Ana sayfa Yazarlar Gökhan Esin Reel sektör meteor çarpmış gibi oldu

Reel sektör meteor çarpmış gibi oldu

0
Zaman, her şeyin bir anda olmasını engelleyen bir tabiat yasasıdır ve bazı ekonomik veriler var ki, uzun süredir gözlerden ırak kaldı

Ekonomi politikasının derinlik ve basınç ayarı tutmazsa piyasa vurgun yiyebilir. Uzun süredir çoğumuz döviz, enflasyon, cari denge ve büyüme üzerinde yorumlar yaptık. Tüm bunları kısaca toparlayıp, uzun süredir pek konuşmadığımız bankalar ve borçlanma üzerindeki etkilerine bakalım.

Büyüme yönünü aşağı çevirince cari denge pozitife dönüyor
2018’in son iki çeyreğinde ya sıfıra yakın büyüme ya da eksi büyüme göreceğiz. Bu da kredi hacimlerinde ani ve hızlı bir düşüşe sebep olacak. Bu düşüşün emareleri şimdiden görülüyor. Büyüme sıfırın etrafında dolaşınca, yönünü aşağı çevirince, cari denge de pozitife dönüyor. Zaten ağustos ayı ödemeler dengesi hesaplarında cari fazla verildi. Ancak, herkes cari fazlaya odaklanırken finans hesabında, yani ülkeye giren-çıkan döviz miktarında önemli bir çıkış oldu, 14,3 milyar dolar!!

Reel sektör meteor çarpmış gibi oldu!
Artan kur, reel sektöre meteor çarpmış etkisi yaptı. Döviz kredileri ile dış borç ödemelerini zorlaştırdı, konkordato ilanları arttı. Ağustos sonu itibarıyla tahminen mevduatların yarısı, kredilerin ise yüzde 57’si döviz bazında. Yani reel sektörün dış borcu ile ülke içindeki döviz kredilerini topladığımızda, sektörün toplam borcunun yüzde 57’sini oluşturuyor. Bu oran 2013’ün ilk çeyreğinde yüzde 40’tı.
Bu çok tuhaf gelmemeli, yıllardır Türk Lirası’nın arkası kollanmadı. 2013 başında vatandaşın ve şirketlerin döviz mevduatı 122 milyar dolar civarında iken, günümüzde 155 milyar dolar. Yüzde 27 oranında yükselmiş. Dolara talep arttıkça, tıpkı tırmanıcı bitkilere benzemeye başladı, fasulye gibi tırmandı.
Hem mevduatımızdaki hem de borcumuzdaki döviz oranı yükselince, haliyle, FED faiz artırınca da etkileniyoruz, Merkez Bankası faiz artırınca da etkileniyoruz!! Sadece etki biçimleri farklı. Ama tüm bu adımların bankalar üzerinde farklı bir etkisi oluyor, yani reel sektördeki sıkışma bankalara da baskı yapıyor.

Zaman, her şeyin bir anda olmasını engelleyen bir tabiat yasasıdır
Uzun zamandır pek azımızın dikkat ettiği bir konu ise, bankaların net yatırım pozisyonu… Nedir bu yatırım pozisyonu? Net yatırım pozisyonu, bankaların varlıklarından, yükümlülüklerin çıkarılması ile elde edilen değerdir. Bankaların net uluslararası yatırım pozisyonu 2008 sonunda (-) 20 milyar dolar iken, 2017 sonunda (-) 164 milyar dolara tırmanmış. Yani 9 yılda 8 kat artmış!
İyi de bu artışın sonucu nedir? Kaba bir hesapla bankaların her ay 4 milyar dolar civarında borç çevirmesi gerekiyor. Aslına bakarsanız son birkaç aydır yaşadığımız tüm sıkıntılara rağmen bankalar bu problemin üstesinden geldi ve kredilerini çevirmeyi başardı.
Bu yabana atılmaması gereken bir adım. Ancak çevrilen kredilerin faiz artışlarını da görmezden gelemeyiz! Eylül sonunda, özel bir banka, 980 milyon dolar tutarında sendikasyon kredisini (avro+usd), 1 yıllık ve libor+275, euribor+265 maliyet ile tamamından biraz fazla şekilde çevirdi. Ama bir önceki maliyetin 140 baz puan yukarısında!!
Gelelim ekim ayındaki Hazine ihalesine… Hazine, ekim ayında yaptığı Eurobond ihracında yüzde 7,5 getiri ile 2 milyar dolarlık ihraç yaptı. Bu ihracın faizi UST+447’dir. Nisan ayındaki spread UST+336, bu sene başındaki ihracın spread’i ise UST+266’ydı. Yani burada da net bir maliyet yükselişi var.

Deflasyon senaryosundan uzaklaşıyoruz ama risk primi de artıyor
Yukarıda yazdığım gibi, tüm bu tahvil ihraçları ya da borç çevirmeler olumlu gelişmelerdir. Eğer likidite problemi ortaya çıkarsa, finansal çalkantının fitili ateşlenmiş olur. Bu çalkantıyı “ihtiyaçtan dolayı zararına satış” süreci (balonun patlaması) izler. Zararına satışlar da, varlık fiyatlarının düşmesine ve borç-deflasyon sürecinin başlamasına yol açar. Neyse ki böyle bir senaryodan uzaktayız.
Unutmayalım ki; mart döneminden bu yana ekonomimizin temel sorunu döviz açığı yaşamamız, dış borç çeviremiyor olmamız, arzu ettiğimiz finansmana ulaşamamamız ve Merkez Bankası döviz rezervlerinden yüklü şekilde yemiş olmamız idi.
Peki, bu borçların alacaklısı kim? Genelde batı ülkeleri… Avrupa ve ABD bankaları açısından bakıldığında ise tablo biraz daha farklı. Ülkemizle olan iş ilişkisini bozmaktansa risk primi artırılmış -yani yüsek faizli- kredi vermeyi tercih ediyorlar.
Risk primi artırılmış kredi ne anlama geliyor? Finans sektöründeki en önemli fiyatlama risktir. UST yani ABD tahvilleri uluslararası piyasada risksiz getiri olarak tanımlanır. Haliyle, ABD tahvil faiz oranı (UST) üzerine risk primi eklenerek diğer varlıkların fiyatları belirlenir. Yani varlığın değeri UST’ye nazaran ne kadar riskli ise, risk primi o derece yüksek olur. Bu durumda en yüksek getiriler en yüksek riskli varlıklara aittir diyebiliriz. Doğal olarak FED faiz artırırsa tahvillerin de faiz oranı yükseliyor. Örneğin, Ocak 2018 başında UST 10 yıllık 2,46 iken şu sıralar 3,20 seviyesinde. Demek ki, borçlanmamızda risk primi artarken, taban belirleyici olan UST’de yükseliyor. Görünen o ki, gelecekteki faiz ödemeleri bugünlere kıyasla bir hayli yüksek olacak!
Burada yazılanlar yatırım tavsiyesi değildir.