Mekke; Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan üçlü savunma anlaşmasına ev sahipliği yaptı. “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif tarafından imzalandı.
Anlaşma, Orta Doğu ve Arap Denizi çevresindeki en güçlü Sünni çoğunluklu üç ülkeyi aynı güvenlik çerçevesinde buluşturması bakımından dikkat çekiyor.
Yaklaşık 260 milyon nüfusa sahip Pakistan, nükleer silâhlara sahip ve bölgede etkili bir orduyu bünyesinde barındırıyor. Türkiye ise ABD'nin ardından NATO'nun ikinci büyük ordusuna sahip olmasının yanı sıra hızla gelişen savunma sanayisiyle öne çıkıyor. Suudi Arabistan'ın silahlı kuvvetleri modern silâh sistemleriyle donatılmış durumda. Ancak Riyad'ın asıl stratejik ağırlığı, küresel petrol piyasalarındaki kritik konumu ve sahip olduğu yüksek finansal kapasiteden kaynaklanıyor.
Suudi Arabistan ile Pakistan arasında zaten uzun yıllara dayanan güçlü bir ilişki bulunuyor. Riyad, Pakistan'ın ekonomik ve finansal krizlerinde İslamabad'a birçok kez destek sağladı. Türkiye ile Suudi Arabistan ise geçmişte yaşanan gerilimleri büyük ölçüde geride bırakarak daha pragmatik ve geleceğe dönük bir ilişki geliştirme uğraşında.
Üç ülkenin ortak çıkarlarının başında ise bölgede barış ve istikrarın korunması geliyor. Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölgesel güçlerin güvenlik konusunda daha fazla sorumluluk üstlendiği yeni bir uluslararası düzenin işaretlerinden biri olarak değerlendirilebilir.
Yeni savunma ortaklığının amacı yalnızca İran kaynaklı sorunlara karşı koymak değil. İran meselesi en acil başlık olsa da üç ülkenin daha geniş hedefi, bölgesel güç dengesini korumak ve istikrarı güvence altına almak.
Küresel güçlerin sahasından bölgesel aktörlerin inisiyatifine
Orta Doğu ve Arap Denizi bölgesi uzun yıllar boyunca küresel güçlerin rekabet alanlarından biri oldu. Ancak dış aktörlerin politikaları ve çıkarları, bölgenin kendi iç dinamiklerine uygun siyasi, ekonomik ve askerî çözümler üretmekte yetersiz kaldı.
İslamabad, Riyad ve Ankara bölgedeki sorunları yakından tanıyor ve bu sorunlardan doğrudan etkileniyor. Aynı zamanda mevcut küresel güvenlik mimarisinin yerine bölgesel aktörlerin daha fazla sorumluluk üstleneceği yeni bir yapının gerekliliğini de sıklıkla vurguluyorlar.
Bölgede yaşanan gelişmeler umut verici olsa da kapsamlı bir dönüşümün kısa sürede gerçekleşmesi beklenmiyor. Bununla birlikte yeni oluşan bu denklem, İbrahim Anlaşmaları'nın kapsamının genişletilmesine ve İsrail'in yeni bölgesel güç dengesi içerisinde yer almasına zemin hazırlayabilir. Böyle bir yapının aynı zamanda İsrail'in egemenliğini ve güvenliğini koruyacak mekanizmalar oluşturması mümkün olabilir.
Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölgesel güçlerin güvenlik alanında daha büyük sorumluluklar üstlendiği yeni bir uluslararası düzenin öncüsü olarak da görülebilir.
Dünyanın giderek daha çok kutuplu hâle geldiği bir dönemde yaşanan bu gelişme, bölgesel aktörlerin kendi güvenlik mimarilerini oluşturması açısından olumlu bir işaret olarak değerlendirilebilir.
Suudi Arabistan-Pakistan-Türkiye hattı güçleniyor
Pakistan, Orta Doğu’daki güç mücadeleleri ve ekonomik çıkarlar arasında denge kurarken Suudi Arabistan ve Türkiye ile askerî ilişkilerini stratejik nüfuzunu artırmak için kullanıyor.
Dünyanın tek nükleer silâhlı Müslüman ülkesi olarak bilinen Pakistan, askerî kapasitesini kullanarak Orta Doğu'da daha etkili bir aktör olma arayışında. İslamabad bir yandan ABD ile İran arasında arabuluculuk rolü üstlenmeye çalışırken, diğer yandan savunma anlaşmaları ve silâh satışları üzerinden bölgedeki konumunu güçlendirmeyi hedefliyor.
