Ana sayfa Haberler Deniz Savunma ‘MEB ilanı dünyaya duyurulmalı, taviz verilmemeli’

‘MEB ilanı dünyaya duyurulmalı, taviz verilmemeli’

0
Bora Serdar / (E) Dz. Kurmay Albay
Deniz tarihimizin en önemli zaferi olan Preveze Deniz Savaşı’nın 27 Eylül 2020 tarihinde 482’nci yıldönümünü kutlayacağız. 27 Eylül günü aynı zamanda 1948 yılından itibaren her yıl “Deniz Kuvvetleri Günü” olarak da coşku ve heyecanla kutlanmaktadır.

Adriyatik Denizi’nde yaşanan Preveze Deniz Savaşı’nda Avrupalıların hedefi, 7 Haziran 1538’den, 27 Eylül 1538’e kadar dört aylık dönemde Ege Denizi’nde bulunan ve Venedik’e ait üs ve limanları hedef alarak adalara karşı korsan harekâtı icra eden, “yaşamlarını ve güvenliklerini artık dayanılmaz bir duruma sokan” Osmanlı Deniz Gücünü etkisiz hale getirmekti.

Tarihsel olarak biraz geriye gidersek, aslında Osmanlı Devleti’nin Akdeniz’e ve bir deniz gücü olmaya yönelik artan ilgisi, İstanbul’un 1453’deki fethinin ve tam belirgin olmayan Bizans deniz sınırlarının Osmanlılara miras kalması, onları açık deniz politikalarının içine derinlemesine sürüklemesinin doğal bir sonucuydu. Yeni coğrafi konum nedeniyle artık güçlü bir donanmaya sahip olmak kaçınılmazdı.

Fatih Sultan Mehmet, kendi devrine kadar sadece karalara yapılan fetih hareketlerini denizlere de yönlendirdi. Bu tarihten itibaren sürekli güç kazanan Osmanlı Donanması, Karadeniz’den çıkartılan Venedik’in donanmasını ve ticaret gemilerinin kullandığı üs, liman ve adaları ele geçirerek, hem Venedik’in Doğu Akdeniz ve Ege’deki deniz ticaretinden elde ettiği kazançları büyük ölçüde azalttı hem de önemli toprak kayıplarına uğrattı.

“Denizlerin Sultanı” olarak anılan Fatih’ten sonra Osmanlı deniz siyasetinin öncüsü II. Beyazıt oldu. Donanmanın gelişimi Yavuz Sultan Selim ve özellikle Kanuni Sultan Süleyman Dönemi’nde de devam etti. Artık durdurulamayan ve kendi güvenlikleri için tehdit olarak gördükleri Osmanlı Deniz Gücü, Avrupa için yok edilmesi gereken en hayati stratejik hedef haline geldi. Avrupa devletleri bu amaca ulaşmak için “Birleşik Haçlı Deniz Görev Kuvvetini” oluşturdu.

Yavuz Dönemi’nde Suriye ve Mısır’ın fethinden sonra, Kanuni Devri’nde 1553’de Barbaros Hayreddin Paşa’nın (Hızır Reis) Kaptan-ı Derya olması ve Cezayir’in Osmanlı Devleti’ne bağlanmasıyla Osmanlı’nın eli oldukça güçlendi.

Böylece Doğu Akdeniz’de yeni ve muazzam genişlikte bir siyasa teşekkül etmiş oldu. Barbaros zamanında Türk deniz siyasetinin temeli, “Türk Donanması dünyanın geri kalan donanmaların toplamından daha güçlü olmalı ve daima aynı seviyede kalmalı” idi.

Donanma’nın başlıca görevi, İmparatorluğun merkezini oluşturan Doğu Akdeniz’de mutlak Osmanlı hâkimiyetini kurmaktı. 1522’de Rodos’un fethi sonrasında II. Selim’in 1571’de Kıbrıs’ı fethiyle birlikte bu hedefe ulaşıldı.

