Ana sayfa Yazarlar Levent Akson Eğitim üretim içindir

Eğitim üretim içindir

0
Hastane koridorunda volta atarken çalan telefona bakıp bakmamak arasında kısa bir çekince yaşadı Junior.
Arayan Tek Kanat idi, sevgilileri evlerinde akşam yemeğine davet ediyordu. Nerede olduklarını söylemedi ve sevgilisine danışmadan memnuniyetle geleceklerini söyledi.
Bir süredir Doktor’un sağlığında yanlış giden bir şeyler vardı. Bugün yarın geçer beklentisi yerini her geçen gün daha da kötüleşen moral bozukluğuna bırakmıştı.
Bir süre beklediler ancak artan kanamalar sonunda Edward Amca’yı ziyaret etmek şart olmuştu.
Doktor, Edward Amca’nın hastane odasında muayene olurken Junior, gözü kapıda, sevgilisinden gelecek iyi bir haber bekliyordu.
Muayene beklediğinden daha fazla sürmüş, sevgilisi bir kaç defa hemşire ile birlikte hastanenin çeşitli odalarında çeşitli tahliller vermişti ve artık sonuç bekleniyordu.
Sevgilisi Edward Amca ile kapıda gözüktüğünde derin bir oh çekmiş ancak Edward Amca’nın Junior’ı odasına çağırıp sevgilisinin bekleme salonunda kalmasını söyleyince içine kurt düşmüştü.
Edward Amca gayet soğukkanlı, önlerinde zor günler olduğu şeklinde bir cümle kurarak konuşmaya başladığında kulakları uğuldamaya başlamış ve sonraki hiçbir kelimeyi kaydetmeden odadan fırlamış, sevgilisinin elinden tutarak hastaneden hızla uzaklaşmıştı.
Fanalara kadar arabada hiçbir şey konuşmadılar. Konuşmaya başlarsa kelimelerin boğazında düğümleneceğini biliyordu Junior. Bir de kuvvetli olması gerektiğini… Sevgilisi ise tek şeyden emindi: Junior sonuna kadar yanında olacaktı.
Fana, kapıda iki solgun yüzü karşısında görünce onlara şaka yapmak yerine önce buyur edip daha sonra olup bitenleri konuşmayı şimşek hızı ile zihninden geçirdi.
Tek Kanat’ın karnı iyice şişmiş artık doğum için gün sayıyorlardı. 45 gün sonra bir kızları olacaktı. Doktor’un rahatsızlığı son günlerde hepsinin keyfini kaçırmış, doğacak çocuktan daha çok Doktor’un sağlığı sohbet konuları olmuştu. Bu olumsuz gelişmenin  geçeceğinden o kadar emindiler ki…
Masada bir misafirleri daha vardı. Doktor hemen anımsadı. Junior gülerek hoş geldin “Kaptan Abi” dedi.
Fana, sevgililere dönerek “sanırım sizin için bir mahsuru yoktur, Kaptan Abi’mizi de yemeğe davet ettim” dedi.
Junior memnuniyetini belirtti ve hemen masaya geçtiler.
Masada, Tek Kanat tarafından hazırlanan nefis mezeler ile ustaca pişirilmiş balığın lezzeti dışında bir konuşma olmadı ve salona geçildi.
Fana, belki de arkadaşının zihnini dağıtmak için konuyu gemilerine getirdi ve son günlerde yaşanan kaliteli zabitan sıkıntısından yakındı. Gemilerde, insan kaynaklı hatalardan doğan kayıplar artık bir kaç gemilik filosunu sallamaya başlamıştı.
Maaşlar zamanında ödeniyor, kumanya ve malzeme noksansız veriliyor ama seyirde makina arızaları, limanlarda “Liman Devleti Kontrolleri” sonucu tutuklanmalar zaten kötü giden navlun marketinin üzerine tüy dikiyordu.
Elbette, tüm bu sorunların temelinde “denizci eğitimi” yatıyordu.
Neden kalifiye denizciler yetiştiremiyoruz sorusu Tek Kanat’dan geldi.
Gözler Kaptan Abi’ye çevrildi.
12 Eylül 1980 askeri darbesi diye söze başladı Kaptan Abi. Bu tarihe kadar yüz yıllık bir geçmişe sahip Türkiye’nin yegane denizcilik okulu “Yüksek Denizcilik Okulu”na izah edilemeyecek nedenlerle askeri cunta tarafından el kondu, askeriyeye bağlandı ve okul Ortaköy’den Tuzla’ya, Sağlık Bakanlığı’nın yaz kampı olarak kullanıldığı bugünkü kampüsüne taşındı.
İşte, sivil denizciliğin ruhuna bıçak saplandığı bu tarihten sonra denizcilik eğitimi bir daha kendine gelemedi, ne kadar denizcilik okulu açılırsa açılsın!
Denizcilik ruhu derken neyi kastediyorsunuz diye sordu Doktor?
Denizlerde iki ruh vardır dedi Kaptan Abi, biri sivil denizci ruhu, bu ruh ticaret gemilerinde dolaşır, diğeri de askeri denizci ruhu, bu ruh da askeri gemilerde dolaşır.
Bunların okul eğitimleri, hiyerarşisi birbirinden tamamen farklıdır her ne kadar ikisinin de başında “denizci” kelimesi olsa da. Sivil denizciler ticaret gemilerinde görev almak üzere ticari denizcilik temelli eğitim alırken askeri denizciler askeri denizcilik temelli eğitim alırlar ve müfredatlar tamamen birbirlerinden farklıdır, bu bir. İkinci önemli husus ise sivil denizcilik okullarında bir üst sınıf ya da üst sınıflar alt sınıfların ağabeyi durumundadır ve bu hiyerarşi gemilerde de aynen geçerlidir. Bir rütbe yok ancak bir alt sınıf, üst sınıf mezunlarına “ağabey” kültürü içerisinde saygı gösterir.
