Teknoloji yaşamın her alanına bu kadar entegre olmamışken, birbirine uzak kişiler arası iletişimin şimdiki gibi hızlı kurulamadığı dönemlerde atalarımız, teknolojinin nimetleriyle hiç tanışamayan nesiller olarak yaşama dair elde ettikleri olumlu veya olumsuz deneyimlerini gelecek nesle özlü sözler olarak aktardılar. İnsana ve yaşama dair elde ettikleri çıkarımlar günümüzde bir olayı en kestirme ve içi dolu dolu anlatma fırsatını onların sayesinde bizlere sağladı.
Teknoloji yaşamın her alanına bu kadar entegre olmamışken, birbirine uzak kişiler arası iletişimin şimdiki gibi hızlı kurulamadığı dönemlerde atalarımız, teknolojinin nimetleriyle hiç tanışamayan nesiller olarak yaşama dair elde ettikleri olumlu veya olumsuz deneyimlerini gelecek nesle özlü sözler olarak aktardılar. İnsana ve yaşama dair elde ettikleri çıkarımlar günümüzde bir olayı en kestirme ve içi dolu dolu anlatma fırsatını onların sayesinde bizlere sağladı.
“Açtırma kutuyu söyletme kötüyü” bu özlü sözlerden biridir.
Edepli insanlar sabırlarının bir sınırı olduğunu, kızıp sinirlendiklerinde nasihat eder gibi; dürüstlükten yoksun, doğruluktan ırak insanlara bu sözü söyleyerek anlatırlar. Binlerce özlü söz arasından bu atasözünü seçmemde elbette bir neden var. Zat-ı muhterem beni yine kızdırdı… Zira hakkımızda söylediklerinin gerçekle uzaktan yakından ilgisi yok. Ve doğru da değil. Gerçek, uydurduğunun, tam zıddı.
Önce şimdilik açtığımız bir kutudan bu muhteremin nasibine düşeni yazalım, zira sektörümüzden kimileri olayı o dönem farketmişler. Bu yazımı okuduklarında o güne gideceklerinden eminim. Her şey açık kaynakta mevcut ancak gerçeği ortaya çıkartmak ve topluma sunmak gazetecilikte… Konuyu bilmeyenler bu kişi hakkında bilmedikleri bir şeyi daha okuyup öğrenecek ve kendisi bu yaştan sonra kendisine etki eder mi emin olamasam da mümkünse artık bir ders alsın.
Ve artık bizlerle ilgili, etik ve ahlâk dışı uydurmalarına bir son versin. İlk davayı kaybetmenin öfkesiyle zehrini doğru olmayan söylemlerle sağa sola sıçratmasın. Kendisinin bugüne kadar sağda solda ona sorulan sorulara verdiği hayâl ürünü uydurmaları kulağıma geldi, hiç takılmadım. Bana, “benim hakkımda yaptığı dedikodular” iletildiğinde oralı bile olmadık, hep gülüp geçtik. Gazetecilik yaptım diye küplere binmişti zira. Ancak resmî kurumlarımızda kendini savunmak için işimi itibarsızlaştırması kabul edilemez. Gerçeği örterek, gerçek tam tersi iken uydurma söylemler üretmek hiç erdemli bir yaklaşım değil. Üstelik bu yaptığı ilk de değil ama umarım artık son olur.
Esasen gerçek şu: Kendisinin atalarım hakkında hiç doğru olmayan düşünce ve söylemlerini araştırıp okuyunca (o dönem ve hâlâ okuyorum), yurttaşlık kültürüme uygun olmayan hâl ve davranışlarına bizzat şahit olunca “benim emeğimi haketmiyor, arşivlerine ihtiyaç duyar(lar)sa verirsiniz, başkaca bir talebiniz olmasın” diye ekibime talimat veren benim. Bunlara rağmen binbir şirinlikle bizden işlerini yapmamızı isteyen, “Aa.. Yeşim Hanım, bizi en iyi siz tanıyorsunuz” deyip bunu teklif eden ve “kalemim kıymetli, bunu yapmam” deyip kabul etmeyen ve tüm nezaketimle geri çeviren yine benim. Ama ağırbaşlılığın ve nezaketin de bir sınırı var. Kendileriyle ticari ve sosyal bağımı ilk benim kopardığımı kendi de en yakınları da biliyor. Merak içinde “Ne kadar iyiydi her şey, ne oldu?” dediklerinde, “Kendi de bilmiyor” deyip, zat-ı muhtereme “Emeklerin için teşekkür ederim ama artık gazetemde yazmanı istemiyorum” diyen de benim. Son bir yazı için daha ricacı olmadı mı, “bu önemli” diyerek… Rica ediyorum, bizi başkalarıyla karıştırmasınlar.