Bu süreçte Preveze Deniz Zaferi, Türk denizcilik tarihinin en önemli dönüm noktalarından birisini oluşturdu. Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki Osmanlı Donanması 122 kadırgadan oluşuyordu. Cenevizli Amiral Andrea Doria komutasındaki Haçlı Donanması (Papalık, Ceneviz, Venedik, İspanya, Rodos ve çeşitli Avrupa devletleri) ise 140’ı kalyon ve 162‘si kadırga olmak üzere toplam 302 yüksek nitelikli savaş gemisi ve 300 lojistik nakliyat gemisiyle Korfu Adası’nda birleşmeye başlamıştı. Narda Körfezi’ndeki Preveze önlerinde tertiplenen Barbaros Hayreddin Paşa, 27 Eylül sabahı Haçlı Donanması’na baskın şeklinde bir taarruz gerçekleştirdi. Barbaros Hayreddin Paşa, bu karşılaşmada üstün denizcilik bilgisinin yanı sıra, stratejist ve çok iyi bir taktisyen olduğunu da gösterdi. Haçlı Donanması geri çekilmek zorunda kalırken 128 kalyonunu kaybetti. 29 kalyon personeliyle beraber ele geçirildi. Osmanlı Donanması’nda gemi kaybı olmadı.

Bu zafer, Akdeniz’deki Türk hâkimiyetini uzun zaman tartışma konusu olmaktan çıkardı.

Ancak, son derece teknik bir kurum olan donanmalar, sürekli bir evrim ve değişim içindeydi. Osmanlı Donanması da bu gerçekle yüz yüze olduğu için yenlikleri sürekli bünyesine almak zorundaydı. 16’ıncı yüzyılda donanma teknolojisi iki büyük değişim geçirdi. İlki, 17’inci yüzyılda yelkenli kalyonun Akdeniz’de kadırgaların yerini alması, ikincisi ise buharlı ve zırhlı savaş gemisinin 1860 yılından itibaren ahşap kalyonu tamamen tarihten silmesi idi. Avrupa’dan çıkmış olan bu yenilikleri takip ve idame etme konusunda Osmanlı Devleti büyük güçlükler çekti. Ne yazık ki, Osmanlı’nın bilimsel ve teknolojik düzeyi bu yeni gelişmeleri takip etmeye yetersizdi.

Osmanlı 16’ıncı yüzyılın başından beri Akdeniz’de ve Hint Okyanusu’nda takip etmekte olduğu büyük stratejiyi 1580’e doğru rafa kaldırırken, bu süreçte Haçlı Donanması doğru strateji ile Osmanlı Donanması’nın hiçbir zaman toparlanmasına fırsat vermedi.

Osmanlı Donanması 1571 İnebahtı’da, 1771’de Çeşme’de, 1827’de Navarin’de ve 1853-1856 Osmanlı-Rus savaşında Sinop’ta baskına uğradı. Böylece Avrupalılar ve Ruslar Akdeniz’de hem savaş hem de ticaret gemilerini serbestçe dolaştırmaya başladı. Donanmadan mahrum, üç kıtaya yayılmış deniz aşırı topraklara sahip Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşaması, bu şartlar altında ancak bir yüzyıl kadar sürdü. Donanma kaybettikçe/zayıfladıkça Osmanlı da toprak kaybediyordu.

Donanma bakımından kısır bir döngüye giren Osmanlı Devleti, ilk kez 1854 yılında İngiltere ve Fransa’dan borçlanarak 1859’a kadar gemi siparişleri vermeye devam etti. 1861 yılında, aşırı ölçüde donanma tutkunu olan Sultan Abdülaziz’in tahta çıkışıyla birlikte borçlanma ve donanma işleri baş döndürücü bir hızda arttı. Abdülaziz’in devleti iflasa sürüklemek pahasına 1861-1875 yılları arasında yaptırdığı donanma nihayetinde 130 parçaya ulaştı. Haliç’e tıka basa doldurulan bu donanma, tarihçilerimiz tarafından “dünya üçüncüsü” hatta “dünya ikincisi” olduğu öne sürülse de sayılı bir “deniz gücü” olmaktan uzaktı.