Ancak Pakistan'ın bölgesel bir güç merkezi hâline gelip gelemeyeceği, birbiriyle rekabet eden ülkeler arasında ne ölçüde denge kurabileceğine bağlı olacak. Bunun yanı sıra Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkelerinin, güvenlik alanında Pakistan'la daha yakın ilişkiler karşılığında Hindistan'la giderek büyüyen ekonomik bağlarını riske atıp atmayacağı da belirleyici olacak.
Pakistan açısından Hindistan, 1947'de İngiliz sömürge yönetiminin bölgeyi iki ayrı devlete bölmesinden bu yana temel rakip konumunda. İki ülke bugüne kadar birçok defa çatıştı; son büyük çatışma Mayıs 2025'te yaşandı. Her iki ülkenin de nükleer silâhlara sahip olması, rekabeti daha hassas hâle getiriyor.
İslamabad, Hindistan'la mücadelesinde uzun yıllardır Kuzey Afrika ve Batı Asya'daki Müslüman ülkelerin desteğini almaya çalışıyor. Ancak birçok Arap ülkesi Yeni Delhi ile ilişkilerini korumak adına bu rekabette açık biçimde taraf olmaktan kaçındı.
Savunmadan ticarete uzanan yeni hat
Pakistan'ın hedefleri yalnızca askerî alanla sınırlı değil. İslamabad, denizcilik alanındaki işbirliğini de genişletmek istiyor.
Bu kapsamda Gwadar ve Karaçi limanlarının, Cidde ve Dammam'a kurulması planlanan yeni bağlantı terminalleri üzerinden birbirine bağlanması gündemde. Böyle bir yapı, enerji ve ticaret taşımacılığında yeni bir deniz koridoru oluşturabilir.
Aynı zamanda Suudi ticari çıkarlarını Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru'na daha fazla entegre ederek Pakistan'ın Körfez'in ekonomik ve güvenlik mimarisindeki ağırlığını artırabilir.
Ancak Pakistan'ın yeni Orta Doğu denkleminde Suudi Arabistan açısından ne kadar güvenilir bir güvenlik ortağı olacağı konusunda soru işaretleri bulunuyor.
Arap dünyasının önemli bölümünde İran kaynaklı tehdidin yükselmesi, Pakistan'ın geçmişte benimsediği Müslüman ülkeleri Müslüman olmayan ortak tehditlere karşı bir araya getirme yaklaşımını zorlaştırıyor. Bugün bölgedeki birçok çatışma Müslüman aktörleri karşı karşıya getiriyor ve Pakistan bu tür çatışmalarda taraf olmaktan çoğu zaman kaçınıyor.
Suudi yönetimi, Pakistan'ın 2015'te Yemen'deki Husilere yönelik askerî operasyona asker gönderme talebini reddetmesini hâlâ hatırlıyor. Riyad o dönemde Pakistan'dan savaş gemileri, uçaklar ve askerler istemiş, ancak Pakistan parlamentosu Yemen savaşında tarafsız kalınması yönünde oybirliğiyle karar almıştı.
İran'ın ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarına karşılık olarak Körfez ülkelerine düzenlediği son saldırılar da benzer bir ikilem yarattı. ABD Başkanı Donald Trump'ın Tahran'la iletişim kurabilecek bir arabulucuya ihtiyaç duyması ve Pakistan'ın bu rolü üstlenmeye hazır olması, Suudi-Pakistan anlaşmasının gerçek bir savaş koşulunda sınanmasını engelledi.
Pakistan'ın arabulucu konumunda olması, Suudi Arabistan adına askerî operasyonlara katılmasının beklenmesini de zorlaştırıyor. Riyad bu durumu kabul ediyor gibi görünse de Birleşik Arap Emirlikleri gibi bazı bölge ülkeleri bundan rahatsız.
BAE'nin yaklaşımı daha farklı. Abu Dabi, Körfez ülkelerinin dost ve müttefiklerinin İran saldırılarını doğrudan saldırganlık olarak görmesi veya Körfez ülkelerini savunması ya da Tahran'a saldırıları durdurması için baskı yapması gerektiğini savunuyor.
Suudi Arabistan'ın da aynı çizgiyi benimsemesi hâlinde Pakistan, arabuluculuk yapmak yerine doğrudan Krallık'ın savunmasına katılma baskısıyla karşı karşıya kalabilirdi.
Türkiye faktörü
Pakistan ile Türkiye arasındaki ilişkiler de en az Suudi Arabistan-Pakistan ilişkileri kadar eski. İki ülke Soğuk Savaş döneminden bu yana, çoğu zaman ABD ile aynı güvenlik yapılanmaları içerisinde, çeşitli bölgesel savunma girişimlerinde yer aldı.
