Yazar ne yazdı, okur ne anladı? Okurun bakışı nereye değdi, yazara ne ulaştı? Açık açık konuşmak güzel de açıkça yazılmazsa sözün değeri kalmaz mı? Söylenmeyeni duymak sözün tadına tat katmaz mı? Hangisi makbul: Okurun metinle kuracağı yaratıcı ilişkiye yer açmak mı, yaratıcı olan yazardır deyip okuru sinyalsiz sollamak mı?
Yüce Yöney
Konuşmak, yazmak, anlatmak tarih boyunca hep biraz dert olmuş tabii. Yanlış anlaşılmasın; en fazla mesele edildiği, o günlük hayatın kendiliğinden akamadığı, hareket ve konuşma kabiliyetinin yitirildiği, herkesin zapturapt altına alındığı zamanlardan söz edecek değiliz. Bu yazının kelamı, edebiyatın standart tanımının dışına çıkarak anlatmayı seçtiğimizde, doğrudan göstere göstere anlatmayınca ortaya çıkan dertler ve tabii o zamanların keyfi.
Kim yazar kim okur
Ne demek istiyoruz, bir bakalım…
Mesela Salah Birsel’in şiir üzerine söylediklerinden bahsediyor olabilir miyiz?
“Bir şiirin güzelliği kendi dışında bıraktığı kelimelerin sayısıyla doğru orantılıdır.” Evet, olabilir. Sonuçta, şiir de birçok zaman imadan alır gücünü. Okuruna okumadıklarını anlatmanın heyecan verici bir yolu! Şiiri insanın kullandığı ifade sanatının en yüksek mertebesi olarak gören filozoflar yanılmıyordu demek…
Yazar Nihan Kaya “Sözler düşüncelerimizi, duygularımızı dolaysız bir tamlıkla ifade edemezler; ama bazen sezdirdikleri şey, direkt söz üzerinden herhangi bir ifadeden daha güçlüdür” derken doğrudan şiirden değil tabiî ama tam da edebiyatın bütününden söz ediyor olsa gerek.
Bir başka yazar, Irmak Zileli de bir yazısında, okurun sezgisinin yazarın ima etme becerisinden güç alabileceğinden söz etmişti.
“Yazar, metnini eksilterek, metnin öteki sahibi olan okura yer açıyor. Okur ise kendisi için ayrılan o yeri doldururken, eksik cümleleri o güne dek edindiği tüm deneyimlerle buluşturarak, metni hem yeniden yazıyor hem de tamamlıyor; ya da kendi eksik metnini yaratıyor.”
Zileli’nin okurun metni yeniden yazmasından söz edişine Adalet Ağaoğlu’nun Göç Temizliği adlı kitabında yazdıklarını eklemek pek yanlış olmaz kanımca.
“Bir an yüreğim sıkışıyor. Roman müsveddesini geniş bir zarfa özenle yerleştirirken, bunun da yayımlandığı andan itibaren ötekiler benzeri, kendisi dışında bir şey olacağını düşünmenin getirdiği bir yürek sıkışıklığı bu. Yalnızca yazarın merceğinden, önünde sonunda onun gözünden yansıyan her şeyin üstüne, her biri ötekinden farklı binlerce başka mercek çevrilecek yine. Bu büyük saldırı karşısında yazarın, yaratıcının kendisi de üstünde dolaşan göz sayısınca değişik kimliğe büründürülmüş olacak.”
Biliyorum, yazılma nedeni de anlattığı da tümüyle farklı. Yine de Bilge Karasu’nun Gece’sinden bir bölüm, tam da yukarıda söylenmek istenene denk düşüyor gibi geliyor bana. Yani, yazarın okura bıraktığı boşlukların ve metnin kendisinin, anlatısının okur tarafından kendi algısıyla yeniden okunmasını ve bu noktada yazarın konumunu anlatıyor adeta.
“Işık yavaş yavaş kararırken ben, benim artık, kırılmış her parçanın içerisinde. Aynada tanıyamadığı ben. Binlerce parça. Artık ben de olmayan yüz binlerce parça.”
Söz bitmez, yazı kalmaz
Gece’deki şairane ifadeler bu yazının temel meselesini yansıtıyor sanki. İşin doğrusu, üzerine daha fazla söz söylemeye gerek yok. Ancak bazen yazı bitse de söz bitmez ya; işte öyle bir an bu. Okurla yazar arasındaki ilişkiden, mesafeden, anlayıştan, tamamlayıştan, kopuştan söz ettik, metinlerin yazarla okurlar arasında gidip gelerek beslendiğini vurguladık. Fakat ne gariptir ki, bu konuyu Türk edebiyatı eksenli konuşmaya kalksak, her yazarı ya da her metni, büyük ölçüde kendi döneminin okuruyla ilişkisi üzerinden örneklemek gerekir. Oysa metinler ve yaratıcıları sadece kendi kuşaklarına anlatmıyorlar yazdıklarını. Lafı vardırmak istediğim yer, Türkiye’de iktidarların edebiyata müdahalesinin acı sonuçları. Bu konuda yetkin, konuyu benden çok daha iyi anlatan bir akademisyenin anlattıklarına, Jale Parla’nın sözlerine başvurayım izninizle.
Parla Edebiyat Yazıları isimli kitabındaki bir yazısında, bizim ülkemizde kültürel hayata ideolojik müdahalenin ne denli sert olabildiğini gayet nükteli biçimde hatırlatmıştı. Onun verdiği trajikomik örnekle bitirelim.
“1945 yılında doğmuş biriyseniz, 1930’dan önce yazılmış bir metni, eğer yeni harflerle basılmamışsa, okuyamazsınız. Eğer basılmış ama sadeleştirilmemişse, anlayamazsınız. Eğer sadeleştirilmişse, orijinaline sadık mı değil mi, güvenemezsiniz. Bu durumda da edebi geleneğimizin sürekliliği konusunda bir fikir ve duygu sahibi olamazsınız. Yazarsanız, bu gelenekten yoksunsunuz, okursanız, habersizsiniz.”
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.





