, tropikal meyveleri ve çiçekleriyle, adeta Hint Okyanusu’nun cennet bahçeleri olan Seyşeller’de geçirdiğiniz birkaç günün sonunda, kaliteli seyahat broşürlerinin parlak sayfalarındaki bu egzotik sığınak görüntülerinin gerçeğiyle rekabet edebilmesinin mümkün olamayacağını anlıyorsunuz. Filmlere, kliplere ve fotoğraf çekimlerine sahne olan bu tropikal takımadalar, insanın hayal etmekte zorlanacağı cam gibi denizini, mavi ve yeşilin muhteşem tonlarını ve gerçek kaçışı çok da ucuza sunmuyor. Burada yapılacak bir tatilden maksimum keyfi alabilmek için, Praslin ve La Digue gibi birkaç adaya daha gitmek, granit kayaların çevrelediği kumsallarda yüzmek, tropikal yağmurların serinlettiği bir sabaha uyanmak, Hint Okyanusu kıyısında yıldızların altında uyumak, kendinize özel kumsallar bulmak, Unesco Dünya Mirası Listesi’ndeki Vallee de Mai’in palmiye ormanını ve “erotik’’ hindistancevizlerini görmek, Kreol kültürünü ve mimarisini tanımak, halkıyla dans etmek, ada kuşlarını gözlemek, cangılın içinde trekking yapmak ve şnorkelle ya da dalarak sualtını keşfetmek gerekiyor. Her ne kadar küresel ısınma ve atıklar nedeniyle, Seyşeller’deki mercan kayalıkları da, bütün dünyadakiler gibi olumsuz etkilenmiş olsa da, ucu bucağı olmayan bu okyanus beklenmedik görüntüler saklıyor.
Zarif bir şekilde gökyüzüne yükselen palmiyelere bakarak, “Biliyor musun, hindistancevizi ağacı seni hiç yarı yolda bırakmaz’’ dedi Lia, ‘’Kölen gibidir, kessen de büyümeye devam eder. Kafana düşmez, kendisi yiyecek, yaprakları evine çatı, kabuğu kap kacak, düğme olur. İnsanlar birbirini kandırabilir ama bu ağaç hiç hayal kırıklığına uğratmaz’’. Lia, palmiyenin en tepesindeki, meyveye benzeyen yuvarlak parçayı göstererek konuşmayı sürdürdü, ‘’Kalbi en önemli kısmıdır, onu aldığın zaman, ağacı öldürürsün. Kalbini salata yapmak için kullanırız. Adı, Milyoner Salatası’’.


Seyşeller’in Hint Okyanu-su’na dağılmış 115 adasından birinde, Afrika’nın doğu kıyısından bin küsur km uzaklıkta, doğanın insanı ezdiği bir yerde, yakıcı güneşe direnmek için dev yapraklarını birbirine uzatmış palmiyelere, yere düşüp filizlenen hindistancevizlerine, yuvalarından fırlamış gözlerle etrafı kolaçan edip telaş içinde ilerleyen yengeçlere bakıyor ve tropikal bir büyüyle gözümü kamaştıran bu yeni iklimin, insanların ve okyanusun derinliklerinde daha neler olabileceğini merak ediyorum.
Sokaklarında tek bir trafik lambası olan, dünyanın en küçük başkenti Victoria’nın bulunduğu Mahe Adası’ndan kalkan, kapısız pilot kabinli küçük uçak adeta bir dolmuş gibi. Adalar arası ulaşım teknelerle olduğu kadar bu küçük uçaklarla da sağlanıyor. Adalardaki uçak pistleri, okyanusla başlıyor, okyanusla sona eriyor. Gökyüzünden Seyşel Adaları’nı seyretmeden, okyanusun ortasındaki bir adanın yalnızlığını anlamak kolay değil. Bazı adalarda hiç yerleşim yok, bazılarındaysa küçük topluluklar yaşamlarını sürdürüyorlar. Nüfusun yüzde 90’ı en büyük ada Mahe’de, yüzde 10’u ise Praslin ve La Digue’de yaşıyor. Birkaç adada, konforlu bir Robinson Crusoe fantezisi yaşamak isteyen, biraz da cebi dolu turistleri bekleyen, adayı kapatmış ‘’resort’’lar var. Hindistancevizleriyle karşılanıyorsunuz, tropikal çiçekler boynunuza dolanıyor, her birinin önünde özel kumsalı olan villaların jakuzileri köpükle doldurulup Kamboçya çiçekleriyle süsleniyor, cibinlikli yataklara palmiye yapraklarıyla “Welcome’’ (Hoşgeldiniz) yazılıyor. En görmüş geçirmiş turistin bile burun kıvıramayacağı bir karşılama bu.