Ancak Ankara açısından ortaya çıkan Suudi Arabistan-Pakistan-Türkiye üçgeni, NATO'dan kopuş anlamına gelmiyor. Türkiye'nin amacı, paralel ortaklıklar geliştirerek stratejik hareket alanını ve pazarlık gücünü artırmak. Ankara, NATO üyeliğini sürdürürken daha esnek ve daha az bağlayıcı bölgesel ortaklıklarla nüfuzunu genişletmeye çalışıyor.
Türkiye'nin Suudi Arabistan'la ilişkilerindeki iyileşme de bu süreci destekliyor. İki ülke 2021'den bu yana ilişkilerini yeniden geliştirdi ve Suriye, Sudan ve Somali gibi başlıklarda daha yakın politikalar izlemeye başladı.
Dünyanın en hızlı büyüyen savunma ihracatçılarından biri hâline gelen Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'la kurulacak ortaklıkların savunma sanayisi açısından doğrudan ekonomik sonuçlar yaratmasını da bekliyor.
Ankara'nın özellikle insansız hava araçları, zırhlı araçlar, deniz platformları ve hava savunma sistemlerinde Körfez'in büyük ölçekli tedarik programlarına erişmek istediği değerlendiriliyor. Bunun yanında Suudi Arabistan'da ortak üretim, lisanslı montaj ve teknoloji transferi imkânları da Türkiye açısından önem taşıyor.
Bu model, Türkiye'nin NATO'nun getirdiği kapsamlı yükümlülüklere girmeden stratejik ortaklığını sürekli gelir, üretim kapasitesi ve bölgesel nüfuza dönüştürmesine imkân verebilir.
Orta Doğu'da iki yeni eksen şekilleniyor
Suudi Arabistan-Pakistan-Türkiye savunma anlaşması ile Hindistan-İsrail-BAE yakınlaşması, Orta Doğu'nun güvenliğini giderek Hint alt kıtasındaki dengelerle birbirine bağlıyor.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Suudi Arabistan ve Pakistan ile imzalanan yeni savunma anlaşması hakkında kendisine yöneltilen soruya, “Yazılı olarak ortaya konmuş ortak bir tehdit yok” yanıtını verdi. Peki, üç Sünni Müslüman ülke arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması neden önemli?
Anlaşmanın en dikkat çekici maddesi, üç ülkeden herhangi birine yönelik saldırının tüm taraflara yapılmış sayılması. Ancak Fidan'ın da vurguladığı üzere, düzenleme NATO'nun 5’inci Maddesi’ne teknik açıdan benzese de saldırıya verilecek karşılık olayın koşullarına göre belirlenecek.
Bunun kısa vadeli bir dengeleme hamlesi mi yoksa kalıcı bir stratejinin başlangıcı mı olduğu ise henüz belirsiz.
Türkiye açısından İsrail ve İran dengesi
Ankara açısından savunma anlaşması, Türkiye'nin bölgedeki rakipleri İsrail ve daha sınırlı ölçüde İran karşısında yeni bir güvenlik alanı oluşturmasına yardımcı olabilir.
Türkiye ile İsrail arasındaki siyasi gerilim uzun süredir devam ediyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile İsrail Başbakanı Netanyahu arasındaki sert karşılıklı açıklamalar, iki ülke arasındaki ilişkilerin siyasi boyutunu açık biçimde ortaya koyuyor.
Bununla birlikte Ankara ile Tel Aviv arasındaki rekabet yalnızca liderler arasındaki siyasi gerilimden ibaret değil. İsrail'in İran'a yönelik son askerî operasyonlarda sergilediği kapasite, İran rejimini ortadan kaldırmamış olsa da Türkiye'deki güvenlik çevrelerinde dikkatle izleniyor.
Türkiye ise Doğu Akdeniz'den Arap Denizi'ne kadar uzanan geniş bir coğrafyada etkisini artırmak isteyen bölgesel güç olarak konumlanıyor. NATO'nun ABD'den sonraki en büyük ordusuna sahip olan Türkiye, son yıllarda savunma sanayideki kapasitesini de dış politika hedefleriyle birlikte kullanıyor.
Bunun ideolojik bir boyutu da bulunuyor. Türkiye, siyasi ve kültürel alanda Müslüman Kardeşler ve Hamas gibi İslamcı hareketlere destek verirken, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler bu tür hareketlere karşı oldukça temkinli bir yaklaşım sergiliyor.