İngiltere ve Fransa’da inşa edilen Abdülaziz Donanması, Ege’de Yunan saldırganlığını önleyemediği gibi 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nda da başarılı olamadı. Tam bir hayâl kırıklığıydı. 1876’da tahta çıkan II. Abdülhamit, Osmanlı’nın kısa bir süre içerisinde yaşadığı bu yıkımın intikamını donanmadan aldı. Abdülaziz’in inşa ettirdiği donanmayı Haliç’te çürümeye mahkûm etti. Daha da önemlisi denizcilik kültürünü yok etti.

II. Abdülhamit’in, İngiltere ve Fransa ile Akdeniz’de bir deniz silahlanma mücadelesini başlatmak istememesi, Donanma’nın 1876-1909 yılları arasında küçülmesine ve pasifize edilmesine neden oldu. Haliç’e hapsettiği gemiler yirmi yıl boyunca burada bakımsız kalarak çürüdü. Donanma artık denize açılamaz, manevra yapamaz, deneme atışlarında bulunamaz oldu. Donanmaya, 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı’nda Haliç’ten çıkma emri verilmişse de maalesef bu girişim tam bir başarısızlıkla sonuçlandı. Çanakkale’ye dahi zar zor ve çok geç varıldı.

Osmanlı İmparatorluğu 20’nci yüzyıla donanmasız girdi.

II. Abdülhamid, ufak da olsa yeni bir donanma inşası yoluna gitti. Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki 15 yıl zarfında donanmadaki Batı nüfuzu katlanarak arttı. Aslında, hiçbir savaş kıymeti ve gücü olmayan bu donanma, Abdülaziz devrinden kalan donanmanın kalıntılarıydı. Daha önemlisi ise silah, cephane, teçhizat, personel, eğitim, harekât üssü, seferberlik planı gibi göze çarpan yetersizliklerinin mevcut olmasıydı.

1911-1918 yılları arasında Trablusgarp, Balkan Harpleri ve Birinci Dünya Savaşı süresince, Karadeniz ve Akdeniz’de var olma mücadelesi veren Osmanlı Donanması varlık gösteremedi.

Kıbrıs, Balkanlar, Ege Adaları, Oniki Ada, Girit ve Libya kaybedildi. Osmanlı denizden bakabilmeyi becerememişti. Birinci Dünya Savaşı’nda uğranılan yenilgi sonrası imzalanan 1920 Sevr Antlaşması, Osmanlı Donanması’nın sonunu getirdi.

Aslında, Osmanlı Donanması’nın sonunu getiren sebepler; tarihsel süreç içerisinde Akdeniz’de yeterli ve stratejik seviyede yeterli üs kurmaması, çevre denizlerde sürekli faaliyet göstermemesi, deniz ticaretini tamamen yabancılara bırakması, 17’nci yüzyıldan itibaren eğitim ve teknolojik alanda geri kalması, donanmanın ordunun bir parçası olarak mütalaa edilmesi, devlet yönetimindeki kişilerin denizcilik vizyon ve bilgisine sahip olmaması ve yetenekli ve yeterli denizci personel yetiştirmemesiydi.

Tüm bu olumsuz tabloya rağmen Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde Batı’ya karşı verilen ulusal Kurtuluş Savaşı sonrası imzalanan 1923 Lozan Barış Antlaşması’yla tam bağımsızlığımız tescillenirken bugünkü sınırlarımız Vatanımız olarak kabul edildi. 29 Ekim 1923’de Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Osmanlı Donanması “Cumhuriyet Donanması” adını aldı.

12 yıl aralıksız devam eden savaş sonrasında, ekonomik sıkıntıya, eğitim seviyesinin düşüklüğüne ve yetersiz insan kaynağına rağmen büyük uğraşılar ve özveriler neticesinde Almanya, İtalya ve İngiltere’den satın alına gemiler ile Türkiye, 1945’lere geldiğinde, en azından kendi bölgesinde hatırı sayılır modern bir donanma yeteneğine kavuştu.

20’nci yüzyıl başından itibaren yaşanan tecrübeler, Doğu Akdeniz’e hâkim olmadan Orta Doğu’ya hâkim olunamayacağını gösteriyordu. Bu bağlamda Doğu Akdeniz, gerek Birinci Dünya Savaşı’nda gerekse İkinci Dünya Savaşı’nda, “Hak, kuvvetler arasındaki farktır” anlayışına yakışır kıyıdaş olan ve olmayan ülkeler nezdinde egemenlik mücadelesine sahne olmaktan kurtulamadı. Savaş sonrası karada sınırlar çizilirken denizler belirsizliğini korudu.

