“Trump’ın, bir günü diğerini tutmayan söylemleri nedeniyle İran Savaşı'yla ilgili net bir sonuç ortaya konulamıyor. Bu yüzden dünya her gün yeni bir gelişmeyle uyanıyor. ABD bundan sonra İran’a yaptırımlarla mı yüklenecek, yoksa sorunları savaş yoluyla mı çözmeye çalışacak?”
Yazar ve aynı zamanda asker olan (iyi bir topçu subayı olduğu belirtilir) Lev Tolstoy’un ünlü romanının adı adeta bir soruya dönüşmüş durumda: Savaş mı, barış mı?
İlk olarak şunu değerlendirmek gerekir; ABD kanunları başkana ne kadar süreyle savaşa müsaade ediyor? ABD kanunlarına göre başkanlar, Kongre üyeleri ve senatörlerin onayı olmadan 60 gün süreyle “başkomutan” sıfatıyla bir operasyon emri verebiliyor. Bunu da 48 saat içinde Kongre’ye bilgi vermek şartıyla yapabiliyor. Trump, 2 Mart tarihinde İran’la ilgili olası bir savaş konusunda Kongre’yi bilgilendirmişti. Dolayısıyla bu şartları şu ana kadar yerine getirdi.
Vietnam Savaşı sonrası kabul edilen bu yasaya göre, 1 Mayıs’ta bu süre doluyor. Başkan, bu süreyi bir defaya mahsus olmak üzere 30 gün uzatabiliyor. Daha sonra mutlaka Kongre üyeleri ve senatörler tarafından onay alınması gerekiyor. Cumhuriyetçilerin içinden dahi “İsrail’in dümen suyuna gitmekle” ilgili suçlamaların yapıldığı bir dönemde ve ABD kamuoyunda savaş karşıtlığının yüksek sesle dile getirildiği bir ortamda Trump’ın bu konuda yetki alması pek kolay görünmüyor. ABD’de kasım ayında çok önemli seçimlerin yapılacağı da göz önüne alındığında, savaşı tercih etmek çok da mantıklı görünmüyor.
ABD’nin İran’ı masada istediği çizgiye çekebilmek için yeni yaptırımlar uygulayacağı, ABD’li kaynaklardan yapılan açıklamalardan anlaşılıyor. ABD, “kara unsurlarının bölgeye sevki” yaklaşımından uzaklaşıp “yaptırım” çizgisine gelmiş gibi görünüyor. İran ise Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin temasları üzerinden diplomatik olarak güçlenip masaya daha güçlü dönmeyi hedefliyor. Arakçi bu doğrultuda önce Pakistan, ardından Umman ve son olarak Rusya’da temaslarda bulundu.
Savaşların genel tanımına baktığımızda, “siyasal hedeflere askerî yöntemlerle ulaşılması” esas kabul edilir. ABD, dünya devi süper güç ordusuyla Venezuela’daki gövde gösterisinin ardından çıktığı ikinci sahada çok da başarılı bir sınav veremedi. Askerî açıdan, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yıllardır süren savaşta zaman zaman alay konusu olmasına benzer bir durumla karşı karşıya kaldı. İran, ölümlerle askerî personel kaybederken ABD, zorunlu istifalarla üst düzey askerlerini kaybetti. Dolayısıyla ABD, askerî hedeflerine ulaşamadığı gibi siyasal hedeflerine de tam anlamıyla ulaşamadı.
AB ve İngiltere, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçiş ücreti talep etmesini uluslararası hukuka aykırı buluyor. Gerekirse boğazın kontrolü için savaş gemilerinden oluşan bir güç gönderme ihtimalini de gündeme getirmişlerdi. Şimdi ise uluslararası alanda kulis faaliyetleriyle girişimlerini sürdürüyorlar. Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO) Genel Sekreteri Arsenio Dominguez’in BM Güvenlik Konseyi’nde yaptığı “Seyir özgürlüğü ilkesi pazarlık konusu değildir. Gemilerin dünya çapında engelsiz ve uluslararası hukuka uygun şekilde ticaret yapmasına izin verilmelidir.” açıklaması da AB ve İngiltere’nin bu yöndeki lobi çalışmalarının bir yansıması olarak görülebilir.
Bu savaştan ya da müzakere masasından ortak çıkarlara uygun bir anlaşma çıkıp çıkmayacağı da ayrı bir soru işareti. ABD ile İran masadan “Hürmüz Boğazı’nı birlikte kontrol etme” maddesiyle kalkarsa buna da şaşırmamak gerekir. Körfez ülkeleri böyle bir konuda ses çıkaracak politik ve askerî güce sahip olmadıkları için ABD’nin karşısında duramazlar. Bu, savaşın taraflarının savaşın faturasını savaşı seyredenlere kesmesi manasına gelir. Bu durumdan zarar görebilecek taraflar ise Çin, AB ve İngiltere olur. Bu ihtimal, masadaki alternatiflerden biri olarak değerlendirilmelidir.
İran’ın satranç vari diplomatik hamlelerine ABD’nin nasıl karşılık vereceği belirsizliğini koruyor. Trump’ın, ticari bir bakış açısıyla İran’dan elde edeceği sınırlı kazanımlar karşılığında gerilimi düşürmesi de ihtimaller arasında görülebilir.
ABD ile İran arasındaki gerilim sona erse bile bölgenin istikrara kavuşmayacağı açıktır. İsrail, yeni çatışma alanı olarak gördüğü Lübnan’da ilerlemeye devam ederken; Suriye ve özellikle Irak’ta yeni gerginlik ve çatışma bölgelerinin ortaya çıkması da olasıdır.
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.