Orta Doğu'nun diğer ekseni: Hindistan-İsrail-BAE
Suudi Arabistan-Pakistan-Türkiye ekseni şekillenirken, Orta Doğu'nun güvenlik mimarisini etkileyen başka bir yakınlaşma da dikkat çekiyor: Hindistan, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki giderek güçlenen işbirliği.
Bu üçlü resmî bir ittifak olmasa da ülkeler arasındaki ikili ilişkilerin son yıllarda hızla gelişmesi yeni bir ortaklık zemini oluşturdu.
Özellikle Birleşik Arap Emirlikleri'nin ekonomik yükselişi, ülkeyi Orta Doğu'nun en önemli finans, ticaret ve deniz taşımacılığı merkezlerinden biri hâline getirdi. BAE, Suudi Arabistan'dan farklı olarak dini hoşgörü ve siyasi ılımlılığı devlet politikasının önemli unsurlarından biri hâline getirdi ve Müslüman Kardeşler gibi radikal siyasi İslam hareketlerine karşı sert bir tutum benimsedi.
Bu yaklaşım, Abu Dabi'nin İsrail ve Hindistan gibi Müslüman çoğunluklu olmayan ülkelerle daha rahat ilişkiler geliştirmesine de zemin hazırladı.
BAE, ABD'nin arabuluculuğunda 2020 yılında imzalanan İbrahim Anlaşmaları kapsamında İsrail ile ilişkilerini normalleştirdi. Gazze ve Güney Lübnan'daki savaşlara rağmen iki ülke arasındaki ilişkiler büyük ölçüde korunurken, İran'la yaşanan son gerilimlerde İsrail'in BAE'de Demir Kubbe ve Demir Işın gibi hava savunma sistemlerini konuşlandırması, iki ülke arasındaki güvenlik işbirliğinin geldiği noktayı gösterdi.
Yeni dengede Hindistan'ın rolü de giderek daha fazla öne çıkıyor. Başbakan Modi'nin 2017'de İsrail'i ziyaret etmesi, iki ülke ilişkilerinde önemli bir dönüm noktası oldu. Hindistan ile İsrail arasındaki işbirliği bugün terörle mücadeleden kritik teknolojilere ve gelişmiş savunma sistemlerine kadar uzanıyor.
Benzer biçimde Yeni Delhi ile Abu Dabi arasındaki ilişkiler de yatırım, tedarik zincirleri, gıda güvenliği, güvenlik ve terörle mücadele alanlarında derinleşti.
Hindistan-İsrail-BAE-ABD dörtlüsünü bir araya getiren I2U2 gibi mini-lateral oluşumların yanı sıra Hindistan-Kıbrıs-Yunanistan-İsrail hattındaki işbirlikleri de bu ülkeler arasındaki ortak zemini genişletiyor.
Bu yapılanmalarda dikkat çeken ortak noktalardan biri ise Türkiye ve İran'ın dışında kalması. Her iki ülkenin siyasi elitleri de kimliklerini büyük ölçüde İsrail karşıtlığı üzerinden tanımlarken, Türkiye ve İran'ın Hindistan, Kıbrıs, Yunanistan ve BAE ile ilişkileri de oldukça sorunlu.
Bu iki yapıyı doğrudan karşı karşıya getirmek cazip görünse de Orta Doğu'daki değişken dengeler nedeniyle şimdiden kesin bir sonuca ulaşmak kolay değil.
Orta Doğu ile Güney Asya artık birbirine daha fazla bağlı
Bütün bu gelişmeler, Orta Doğu'nun güvenlik mimarisinde önemli bir dönüşüme işaret ediyor.
Bir yanda Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan savunma işbirliği diğer yanda Hindistan-İsrail-BAE arasındaki giderek güçlenen stratejik yakınlaşma bulunuyor. Bu iki yapı henüz birbirine karşı kurulmuş resmî ittifaklar değil. Ancak aralarındaki siyasi, ekonomik ve güvenlik farklılıkları, bölgedeki yeni güç dengelerinin hangi yönde şekillenebileceğine dair önemli ipuçları veriyor.
Orta Doğu'daki gelişmeler artık yalnızca bölgenin kendi sınırları içinde değerlendirilemiyor. Körfez'den Doğu Akdeniz'e, Kızıldeniz'den Hint Okyanusu'na uzanan güvenlik hattı giderek Hindistan alt kıtasına bağlanıyor.
Bu nedenle Mekke Anlaşması, tek başına yeni bir askerî ittifak olmaktan çok daha geniş bir dönüşümün işareti olarak değerlendirilebilir: Orta Doğu'nun güvenliği ile Güney Asya'nın güvenliği artık giderek aynı stratejik denklem içinde ele alınıyor.
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.