80 bin nüfuslu Seyşeller’in halkı, tarım ve balıkçılık bir yana ekmeğinin en büyük dilimini turizmden kazanıyor. Sakin, sıcak, güleryüzlü insanlar. % 80 rutubetin ve adalı olmanın getirdiği ağır çekim ritimde yaşıyorlar. Suç oranı yok denecek kadar az. Atalarının, yaklaşık iki asır boyunca kolonisi oldukları Fransız (1770- 1811) ve İngilizler’in (1814- 1976) Afrika’dan adalara getirdiği köleler olduğunu söylerken tereddüt etmiyorlar. Kölelik kalkınca, yerlerini Hintli ve Çinli işçiler alıyor. Bugün adalardaki etnik, dinsel ve kültürel zenginlik, büyük ölçüde o günlerden kalma. Halkın Afrikalı genleri daha ağır bassa da, Fransız, Hintli, Çinli ve Arap kanı, farklı ten ve saç renklerinde kendini gösteriyor. Adalıların yüzde 90’ı Katolik, az oranda Anglikan ve Protestan var. Hintli, Müslüman ve Çinli topluluklar oldukça küçük. İnanç önemli, tutunulacak bir dal. Victoria’da Church Street’in sonundaki kiliseye girdiğimde, kalabalık bir grup dini şarkılarla prova yapıyordu. Yeni Papa, yakında Seyşeller’e gelecekmiş. “Büyük gün!’’ dedi yaşlı kadın. 1977’deki darbeyle bağımsızlığını kazanan Seyşeller’in halkı, sömürgeci dönemi kötü hislerle anmıyor. Kaçınılmaz olarak, o günden bugüne bazı yaşam tarzları yerleşmiş. Trafik soldan, İngilizlerin 5 çayı hâlâ yaygın bir alışkanlık. Oysa Fransızların bıraktığı etki her geçen gün zayıflıyor. Nedeni büyük ölçüde, halkın bu kültürü fazla elit bulması. Biraz da bu yüzden, Seyşeller’in üç resmi dili olan İngilizce, Fransızca ve Kreol içinde, en az Fransızca tercih ediliyor. Buna karşılık, halkın evde ve kendi arasında konuştuğu Kreol, XVII. yüzyıl Fransızcası’nın, Afrika dilleri ve Madagaskar etkisiyle değişim göstermiş hali. Resmi dairelerde ve okulda İngilizce kullanılıyor. Eskiden bu adalarda hiçkimse yaşamadığından, bugünkü halk kendini “yerli’’den çok Kreol olarak tanımlıyor.
Birçok adada olduğu gibi, Alphonse Adası’nda da bugün 1 Mayıs İşçi Bayramı kutlanıyor. Adadaki tatil köyünde çalışanlar bir araya toplanmış, içleri kaynayarak dans ediyor, tezahüratlar arasında sandalye kapmaca ve “tıp’’ oyunları oynuyorlar. Danslarını seyrederken, kökenlerinin Afrika olduğunu iyice teslim ediyorsunuz. Sega ve Moutia’da, Afrika’nın sıcak kanı ve baştan çıkarıcı kıvrımları ortaya çıkıyor. Seyşeller’de, turistler talep etmediği için değil, halk da pek düşkün olmadığından canlı bir gece hayatı yok. Restoranlar, 22:30 gibi kapanıyor. Ancak bu tür bayramlarda ve festivallerde, halkın eğlendiği geleneksel görüntülere rastlamak mümkün. Yine aynı adada, tatil köyünün lüks restoranında, turistler için Deniz Mahsülleri Gecesi düzenlenmiş. Birkaç gün sonra da Kreol Gecesi var. Hindistancevizi ve köri ağırlıklı Kreol mutfağı, otellerde zengin mönülerle sunulurken, evlerde balık ve pilavla sınırlı.

Tüm Batılı görünümüne ve huzurlu ritmine rağmen, Şeyşeller halkının yaşam standardı oldukça düşük.  Sokaklarda dilenci ya da evsiz yok ama hayat pahalılığı omuzlarda ezici bir yük. En büyük nedeni, Hint Okyanusu’nun açıklarında, bu coğrafyanın getirdiği yalnızlıkla baş etmek zorunda olması. Seyşeller, bugün yiyecekten giyeceğe, ihtiyaçlarının yüzde 90’ını ithal ediyor. Papaya, mango, avokado gibi tropikal meyveler yetiştirip, tütün ekiyor ama portakal, elma gibi birçok meyve ve sebzede dışarıya bağımlı. Seyşeller ekonomisine en büyük destek, tonbalığı ihracatından. Dünyanın en büyük ikinci tonbalığı konserveleme tesisi Victoria’da.

Seyşeller’de asgari ücret, yaklaşık 2 000 Rs (360 USD). Evler pahalı. Devlet, ev sahibi olmak isteyenlere arazi satıyor, üzerine inşaat yapıyor ve kişi maaşına göre yavaş yavaş ödeyerek sonunda evinin sahibi oluyor. Hayat öyle pahalı ki, çoğunluk Katolik olmasına rağmen, evlilik pek rağbet görmeyen bir kurum. Çünkü düğün yapmaya kimse yanaşmıyor. Birlikte yaşamak ya da evlilik dışı çocuk sahibi olmak bir tabu değil. Çocukların, yüzde 75’i gayri meşru doğuyor. Bunlar, biraz da kölelik yaşantısının kalıntıları. Ülkede, her üç kadına bir erkek düşüyor. Turizmde çalışan Rodney, ‘”Buraya cennet dememiz boşuna değil’’ diye espri yaparken, ekonomik açıdan belini bir türlü doğrultamamış adanın bir başka yüzünü gösteriyor. 1940’larda, bu adalara gelen J.A. Mockford, ‘’Seyşeller’de aşk, iklim gibi sıcaktır’’ diye yazmış. Bugün, Seyşeller’de de aşk Aids’in gölgesinde kalıyor.

Turistlere yaşattığı lükse karşılık, kendi hayat kalitesinde çok iddialı olmayan Seyşeller’e en yakın üniversite, 2000 km mesafedeki Mauritius’ta. Ülkenin tek sineması, başkent Victoria’daki Deepam. Victoria’nın bir iki katlı müstakil evlerinin yanından geçerken, Sir Selwyn- Clarke Çarşısı’nda tanıştığım Manuela’nın söylediklerini hatırlıyorum; “Evlerimiz, hiçbir zaman bir palmiye ağacından yüksek inşa edilmez. Biz, gökyüzünü onlara teslim ettik.’’