ABD/İsrail’in sonucunu çok kısa sürede alacaklarını değerlendirerek şiddetli saldırılarla başlattıkları savaş, ateşkes ve dolayısıyla bir müzakere ortamına girdi.
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, 2024 sonu yapılan ABD seçimlerinden sonra 2025 Ocak ayında iktidara gelen Trump, radikal söylemleriyle bütün dünyanın ilgisini kendisinde toplamaya başladı.
ABD hakkında genel kanaat, bir derin devlet olduğu ve başkanın kim olduğunun öneminin çok da fazla olmadığı yönündedir. Trump’a rağmen buna katılıyorum. ABD başkanları tabii ki önemlidir fakat başkanlar genel ABD politikalarının çok da dışına çıkan kişiler değillerdir. ABD çıkarlarını merkezde tutan, fakat kendi kişiliklerini ve tarzlarını bu politikalara yansıtan kişiler olarak görmenin daha doğru olduğu kanaatindeyim. Obama veya Biden da İran’a sempatiyle yaklaşan, İsrail’in çıkarları dışında hareket eden kişilikler değillerdi. Ama daha agresif ve tez canlı bir başkan olan Trump’ın onlardan çok daha hızlı ve başka yöntemler kullanarak aynı amaçlara yönelmesi, ABD’nin derin devlet yapısı dışında hareket ettiğinin göstergesi değildir.
Bu savaş, ABD’nin İran’a yönelik ilk denemesi değildir. 1980 yılında ABD’nin başında Jimmy Carter vardı. Demokratların adayı olarak 1977 yılında seçilmişti. Trump’tan tek farkı bu değildi. Trump’a göre sakin ve diplomasiye daha çok önem veren bir başkandı. Hâtta bugünkü İsrail’in Arap ülkeleriyle yaptığı İbrahim Anlaşmalarına benzer şekilde İsrail’in güvenliğini güvence altına alan İsrail-Mısır Barış Anlaşması’nın (1979) yapılmasını sağlamıştı. 1980 yılında ABD, Carter başkanlığında İran’a “rehine kurtarma” operasyonu icra etti. Operasyon koca bir fiyaskoyla sonuçlandı. İran içlerinde ölüler ve kaza yapmış askerî araçlarını bırakarak ayrıldılar. Carter, 1980 yılındaki seçimleri ağır bir yenilgi alarak kaybetti.
Bu minvalde yaklaşıldığında ABD’nin İran saldırısını tamamen Trump merkezli bir hareket olarak düşünmüyorum. Tarz farklı olabilir fakat hedef, devletin koyduğu hedeftir. Trump’ın sonu da Carter gibi mi olur, bugünden tahmin etmek zor.
Savaşın akışı içerisinde ABD Başkanı Trump’ın, saat farkından dolayı her akşam yapacağı açıklamalar bütün dünya tarafından merakla beklenir oldu. İlk günlerde İran’ın liderlerini öldürdüklerini açıkladı. Daha sonra artık rejimin değişmesinin İran halkının elinde olduğunu ve harekete geçmeleri gerektiğini söyledi. Bir ara “İran’da rejim zaten değişti” dedi. Sonra savaşı kazandıklarını ilan etti. “Birkaç günü var” dedi. İran’ı taş devrine geri döndürmekle tehdit etti. Her gün açıklamalarında bir sonraki gün daha şiddetli saldıracaklarını söyledi. İran’ın donanmasını yerle bir ettiklerini, İran’a gerekirse çok büyük bir kara harekâtı yapacaklarını açıkladı. Dinî inancımızı hafife alan ironik sosyal medya paylaşımları yaptı. Harg Adası’nı istediğini açıkladı. Müzakereler için İran’ın yalvardığını söyledi. Önce İran’a 2 gün süre verdi, 7 Nisan günü İran’ı kastederek, “Bu gece bir medeniyet yok olacak ve bir daha asla geri gelmeyecek” dedi, daha sonra ise İran’a şartlı 10 gün süre verdiğini ifade etti. Geçen süre içinde daha neler neler söylemedi ki…
Gelinen noktada Pakistan eliyle yürütülen barış görüşmeleri nedeniyle savaşa, şimdilik en azından ABD-İran kısmında bir ateşkes ve müzakere süreciyle ara verildi. İran kendi şartlarını ABD’ye sunarak bu çerçevede bir çözüm olursa bunu kabul edebileceklerini bildirdi. Trump da bazı maddelere çok olumlu yaklaştıklarını söyledi.
