Ana sayfa Görüş Ortadoğu’da her şey ortada mı?

Ortadoğu’da her şey ortada mı?

0

Bir tür turnusol kâğıdı Ortadoğu. Her devletin tavrını görünür kılan bir politik zemin. Oraya bakıp her şeyi söylemek mümkün, ama öngörüde bulunmak asla!

Uluslararası ilişkilerde ekim ayının konularından biri de Türk dış politikasıydı. Türkiye’nin İsrail ile yaşadığı diplomatik kriz, Ortadoğu ülkeleri ve ABD başta olmak üzere birçok ülkede gündeme oturdu. Kuşkusuz bu tip kriz, diyelim, Türkiye’yle bir Avrupa ülkesi arasında yaşansa farklı ülkelerin gazete sayfalarında ya da haber bültenlerinde bu kadar yer bulmaz, uzantıları bu denli tartışılmazdı. Ancak söz konusu olan Ortadoğu olunca…
Devletlerin dış politikalarının şeffaflaştığı, diplomasinin kıvraklığının bu politikaları örtmekte, dengelemekte yetersiz kaldığı bir siyasi arena Ortadoğu. Ancak ülkelerin bölgedeki politikalarının kolay okunur olması, yorumların farklı olmasını engellemiyor. Bu durumun belirgin iki nedeni var. Birincisi, yorum nereden bakıldığına göre farklılaşıyor; yani sokak aynı ama görünenler hangi evin hangi penceresinden baktığınıza göre değişiyor. İkincisi yorum, biraz da tanımı gereği ideolojik bir bakış açısını yansıtıyor.
Mesela, bölgenin başaktörlerinden İsrail’le Türkiye arasında yaşanan krizi Birleşik Arap Emirlikleri’nde yayınlanan Beyan gazetesi Türkiye’nin dış politikada yüzünü Batı’dan Doğu’ya çevirmesiyle açıklıyordu, ki bu bir ölçüde doğru. Ancak gazetenin genel yayın yönetmeninin imzasını taşıyan yorum bu kadarla kalmıyor. Türkiye’nin İsrail’le ilişkilerinde stratejik bir dağılmanın meydana gelmesini kaçınılmaz olarak değerlendirirken, gelecekte yine bu nedenle ABD’yle ilişkilerin bozulacağını ve hatta bunun Türkiye’nin NATO’dan çıkışının yolunu açabileceğini söylüyor.
Bu kadar ileri gitmese de benzer ama temel derdi farklı başka bir yorum ABD’den geldi: Eski Pentagon görevlisi Michael Rubin, bir Amerikan düşünce kuruluşu olan AEL’in düzenlediği “İsrail İran’a saldırmalı mı?” temalı bir toplantıda, Türkiye’nin artık değiştiği ve İran’ın tarafında olduğu yönünde bir değerlendirme yaptı. ABD’nin eski İsrail Büyükelçisi Martin Indyk de Türkiye – İsrail ilişkilerinden endişeli. Türk ordusunun ve iş dünyasının bu süreçte geri durduğunu düşünüyor ve iki ülke ilişkilerinin çökebileceğinden dem vuruyor.
Tam aksini iddia edenler de var. Bölgeyi tanıyan ABD’li bir gazeteci kesin bir dille İsrail’in ilişkilerin tam bozulmasına asla izin vermeyeceğini, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de sivillere, hatta kendi düş kırıklığına rağmen benzer tavır göstereceğini söylüyor.
İsrail gibi İran eksenli değerlendirmeler de yakın gelecekteki Ortadoğu’yu resmediyor bir bakıma. Malum, uzun süreden beri İran’ın nükleer güce sahip olma olasılığı uluslararası politikanın birinci maddesi. İşte yol ayırımı da tam burada şekilleniyor. Kimi İran’ın eninde sonunda bu güce sahip olacağını düşünerek biçimlendiriyor geleceğin Ortadoğu’sunu; kimi dünya siyasetini yönlendiren ülkelerin buna izin vermeyeceğinden hareket ediyor. Eskiden beri bilinen bir teori olsa da zaman zaman yeni gelişmelere dayanarak öne sürülen bir yaklaşıma göreyse, sadece İran değil, başka devletler de bu güce ulaşacak… Daha Soğuk Savaş’ın sürdüğü yıllarda üretilen bu teoriye, o zamanın iki kutuplu dünyasına atfen, çok kutuplu dünya düzeni deniyordu. Kastedilen nükleer caydırıcılık gücüne sahip birçok ülkenin olacağıydı ki, o zamanlar Sovyetler Birliği ve ABD arasındaki “dehşet dengesi”nin tüm dünyaya yayılacağı varsayımına dayanıyordu. Her ne kadar SSCB’nin dağılması süreci farklılaştırdıysa da, varılan nokta pek de farklı değil. Bugünün dünyasında dahi, kimi resmen ilan edilmese bile, Rusya ve ABD dışında nükleer silahlara sahip ülkeler olduğu biliniyor. Ortadoğu’da nükleer gücü olan devletlerin oluşturacağı bir denge Batı’ya ne kadar korkutucu görünüyordur, tahmin etmek güç değil. Ancak bölgede yer alan birçok ülkenin hayalini süslediği de bir gerçek. Dolayısıyla, yirmi yıla kalmadan bölgeyi böyle şekillenmiş olarak göreceğimizi düşünenlerin dayanaklarının güçlü olduğu söylenebilir. Ayrıca, Batı’nın İran’la uranyum zenginleştirme pazarlığı yaptığı bu dönemde, tartışmanın “İran’ın nükleer güce sahip olma hakkı”na dönmeye başlamış olması da ciddi bir gösterge sayılabilir.
