Seacore #2 Tuz, ışık ve lanet: The Lighthouse’ta denizle yapılan kadim antlaşma

MDN İstanbul
  • |
Screenshot

Özge Güven | MDN İstanbul

Robert Eggers’ın 2019 yapımı The Lighthouse’ı, modern sinemanın nadir görülen biçimde mitolojiyle kan bağı kuran filmlerinden biridir. Siyah-beyaz estetiği, dar kadrajı ve neredeyse zamansız atmosferiyle film, seyirciyi yalnızca bir hikâyenin içine değil, insan bilincinin karanlık mağaralarına davet eder. Eggers burada bir anlatı kurmaktan çok, kadim mitleri çağırır; denizi, feneri, ataerkiyi ve deliliği aynı sembolik düzlemde buluşturur.

The Lighthouse, yüzeyde iki adamın izole bir adada delirmesini anlatıyor gibi görünse de derinlerinde insanın tanrısal olanla kurduğu tehlikeli ilişkiyi sorgulayan bir modern tragedya olarak okunmalıdır.

Kapalı bir mekân, sonsuz bir zihin

Film 1890’larda geçer. Genç ve suskun Thomas Howard, deniz feneri bekçiliği yapmak üzere, tecrübeli ve otoriter Thomas Wake’in yanına atanır. Ada, dış dünyadan kopuktur; zaman belirsizleşir, günler iç içe geçer. Mekânın darlığı, karakterlerin zihinsel sıkışmışlığıyla paralel ilerler.

Bu izolasyon, sinemada sıkça kullanılan bir dramatik araç olmanın ötesine geçer. Ada, mitolojik anlamda bir sınır mekândır: Ne tamamen dünyaya aittir ne de bütünüyle öte âleme. Tıpkı antik mitlerdeki lanetli adalar gibi, burası insanın kendi içiyle yüzleştiği bir aralıktır.

Deniz feneri: Yasak ışık, tanrısal bilgi

Filmin merkezinde duran deniz feneri, en güçlü ve çok katmanlı semboldür. Fener, klasik anlamda güvenliği ve rehberliği temsil ederken, The Lighthouse’ta bu anlam tamamen tersine çevrilir. Buradaki ışık, kurtuluş değil; yasaklanmış bilgidir.

Wake’in fener ışığını Howard’dan kıskançlıkla saklaması, onu kutsal bir alan gibi koruması, mitolojik açıdan Prometheus anlatısını çağrıştırır. Tanrılara ait olan ateş –bilgi, güç ve aydınlanma– insana yasaktır. Howard’ın ışığa ulaşma arzusu ise merak değil, iktidar isteğidir.

Filmin finaline doğru fenerin tepesine çıkan Howard, tanrısal olana temas eder. Ancak bu temas, onu yüceltmez; çökertir. Mitolojide olduğu gibi, insan tanrısal bilgiyi kaldıramaz. Işık burada bir vahiy değil, bir lanettir.

Proteus’un gölgesinde bir deniz tanrısı

Thomas Wake karakteri, sıradan bir yaşlı bekçiden çok daha fazlasıdır. Wake, denizle kurduğu ilişki, lanetleri ve ritüelleriyle Yunan mitolojisindeki Proteus figürünü çağrıştırır. Proteus; denizin bilgisine sahip, sırlarını saklayan, istediğinde biçim değiştiren bir tanrıdır.

Wake’in uzun monologları, Shakespearevari dili ve Howard’a yönelttiği lanet, onu insan olmaktan çıkarır. Özellikle Wake’in deniz tanrıları adına ettiği beddua sahnesi, filmin mitolojik doruk noktalarından biridir. Bu sahnede Wake, adeta bir tanrı gibi hüküm verir; Howard ise cezalandırılacak fanidir. Bu güç ilişkisi, filmin temel çatışmasını oluşturur: bilgiye sahip olanla onu arzulayan arasındaki uçurum.

Denizkızları ve bastırılmış arzu

Filmde sıkça beliren denizkızı figürü, ilk kez karşımıza Odysseia Destanı’nda çıkan sirenlerin çağdaş bir izdüşümüdür. Sirenler yani aslında denizkızları denizcileri şarkılarıyla baştan çıkarır ve onları ölüme sürükler. Howard’ın denizkızıyla kurduğu halüsinatif ilişki, yalnızlığın ve bastırılmış arzunun çığlığıdır.

Denizkızı burada bir kurtuluş figürü değildir; aksine Howard’ı gerçeklikten koparan bir hayâldir. Sirenlerin vaat ettiği haz, ölümle sonuçlanır; Howard’ın arzusu da deliliğe evrilir.

Ataerkinin çöküşü

The Lighthouse, mitolojiyle birlikte ataerkil anlatıları da yerle bir eder. Filmde iki erkek arasında kurulan hiyerarşi, baba–oğul, tanrı–kul ve usta–çırak ilişkilerinin karanlık bir karışımıdır. Sevgi yoktur; yalnızca güç, baskı ve aşağılanma vardır.

Howard’ın kimliğini kaybetmesi, adını bile unutması, ataerkinin sağlam bir yapı değil, kolayca çözülebilen bir maske olduğunu gösterir. Film, kahramanlık mitlerini reddeder; burada ne Odysseus vardır ne de zafer. Sadece çürüyen egolar ve bastırılmış duygular kalır.

Sinema dili: Biçimin anlamla bütünlüğü

Eggers’ın tercih ettiği siyah-beyaz görüntü, nostaljik bir estetikten çok, ahlaki ve zihinsel bir gri alan yaratır. Dar kadraj, karakterleri sürekli sıkıştırır; nefes alacak alan bırakmaz. Deniz sesi, rüzgâr ve martı çığlıkları, filmin neredeyse müzikal olmayan ama hipnotik bir ritim kazanmasını sağlar.

Bu biçimsel tercihler, filmin mitolojik ve psikanalitik okumasını destekler. Seyirci de tıpkı karakterler gibi sıkışır, yönünü kaybeder.

Işık her zaman kurtarmaz

The Lighthouse, mitolojiyi referans olarak değil, yaşayan bir yapı olarak kullanır. Film, modern insanın hâlâ kadim korkularla yaşadığını hatırlatır: Bilgi arzusu, iktidar hırsı ve yalnızlık. Eggers’ın filmi bize şunu söyler: Bazı ışıklar yol göstermez; yalnızca insanın içindeki karanlığı görünür kılar. The Lighthouse, sinemanın mitlerle konuşabildiğinde ne kadar derin ve sarsıcı olabileceğinin güçlü bir kanıtıdır.

Bunu Paylaşın