Bu nedenle ettiği sözlere, nerede ve kime ettiğine dikkat edecek. Kahvehane ağzıyla yalan konuşmayacak. Gerçeği saklamayacak.
Bu nedenle artık bir hususta sükûnetimi bozuyorum. Her gerçek dışı söylemine, gerçekler ve belgelerle karşılık vermekten geri durmayacağımı belirtiyorum zira artık kafi. Yıllardır aynı sektördeyiz. Sektördeki aktörler belli. Sosyal ortamlarda hemen hemen aynı kişilerle karşılaşmak, anı biriktirmek mümkün. Hâliyle aynı olaya eğilip benzer açıdan bakınca kolektif akıl da oluşuyor.
Bir yayın sahibi olarak yaşadığım ve üzülerek şahit olduğum bir olayı kendi zaviyemden kıssadan hisseye yazacağım. Zira teknolojiyle tanışan, onu araştırma-geliştirmelerde kullanabilen bizim nesil bunun nimetlerinden de bahsetmeli.
Yıl 2018…
Hiç zor olmadı gerçeği öğrenmek. İtiraf edeyim önce epey şaşırdım. “Yok artık” dedim. Zira gazetemde uzun yıllar yazmıştı. Hâliyle o gün, birazdan anlatacağım hadiseye şahit olunca aklıma ilk gelen, “Acaba bizdeki yazıları da mı intihal” sorusuydu. Merak, onca olgular sonrasında edindiğim mesleki şüphecilik, karşılaştığım gerçekle yüzleşince bir kere daha içimi kemirmeye başladı. Harekete geçtim.
Tarih 2 Ekim 2018, Pazartesi, Saat 15:00… O dönem iletişim ve sosyalleşmede çevrimiçi platformlara eğilim yüksekti. Bir gazeteci, sahibi olduğu online bir haber platformunda yayımladığı onun yazısını grupta paylaştı. Akşama doğru yazıyı okuyanlar yorum yapmaya başladı. Övgüler, alkışlar… İyi, güzel. O da yapılan yorumlara “içtenlikle” teşekkürlerini etti. (Sanırım o dönem Amerika’da… Zira ilk teşekkürü sabah saat üçte yazmış.) Merak ettim. Yazısını okudum. İçeriğini görünce içime kurt düştü. Yıllardır bizde yazdı zira… Yaşasın teknoloji! Yaşasın sosyal medya! Bir de ne göreyim, yazdığı yazı ünlü bir gazeteciye ait. Sektörümüzün güzide isimleri tebrikleri ona sıralarken, ‘gerçek’ten bi’ haber olmalarına yüreğim dayanmadı. Kendisinin yazdığı sanılan yazının orijinalini bir gün sonra, 9 Ekim 2018 Saat 10:42’de çevrimde paylaştım. Ve hiçbir yorum yazmadım. Sadece yazının bağlantı linkini paylaştım. Sonra başkaca haberleri içeren paylaşımlar oldu. O paylaşım üstlerde kaldı.
Sonra ne mi, oldu?
Sektörümüzün deniz sigortacılığında duayen(!), yüzümüze büyük rahatlıkla ve kendinden emin şekilde “Türkler soykırım yaptı” diyen Abisi, 9 Ekim günü bir teşekkür mesajı daha yazdı. Yüksek ihtimâl çevrimde yapılan önceki paylaşımlara geri gitmiş olacak ki, bir tebrik ve soruya yanıt verdi. Bu esnada, intihal yaptığı yazıyı paylaştığımı görmüş olmalı ki, çevrimden tek bir kelime yazmadan ayrılmış. Zaten orijinal yazıyı paylaşmamın üzerine ne diyebilirdi ki… Sessizce geri çekildi.
Orijinal yazının; ana fikri, ana fikri destekleyen bazı ana detaylar ve sonuç kısmı kendi düşünmüş gibi alıntılanmış ve yazarına tek bir atıfta bulunulmamış, kaynak gösterilmemişti. Yazının esas sahibi yazısında kurallara uygun, başkaca kişilerin düşünce ve tespitlerine atıfta bulunmuş. Zat-ı muhterem de kendi tespiti gibi o yazıdaki bazı aynı isimlere atıfta bulunmuş. Şaka değil, gerçek. İki yazı karşılaştırıldığında yazının anlamı ve atıfta bulunulan bazı isimlerin aynı olması, alıntılanan ama özgün yazılmış bir makale gibiymiş gibi davranılması, ne derece doğru? Yorumu okuyucularımıza bırakıyorum.