İran’ın teklifi incelendiğinde savaş öncesine göre savaş sonrası isteklerinin çok daha güçlü olduğu görülmektedir.
Maddelere kısaca baktığımızda; savaşın sona erdirilmesi ve saldırmazlığın garanti edilmesi, tüm Birleşmiş Milletler ve Atom Enerjisi Ajansı kararlarının ve ambargoların kaldırılması, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünün kabulü, uranyum zenginleştirme faaliyetlerine müdahale edilmemesi ve belki de en dikkat çekeni savaş tazminatı ödenmesi yer almaktadır.
Bunlar savaşı kaybetmiş bir ülkenin isteklerine benziyor mu? Peki Trump acaba bu maddelerin hangisini uzlaşılabilir buldu?
Savaş uzadıkça bunun İran lehine olacağını bu yazı dizisinin 2’nci ve 3’üncü makalelerinde belirtmiştim. Savaşın sanıldığı gibi Ukrayna-Rusya Savaşı gibi uzamayacağını da vurgulamıştım. Uzayamaz çünkü binlerce kilometre öteden gelip yıllarca sürecek bir savaşı ABD gibi süper bir güç olsanız dahi sürdüremezsiniz. Hem de size sınırsız maddi destek sağlayan “İslâm ülkesi” olduğunu iddia eden Arapların desteğine rağmen.
Bu arada şunu da belirtmek isterim: Mezhepsel fark var tamam da binlerce kilometre öteden gelen bir deccalın en azından Mekke’de sizlerle birlikte yürüyen insanları katletmesine destek olmak nedir? Mısır’da öldürülen Rabia için gözyaşı dökenlerin savaşın ilk günlerinde bir okulda katledilen 168 küçük kız çocuğunu yok sayması nedir? Hangi vicdanın ürünüdür? Cevap basit: Mevcut iktidarlar için iktidarda kalabilmenin ön koşulu, ABD’ye destek olmak ve katliamlarını yok saymaktır.
İran’ın direnci, kim ne derse desin takdire şayandır. Bunda İran halkının bir parçası olan Türk kökenli vatandaşların devlet anlayışları ve devletlerine sahip çıkışları, beraber yaşadıkları insanları ve ne kadar kötü olursa olsun yönetimlerini dış güçlere karşı satmamalarının payı büyüktür. İran’da yaşayan Türkler “bu savaştan nasıl faydalanırızın” değil, “nasıl ülkemizi savunuruzun” parçası olmuşlardır. ABD/İsrail saldırılarının yüzde 85’inin Türklerin yaşadığı bölgelere olmasına rağmen bu direnci göstermişlerdir. İran’ın birleştirici mayasının Türkler olduğu, bu nedenle de İran’ın yönetimine rağmen ulus devlet niteliğini Türkler sayesinde kazandığı bu savaş ile gözler önüne serilmiştir.
Bu asil duruşu Türkiye içinde yok sayarak “Terörsüz Türkiye” adı altında teröristleri serbest bırakmanın yollarını arayanlar hiçbir şeyden ders almamışlarsa İran’ın teröristlere yaklaşımından ders alsınlar. İrlanda, Kolombiya örnekleri ile Türk Milletini kandırmaktan vazgeçip burunlarının dibindeki İran’dan ders çıkarsınlar. İran “Analar ağlamasın” demiş olsaydı, bugün ABD postalları altında eziliyor olurdu.
İktidarı muhalefeti ulus devlet ve üniter devletin ne kadar hayati olduğunu bir kez daha hatırlasın. İstenmeyen kişi ilan edilmesi gereken ABD Türkiye Büyükelçisi Barrack’ın, “güçlü ulus-devlet yapılarının İsrail için bir tehdit oluşturduğu” sözü doğrultusunda süreçler yönetip milletin önüne çıktıklarında İsrail’e karşı söylemlerle göz boyamasınlar.
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.






