Orta Doğu’da çeşitli zaman dilimlerinde yapılan savaşların aslında 1918’den beri bitmeyen savaşın bir devamı olduğu olaylara bir göz atmamız gereklidir. Orta Doğu dediğimiz bu coğrafyada barışın oluşmamasının nedenine bakalım önce. Türk imparatorluğunun eyaleti olan Irak havzasında ilk petrol varlığı 1880/1900 yıllarında keşfedilmiş, araya Birinci Dünya Savaşı girince Irak’ta yabancı petrol arama şirketi 1920 yılında kurulmuştur ama aslında ilk petrol İran’ın Huzistan eyaleti Mescid-i Süleyman bölgesinde 1908 yılında bulunmuştur. İkinci Dünya Savaşı’na kadar başta Birleşik Krallık olmak üzere yabancı petrol şirketleri petrol aramaya Irak’ta 1927, Bahreyn’de 1932, S.Arabistan ve Kuveyt’te de 1938 yıllarında başlamışlardır. Türkiye Cumhuriyeti’ne Musul/Kerkük petrollerini kullandırmamak için de Lozan Antlaşması kapsamından çıkarılmış ve ülkemiz Doğu Anadolu’da İngiliz destekli isyanlarla meşgul edilmiştir. Milletler Cemiyeti’nde de İngiltere hâkimiyeti ile elimizden alınmıştır. Bunun en önemli sebebi de kanımca Atatürk Türkiye’sinin zaman içinde güçlü bir devlet olacağı öngörüsü olduğudur. Nitekim bugünkü konumda petrolsüz Türkiye güçlü bir devlet konumundadır. Başta petrol olmak üzere tüm enerji kaynakları 1950 yılından itibaren en önemli stratejik kaynak olmuştur.
Dünya petrol rezervlerine baktığımızda çok ilginç bir durumla karşılaşıyoruz. Petrol rezervlerinde en güçlüler arasında sırasıyla; Venezuela, S. Arabistan, İran, Kanada, BAE, Kuveyt, Rusya, Libya ve ABD yer almaktadır.
Birinci Dünya Savaşı sonrası İran ve Orta Doğu emperyalist ülkelerin kontrolüne girdi. Ancak bölge ülkelerinde yaşanan darbelerle zaman içinde petrol devletleştirildi. Bu Batı için sıkıntıydı. Ancak emperyalist Batı kaybettiklerini kazanmak için karşı darbelerle karşılık vererek yeniden bölgeye hâkim olmaya başladılar. S.Arabistan, BAE, Kuveyt Batı emperyalizminin yönetimine geçti. Günümüzde de İsrail’i piyon olarak kullanma stratejisi gelişti. İsrail’in de bölgede güçlü devlet olarak kalması ve vaat edilmiş topraklara(!) genişlemek işine geldi. Senaryoya önce Mısır sonra İran ve Irak savaşları ile başlandı. Devletler ekonomik sıkıntıya düşürüldü. Sonrada en güçlü kalan Irak asılsız nedenlerle işgal edildi ve bölündü. Amaç bölgede zayıf ve Batı’nın kontrolünde devletleri yönetmekti. Suriye’nin de iç savaşa sürüklenmesiyle bu amaca ulaşıldı. Bu ülkelerin hamisi olan Rusya’nın müdahil olmaması için de Ukrayna savaşı çıkarıldı. Sonuçta bölgede ülke olarak tek İran kaldı.
Kuzey Afrika’da neler oldu?
ABD, BOP ile Libya’yı böldü ve petrol kontrolü emperyalist ülkelerin yönetimine geçti. Sıralamadaki Libya ele geçti. ABD’nin adım adım giden dünya enerji kaynaklarına sahip olma stratejisiyle ABD’nin yönetimine Trump geldi. Uluslararası hukuk, BM Güvenlik Konseyi gibi örgütleri dışlayarak dünyaya meydan okumaya başladı. İktidara gelirken hatırlayacak olursak, “Kanada’yı ve Grönland Adası’nı ilhak etmek veya satın almak istediğini” belirtti. Neden acaba? Üstte belirttiğim petrol rezerv sıralamasına bakarsak 4 numara Kanada. Daha sonra da “dünya gençliğini zehirliyor” ithamı ile isteklerine karşı gelen Venezuela Başkanı Maduro’nun ABD’ye kaçırılması ile petrol rezervleri kontrol altına alındı yani 1 numara. İran ve Rusya hariç dünya petrol rezervlerinin hepsinin kontrolü ABD ve Batı devletlerine geçti. Aslında ABD çöküşünü durdurmak ve yeni süper güç olan Çin’in enerji kaynaklarını ele geçirmek istiyordu. İran ne olacak, yani 3 numara? Birden Hamas İsrail’e harekât yaparak İsrailli sivilleri kaçırdı. Nedeni gizli kapılar ardında. İran hazırlığı için Gazze ve Lübnan’daki Hamas örgütleri büyük ölçüde yok edildi. Ve tek taraflı olarak İran’a taarruz edildi. İran bir başka yönden de önemliydi zira Çin en büyük petrol müşterisiydi. Çünkü Venezuela ile birlikte İran Çin’e indirimli petrol satmaktaydı.
Sonuç olarak ABD’nin dünya enerji rezervlerini kontrol altında tutarak dünya siyasetinde yönlendirici rol üstlenip tekrar tek süper güç olma ihtirasıdır. ABD’nin İran’a İsrail’i de kullanarak taarruz etmesini ben, Türk imparatorluğunun kaybetmeye başladığı gücünü yeniden kazanabilmek için yaptığı 2’nci Viyana Seferi’ne benzetiyorum. Sonuçta Türk imparatorluğu 240 yılda yıkıldı. ABD?