Gerçeği bir gazeteci olarak 9 Ekim 2018’de yine ortaya çıkarmıştım ama yorum yapmayıp gerçeği bildiğimi kendisinin bilmesinin yeterli olacağını düşünmüştüm. “Biraz, az biraz emeğe saygı” dedim ona aslında… O gün; o da ben de kimi okuyanlar da anladı. “Arif olan anlar” deyimimizdeki gibi oldu.
Yazının orijinaline gelirsek hâlâ yayında… Merakları giderelim. Yazının orijinali; 2 Ekim 2018 tarihinde, The New York Times’ta köşe yazarlığı yapan 3 Pulitzer ödüllü Gazeteci Thomas L. Friedman’ın kaleme aldığı bir köşe yazısının ikinci bölümü: Opinion -The American Civil War, Part II- (The nation is deeply divided, with each side seeing the other as “the enemy”. Oct. 2, 2018). Maalesef yazının gerçek sahibi Friedman da köşe yazısının intihala uğradığı gerçeğinden bi’ haber. Ve okumak isteyenler için orijinal1 yazıyı ve diğer yazının2 linkini aşağıya iliştiriyorum. Yorum sizlerin…
Kıssadan hisseye…
“TDK: İntihal (aşırma), bir kişinin eserinde başka kişilerin ifade, buluş veya düşüncelerini kaynak göstermeksizin kendisine aitmiş gibi kullanması. İntihal bir tür sahtekârlık ve hırsızlıktır. Başlıca türleri: Alıntı ifadeler ve fikirler için kaynak göstermemek.” 3
Başkalarının binbir türlü emek verdiği işlerde intihal hiç doğru bir hâl tarzı değil.
Yurttaşlık bilinci, vatan sevgisi, egemenlik bilinci bizim özümüzden gelen bir gerçeğimiz. Aldığımız eğitimler de bunu pekiştirdi. Bu nedenle; kanunlarımızı kendi şahsi menfaatleri uğruna çiğnediği aşikâr olmuş, Devletimize ve atalarımıza açık açık iftira ile hakaret etmiş olan bu zat-ı muhterem bu yazımı okuyup artık sakince bir düşünsün, “Neden böyle yapıyorum?” diyerek…
Tek kahramanım Atatürk, önce vatanımızı ona göz diken düşmanlardan temizledi, sonra Cumhuriyeti kurdu ve onu bu eşsiz vatanın özgür yurttaşları bizlere emanet ile teslim etti. Büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün en kudretli ilkesi Cumhuriyetçilik’tir. Bütünü kapsar. Cumhuriyetin güvencesi erdemli yurttaşlıktır. Cumhuriyet rejimini esas alan bir ulus devlet gücünü, yurttaşlarının tüm özgül ağırlığıyla sahip olduğu özgür iradesinden alır. Herkes yurttaşlık ve vatandaşlık bilinciyle durum ne olursa olsun gerektiğinde vatanını, toplumunu “her türlü” entropiye karşı korumakla mükelleftir. Ben de bunu ziyadesiyle yapmaya gayret ediyorum.
Canım Atatürk… İlelebet, kalbimizde… Aklımızda… Fikrimizde. Minnet ve özlemle anıyor, fikirlerine ve ilkelerine bağlı kalarak onu yaşatacağıma bir kere daha and içiyorum.
1 Thomas L. Friedman, New York Times, 2 Ekim 2018, (Yazının linki ilk 9 Ekim 2018’de edinildi. 30 Ekim tarihinde bahse konu yazı aşağıdaki linkte yayındaydı.) https://www.nytimes.com/2018/10/02/opinion/the-american-civil-war-part-ii.html
2 Mıgırdiç Aret Taşcıyan, İKİNCİ İÇ SAVAŞINA DOĞRU ABD, ‘HÜKMET YA DA ÖL’ ZİHNİYETİNDEN KURTULMALI, 8 Ekim 2018 (Aşağıdaki linkin ilk edinilme tarihi 9 Ekim 2018/ Yayında olup olmadığına ilişkin kontrol tarihi 30 Ekim 2025.) https://denizkartali.com/ikinci-ic-savasina-dogru-abd-hukmet-ya-da-ol-zihniyetinden-kurtulmali/
3 https://tdk.gov.tr/yayinlar/yayinlar-yayinlar/etik-kurallari/
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.





