Ana sayfa Yazarlar Prof. Dr. Oral Erdoğan Denizcilik sektöründe yönetimsel reform

Denizcilik sektöründe yönetimsel reform

0
Denizcilik ve gemi inşa sanayinde faaliyet gösteren işletmelerimizin bugüne kadar sürdürdüğü yönetim anlayışı, ağırlıklı olarak geleneksel kalıplara göre oluştu. Yeni dönemde söz konusu daha ailesel motiflere bağımlı yönetim anlayışı ile hiç de tezatlık oluşturmadan daha kurumsal yapı ve anlayışın sağlanması zaruri olacak.
20. yy’nin başlarında özellikle General Electric, ardından General Motors, Sony gibi firmaların, pratik dünyanın öncüleri olarak, birçok yönetim ve iş etüdünü uygulamasını tanıtması aynı zamanda teorisyenler için de güzel örneklerdi.
Türkiye’nin bağımsızlık savaşı ardından en önemli hamlesi ise, kendi sanayi firmalarını oluşturabilme süreci olmuştu. Seçili aileler ve/veya bireylerin bizzat Devlet tarafından desteklenmesiyle ilk sanayi şirketlerimiz ancak kurulma aşaması ve ilk evrelerini başarmıştı.  İkinci Dünya Savaşı ile birlikte uzun süre durgun kalan ekonomi neticesinde yeniden Devlet destekli yönetim modeli devreye girmişti.
Türkiye ekonomisi kalkınma hamlelerinin başlarında iken, Batı’da yüksek katma değerli ürünlerin belirlenmesi, rekabet üstünlüğüne yönelik teknoloji ve yöntemlerin geliştirilmesi, endüstriyel organizasyonda pazar yapılanmaları ve performans yükseltme çabaları, başta ulaştırma ve lojistik olmak üzere tüm altyapıya yönelik ciddi hamleler ardı ardınca yapılmaktaydı.
Bireysel baktığımızda kendi içimizde en iyi yönetim anlayışını benimsemeye çalışırken; “katma değerli ürün” bazında baktığımızda Dünya’ya kıyasla halen çok daha ileri gitmek durumunda kaldığımızı görmekteyiz.
Sanayinin genelinden dar kapsamda denizcilik ve gemi inşa sanayine indiğimizde; önümüzde çok önemli reform tecrübesi fırsatı duruyor. Bu fırsat “Türkiye içine değil, dünya geneline hitap eden firmalarımızı” oluşturmak. Nitekim az sayıda da olsa, Türkiye içinde değil, doğrudan Dünyada rekabete açılan firmalarımız, rekabet şartlarının getirdiği baskı ile yönetim anlayışlarını da geliştirmek zorunda kalmış ve kalmaktadır. Buna uyamamaları halinde ise; yukarıda tam dile getiremediğimiz “büyük balık veya hızlı balık küçük veya yavaş balığı yutar” sendromuna yakalanırlar.
Armatörlerimiz 32 milyon dwt’lik bir filoyu yönetiyorlar, tersanelerimiz yıllık 3.5 milyon dwt’lik gemiyi inşa edecek kapasiteye ulaşmışlar. Her ne kadar verileri halen en zor temin edilebilen sektör olarak tam bilemesek de; her ikisinde de Türkiye ekonomisine doğrudan katkının oldukça sınırlı kaldığı aşikardır.  Armatörler, global filonun yüzde 2’sine sahipler ama bu işin lokmasını,  henüz büyük kısmını global bankalar yiyor. Gemilerde çalışanların çoğu yabancı personel. Vergiler doğrudan veya dolaylı Türkiye’ye asgari düzeyde dönebiliyor. Gemi inşa tarafında ise milyar dolarlık yatırımlar ile oluşturulan ve oluşturulacak kapasite ile 6-7 milyar dolarlık ihracat potansiyeli var iken yılda 1 milyar dolar dolayında kalıyoruz. Kapasite kullanım oranı ne yazık ki yüzde 20’nin altında.
Reform süreci şart. Konu sadece firmalar açısından değil. Yönetim ve organizasyon anlayışında reform gereksinimi, tüm endüstrimiz için gerekiyor. Sadece firma bazında değil, tüm denizcilik ve gemi inşa endüstrimizin organizasyonunda topyekun reform sağlanmalıdır.
Global oyuna adapte olan; yüksek katma değerli ürün ve hizmet üretimine odaklanmış, rakip davranışlarına duyarlı hareket eden, çalışma ortamı ve çevreye üst düzeyde duyarlı bir endüstriyel organizasyonu sağlayabiliriz. Bunun için Devletimizin çok daha yeni, farklı ve etkin bir bakış ile devrede olması gerekiyor.  Nasıl mı? Önce bu anlayışı düşünmek suretiyle işe başlayarak…