Donanmasının gelişmesi konusunda Türkiye’nin Batı’ya olan bağımlılığı, İkinci Dünya Savaşı sonrası NATO’ya girdikten sonra da özellikle ABD nezdinde artarak devam etti. Bu durum millileşme sürecini uzattı.

İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda, deniz yetki alanlarının paylaşılmasına yönelik, kıta sahanlığı kavramının yanı sıra 12 deniz mili genişliğinde karasuları ve 200 deniz mili genişliğinde Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) uygulamaları uluslararası hukukta yerini almaya başladı. Bu gelişme, Türkiye’nin Ege’deki komşusu Yunanistan ve Doğu Akdeniz’e kıyıdaş ülkelerle olan siyasi/askeri/ekonomik ilişkilerini olumsuz yönde etkileyecekti.

1923 Lozan ve 1947 Paris Antlaşmaları hükümleri gereği Ege Denizi’ndeki ada varlığı Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan Adaları ile sınırlı kalan Türkiye’nin, 1975’ten bu yana Ege’de karasuları genişliği, kıta sahanlığı, adaların silahlandırılması, egemenliği antlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiş 150’nin üzerinde ada, adacık ve kayalıkların varlığı, hava sahası genişliği, FIR sorunu, arama kurtarma bölge sınırları gibi temel meseleler nedeniyle Yunanistan’la ilişkileri sorunlar yumağına dönüştü. Bu sorunlara, 2004 yılından itibaren Ege’de tek yanlı girişimlerle dengeyi kendi yararına bozma gayretlerine devam eden Yunanistan’ın, egemenliği antlaşmalarla kendisine devredilmemiş ada, adacık ve kayalık statüsünde olan 18 ada ve bir kayalığı işgali eklendi.

1950’li yıllardan sonra Doğu Akdeniz’de ortaya çıkan Kıbrıs sorununa taraf olan Türkiye, 1983 yılında bağımsızlığını ilan eden yavru vatan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Doğu Akdeniz’e tutunmayı başardı.

1960’lı yıllarda Deniz Kuvvetleri’nde kısmen başlayan millileşme süreci, biri Doğu Akdeniz’de diğeri Ege’de olmak üzere, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve 1996 Kardak Krizi sonrası ivme kazandı ve özellikle Soğuk Savaş sonrası gerçekleştirilen modernizasyonlarla birlikte Batı’ya olan bağımlılık belli bir oranda azaldı.

“Donanmasız Anadolu olmaz. Donanmadan yana kuvvetli olmak Türkiye’nin savunması için şarttır” diyen Mustafa Kemal Atatürk’ün yaklaşık 100 yıl önce temelini attığı Cumhuriyet Donanması, bugün gelişen savunma sanayisiyle birlikte; 25 firkateyn ve korvet, 19 güdümlü mermili hücumbot, 12 denizaltı ve modern yardımcı sınıf gemilerle birlikte Doğu Akdeniz’in en güçlü donmaması haline geldi.

Preveze Deniz Zaferi’ni referans alırsak yaklaşık 500 yıldır uluslararası ticaretin en önemli kavşaklarından biri olan ve 2000’li yıllarda hidrokarbon doğal kaynaklara yataklık ettiği ortaya çıkan Doğu Akdeniz, Batı için eylem alanına dönüştü.

Bu gelişmelerin sonucu bölgenin karmaşık fiziki ve siyasi coğrafyası, çatışan menfaatler, kıyı devletleri arasındaki mevcut ciddi uyuşmazlıklar ve özellikle bölgede bulunduğu söylenen petrol, Doğu Akdeniz deniz yetki alanları sınırlandırılmasını, taraflar arasında her an tırmanmaya açık ve uzun vadeli bir sorun haline getirdi.