Tabii, Batılı ülkelerin çıkarlarının hiçbir şekilde İran’a bu hakkı vermeyeceğini savunanların argümanlarını da yabana atmamak gerek. Bu kesim, ateşle barutun yan yana durduğu yer diye bakıyor Ortadoğu’ya. Kendini ve müttefiklerini var olma savaşı verdiğine inandırmış İsrail devletiyle uluslararası politikada nefret ve düşmanlıkla büyüyen İran devleti… Eninde sonunda patlayacak bir bölge.
İşin doğrusu hangi görüşün haklı olduğu pek de önemli değil, çünkü öngörülerden hangisi daha korkunç belli değil. Nükleer silahlarla dolu bir Ortadoğu mu, bunun önüne geçmek için yapılacak savaşlar, ölecek insanlar, kaybedilecek nesiller üzerinden biçimlenen bir Ortadoğu mu?
Aslında Ortadoğu’ya dair sağlam, boşlukları olmayan bir gelecek portresi çizmeye çalışmak boşuna. Günümüzün verileriyle yazılabilecek her senaryo bir zihin jimnastiğinden ibaret. Hesap edilmesi gereken o kadar çok faktör ve o kadar çok aktör var ki…
İran bir yandan güçlü devletlerin ve uluslararası kurumların baskısı altında, bir yandan Arap dünyasında Şii – Sünni çatışmalarının tarafı; bir yandan Irak’ın geleceğinde rol kapma peşinde, bir yandan da Pakistan’la sürtüşme halinde. Pakistan ise son dönemlerde özellikle ülkenin kuzeyinde Taliban’a karşı bir mücadele başlatmış durumda. Afganistan’ın hali herkesin malûmu. İsrail uluslararası etkili lobisi ve sırtını ABD’ye yaslamasına rağmen Filistin sorunundaki tutumu nedeniyle giderek hem devletler düzeyinde hem toplumlar nezdinde diplomatik ve politik güç kaybediyor. İran’ın etkisizleştirilmesi planlarındaki yeri ülkeye kimi zaman avantaj kimi zaman yük oluyor. Ayrıca yıllardır yürütülen yanlış stratejiler nedeniyle bugün hâlâ tüm ülke ciddi bir su sorunuyla karşı karşıya ve en azından yakın vadede bu durum onu başka ülkelere bağımlı hale getiriyor. Suriye’nin İsrail ile yaptığı gayri resmi barış görüşmelerinin başarı şansı, konjonktüre bağlı olmasının yanı sıra, pek umut verici değil ve Lübnan üzerinde nüfuz, İsrail’e karşı güvenlik, Türkiye’ye karşı su mücadelesinde sallanıp duruyor.
Ortadoğu’da bulunmayan ama her zaman hesaba katılması gereken devletlerin başında gelen ABD, ekonomik krizin ardından belini ne zaman doğrultabilir belli değil. Dahası bölgedeki politikasına taraftar bulmakta giderek zorlanıyor. ABD, Afganistan batağından çıkış yolu bulamıyor ve dönüp dolaşıp NATO’ya dayanarak daha fazla asker istiyor, oysa gönülsüz müttefikleri Afganistan’a asker göndermekte çekingen. Zaten Afganistan’dan da askeri bir çıkış yolu gözükmüyor. Irak’ta rejimi devirdi ama ortalığı toparlayamıyor. İsrail’i her daim destekliyor ama bir yandan da Filistin sorununda giderek daha fazla uzlaşmaya zorluyor. Rusya’ya gelince… Dünya sahnesindeki eski yerine yeniden kavuşuyor ve bir kez daha güçlü bir devlet olarak var olmasını bu kez biraz Putin’e ama büyük ölçüde enerji politikalarına borçlu. Dolayısıyla Ortadoğu’da söz hakkından asla vazgeçmeyeceğini söylemek için siyasetçi olmaya gerek yok. Kendi derdine düşmüş, iç sorunlarıyla boğuşan Avrupa Birliği’nin eli şu an sınırlı ölçüde uzanıyor olabilir, ancak gözünün hep bölgede olduğunu unutmamak lazım. Sonuçta onlar da geleceğin dünyasında enerjinin yerinin farkında ve ne imtiyazlarını kaybetmeye niyetleri var ne paylarından vazgeçmeye. Türkiye’nin dış politikası ise birçok kişiye göre Batı’dan Doğu’ya kayma eğiliminde. Bu kanı doğru olsun olmasın, Ortadoğu’da etkin bir güç olmayı istediğini gizlemiyor.
Şimdi tüm bunları hesaba katarak, bırakalım Ortadoğu’ya dair öngörüleri, bölgenin herhangi bir halini hayal etmek mümkün mü? Belki sadece kaosu, o kadar.