İran’a İsrail’in ABD ile birlikte saldırmasında kim kimi kullanıyor meselesi kanımca önemli değil. Önemli olan bölgesinde merkezi bir güç hâline gelen Türkiye’yi direkt olarak kontrol altına alamama zorluğudur. Türkiye’nin güney komşularının güçsüz devletler olması, yeni bir güç odağının oluşmasına neden olacağını değerlendiriyorum. Bu yeni güç kaynağı da ABD destekli güya Suriye ile entegre olmuş sözde Kürt oluşumudur. Bu oluşum zaman içinde Kuzey Irak ve başarılı olunursa İran’daki Kürtlerin birleşmesi ile oluşacak duvarı İsrail destekli bir güç tarafından kontrol edilmesidir. Türkiye’deki Kürtler ise ayrılıkçı olmayacaklar ama devamlı ayaklanma ve terör hareketleri ile ülkeyi karmaşaya sokacaklardır.
Ancak İran ile yapılan bu savaş pek de ABD’nin istediği gibi çabuk bitmeyecek. Büyük bir ihtimâlle “Dimyat’a giderken evdeki pirinçten olmak” özdeyişini yaşayacaktır. Asıl sorun bu savaş bizi bazı sivil ve askerî tedbirleri ile bazı harp silâh ve araçlardaki stratejik yapı değişikliğine götürecektir.
1980 askerî müdahalesinden sonra oynanan harp oyunlarında bakanlıkların birbirleri ile eşgüdüm altında çalışmadıkları ortaya çıktı. Örneğin; TSK’nın ihtiyacı olan ‘grayder’ isteği yapıldığında ilgili bakanlıkların envanterinde bulunmadığı veya eksik olduğu hâtta bakanlıkların birbirleri ile haberdar olmadığı ortaya çıktı. Bu maksatla Türkiye’deki tüm seferde el atılacak araç ve gereçlerin listesi hazırlandı ve bakanlıklar sivil savunma planlarını yaptılar. TSK bünyesinde Bakanlık, bürokratları, müsteşarları ve TSK mensuplarını birlikte okuyup bilgi alışverişinde bulunacak, Milli Güvenlik Akademisi kuruldu. Bu bugün için de geçerli çünkü sivil savunma hizmetlerinde eşgüdümün sağlanması ve TSK’nın ihtiyaçlarının daha kısa sürede temin etmesi mühimdir.
TSK’nın kuvvet yapısı yeniden düzenlenmelidir. Artık savaşlarda orduların cephede karşı karşı savaşmaktan ziyade stratejik hedef olan enerji kaynakları, yollar, köprüler, barajlar, devlet yönetim yerleri, harp karargâhları, üsler, askerî fabrikalar, erken ihbar radarları, hava alan ve uçakları gibi yerlerdir. Korunması süratle ele alınmalıdır. Hava savunma sistemlerimiz hızlandırılmalıdır. Millî teknoloji ile elektronik cihazlar, telefonlar üretilmeli ve düşmanın hedefi olmamalıdır. Çünkü halkın psikolojik morali yüksek tutulmalıdır. Bu savaş göstermiştir ki, insansız harp araçları ön plana çıkmıştır. Öncelikle deniz harp silâh ve araçlarında bu konu dikkatle izlenmelidir. Piyade sınıfı dediğimiz temel unsuru olan asker gelecek savaşlarda insansız araçlarla birlikte öne çıkmaktadır. Deniz alanlarımız da denizaltı gemisi ve insansız deniz araçları en önemli silâhımızdır. Türkiye’nin farklı özellikte harekât alanları olduğu ve mekân darlaşması ile klasik harp silâh ve araçlar yerine savaşan tek asker konseptli bir yapılanma oluşmalıdır. Uzun zamanlı bir yıpratma savaşına hazır olacak bir yapı kurulmalıdır. Bu savaş yeni savaş taktiklerini ortaya çıkarmıştır.
Son olarak gündemde olan soruya düşüncelerimi aktarmak istiyorum. “Sıra Türkiye’de mi?” Hemen cevap vereyim; hayır. Ancak hayır derken bir rehavet durumu yaratmıyorum. Öncelikle Türkiye’nin jeostratejik ve jeopolitik konumu dengeler sistemindedir. Bu coğrafya Rusya ve ABD’nin çıkar sahası olmakla birlikte hareketlerini dengeleyen bir konumdadır. Her ne kadar güvenilmese de NATO üyesi bir ülkeyiz. AB ile ekonomik ilişkilerimiz farklı. Cetvelle kurulan bir ülke değiliz bir ulus devletiz üstelik kadim geçmişi olan güçlü bir devletiz. Bu coğrafyada iki devlet vardır; Türkiye ve İran. Geri kalanlar aşiretten üretilen yapay devletlerdir. Tarihte hiç var olmamışlardır. Sınırları İngiliz Albay tarafından cetvelle çizilen devletlerdir. Bu gerçeği herkesin bilmesi gereklidir. Oysa bu iki devlet binlerce yıllık yönetim tecrübesi ile oluşan ulus devlet olmuştur. Bu ülkelerde Batı anlayışına göre duygusallık mantığın önündedir. Herkesin gözünü korkuttuğu CIA bu özelliği tam özümseseydi, İran’a saldırmazdı.
Artık dünyanın huzur ve barış içinde olmasını istiyorsak ülkeler liderlerini seçerken daha dikkatli olmalıdırlar. Hitler unutulmamalıdır. Atatürk örnek alınmalıdır.
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.