Böylece ulus devletler arasında son üç yüzyıllık kara ülkesi için verilen mücadeleye benzer şekilde, bugün “Mavi Vatan” olarak tanımladığımız deniz ülkesi için egemenlik mücadelesi ortaya çıktı. Özellikle Arap Baharı ile birlikte bölge ülkelerinde yaşanan gelişmeler Doğu Akdeniz’de yeni bir güç dengesi oluşmasına neden olurken, buna uygun eksenler/ittifaklar ortaya çıktı.

Libya-Kıbrıs-Suriye-Irak ekseninde yüksek yoğunlukta yaşanan siyasi ve askeri gelişmelere bağlı olarak şekillenen Doğu Akdeniz’de, Türkiye bir tek Libya ile MEB anlaşması imzalarken, GKRY, Mısır, İsrail ve Lübnan’la, Yunanistan ise Mısır’la MEB anlaşması imzaladı.

Doğu Akdeniz’de yaşanan tüm bu gelişmeler dikkate alındığında;
Mısır ve İsrail, Doğu Akdeniz’de adalar nedeniyle bir kıta sahanlığı sınırlandırması iddiasında bulunan Yunanistan’ı desteklediklerini açıklasalar da, Türkiye, Doğu Akdeniz’e kıyıdaş tüm ülkelerle diplomatik girişimlerini sürdürmelidir.

ABD, AB ve NATO’yu arkasına almaya çalışan Yunanistan’ın GKRY, İsrail ve Mısır aracılığıyla Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de yalnızlaştırma politikası gayretlerine, öncelikle “diplomasi” yöntemleri ile cevap aranmalıdır.

Gelişmelerin rotasının olumsuza dönmesi ve diplomatik girişimlerin sonuç vermemesi durumunda TBMM’nin toplanarak tüm siyasi partilerin, Kardak Krizi’nde olduğu gibi ortak bir irade beyanında bulunarak, haklarımıza yönelik her türlü tecavüzü eylemin ve girişimin savaş nedeni kabul edileceği ilanı ile kararlılığımız ortaya konulmalıdır.

Türkiye, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarımıza yönelik Donanmamızın büyük bir özveriyle verdiği “egemenlik mücadelesinden”, 21’inci yüzyıl jeopolitik gereksinimlerini karşılamak üzere asla geri adım atmamalıdır.

Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de Antalya Körfezi’ne kapatacak AB menşeli Seville haritasının kabul edilemeyeceği, Mavi Vatan’dan bir karış deniz dahi verilemeyeceği BM’ye deklare edilen kıta sahanlığı sınırları üzerinden tek taraflı “MEB ilanı” dünyaya duyurulmalı, bu konuda taviz verilmemelidir.

“Doğu Akdeniz Krizi”, oluşturulacak bir “İstişare Kurulu” tarafından 7/24 izlenmeli ve yönetilmelidir.

Dün olduğu gibi bugün de gücünü ve rotasını Mustafa Kemal Atatürk’ten alan Donanmamızın, Karadeniz’de olduğu gibi Doğu Akdeniz ve Ege Denizi deniz yetki alanlarına yönelik verdiği egemenlik mücadelesinde, Barbaros’un torunları olarak Preveze Deniz Zaferi’nin ruhuna uygun üzerine düşen vazifeleri yerine getireceğine inancım tamdır.

Denizci devlet olmanın güçlü bir deniz kuvvetine ve deniz bilincine sahip olmaktan geçtiği asla unutulmamalıdır.

Nice Preveze’lere ve Deniz Kuvvetleri Günlerine.

İstifade edilen kaynaklar:
Sertaç Hami Başeren, Doğu Akdeniz’de Hukuk ve Siyaset, AÜSBF Yayın No: 68, 2013.
Sertaç Hami Başeren, Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanları Uyuşmazlığı, TDAV, 2010.
Daniel Panzac, Osmanlı Donanması (1572-1923), Türkiye İş Bankası Yayınları, 2018.
Nejat Tarakçı, Sömürgecilikten 21. Yüzyıla Deniz Gücü Mücadelesi, Deniz Basımevi, 2005.
Halil Özsaraç, Donanmanın Tarihsel Serüveni, Doruk Yayınevi, 2020.
Bora Serdar, Denize Bakma Denizden Bak Kardak, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2020.

Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.