“Askeriyeye bağlanınca bu kültür ortadan mı kalktı?” diye sordu Doktor.
“Hayır” dedi Kaptan Abi. Kalkmadı, kalkamazdı da yüz senelik bir gelenek, öğrenciler bu içsel eğitimi okulda almasalar da staj için ticari gemilere geldiğinde Yüksek Denizcilik Okulu hiç kapanmamış gibi abi-kardeş kültürü aynen devam etmiştir.
Fana burada araya girdi: Kaptan Abi, hep sormak isterdim neden askerler bu kadar meraklı idilerdi de sizin okulu Teknik Üniversiteye devrettiler?
Güzel soru Fana, elbette devretmeyi hiç düşünmemişlerdi ancak Dünya Denizcilik Örgütü okula yolladığı mesajda net olarak şunu söyledi, “Ya sivil denizci eğitimi verirsiniz ya da askeri denizci eğitimi, bunun ikisi birlikte olamaz ve dünyada da bir örneği yoktur. Bu ısrarınızda devam ederseniz okul mezunlarınızdan hiç birinin ehliyetini kabul etmiyoruz.” Bu ne demek biliyor musunuz: Mezun vereceksiniz ancak ehliyetleri Dünya Denizcilik Örgütü tarafından onaylanmadığı için dünyanın hiçbir gemisinde çalışamayacaksınız. Sonuçta askerler okulu sivil bir üniversiteye devretmek zorunda kaldılar.
Çok garip dedi Doktor, aynı ülkenin aynı meslekten insanları ve anlamsız bir tartışma.
“Tartışma düzeyinde kalsaydı keşke” dedi Junior.
“Peki, bunlar olup biterken armatörlerimiz ne yaptı?” diye bir soru geldi Junior’dan.
Kaptan Abi güldü: Hepsi siyah smokin takım elbiselerini giyip askeri cuntaya teşekkür ve şükranlarını belirtmeye gittiler ve hatta Ortaköy’deki okulumuzu denizcilik lisesi haline getirip adını bir armatöre verilmesini sağladılar. Çok hazin değil mi?
Doktor düşünceli bir şekilde Kaptan Abi’ye bakarak sordu: Peki siz o dönemde ne yaptınız? Siz de sessiz kalmaktan sorumlu değil misiniz?
“Elbette” dedi Kaptan Abi. Hepimiz sorumluyuz, ancak şimdi söyleyeceklerim asla kendimi sorumluluktan kurtarmak adına değildir belki de kendim ile uzlaşmamdır:
Öncelikle bu geçiş döneminde okula gittim, askeri cunta dönemlerinin ne demek olduğunu hiçbiriniz yaşınız nedeniyle bilemez, katı bir uygulama vardır bu dönemlerde.
Okul, tabirimi hoş görün, “talan” ediliyordu. Türkiye’nin denizcilik konusunda en büyük kütüphanesi yok edildi, kitaplar havuzda yüzüyordu, sınıflar ve yatakhane taşınıyordu ve başlarında bir asteğmen vardı. Soru bile soramadım. Sadece gözlerim doldu.
Şunu belirtmeliyim; asker bizim askerimiz, cunta döneminde bana göre yapılan bir yanlışlığın faturasını tüm kuruma çıkaramayız. Ne hazindir ki ülkemizde denizciliğin ruhuna iki defa hançer saplanmıştır; biri 12 Eylül döneminde sivil denizciliğe diğeri yaşadığımız günlerde “Balyoz” kumpası ile askeri denizciliğe. Bu iki kurum da asla bunları hak etmemişlerdir ve bu yaraların onarılması yıllar alacaktır.
Daha sonra denizcilik eğitimde en büyük eksiğimiz “Akademisyen Denizci Yetiştirme” konusunu merhum ağabeyim Gündüz Aybay ile paylaştım ve bu konuda burs sağlayarak onlarca akademisyen denizci yetiştirilmesini sağladık.
Bunlar bana yetmiyordu. 1982 senesinde Yüksek Denizcilik Okulu Mezunları Derneği Yönetim Kurulu üyesi olarak yaşadığım bir olay beni hep “topluca ne yapabiliriz?” düşüncesini hayata geçirmeye zorladı.
Yine bir gün Gündüz Ağabey’in Sıraselviler’deki ofisinin kapısını bu düşünce ile çaldım.
Her yerde imdadımıza yetişen Gündüz Ağabey burada da yetişti ve Vakıf Senedini hazırlamayı kabul etti. Böyle başladı Vakıf atılımımız. Bu sene Vakfın, Fenerbahçe’de verdiği 1000 kişilik yemekte gördüğüm tablodan ve gerçekleştirdiği maddi katkılardan sonra bu meslekte üzerime düşen görevi yapmanın huzuru ile oradan ayrıldım.
Eğitim konusuna tekrar dönecek olursak; ülkemizde bugün onlarca denizcilik lisesi ve yüksekokul var, yeni okullar açmak hiçbir zaman iyi denizci yetiştireceğiz anlamını taşımaz, öncelikle bu okullara kalifiye öğretim üyeleri bulmak gerekir, ki zaten denizcilik eğitiminin temelinde yatan sorun budur. Teorik eğitim kadar önemli diğer husus ise pratik denizci eğitimidir ki biz buna “açık deniz stajı ” diyoruz.
Bugün, Denizcilik Fakültesinin maalesef bir staj gemisi yoktur ve staj gemisi olarak okulun önünde bağlı tutulan Akdeniz gemisindeki serbest asbest oranı kabul edilir oranların on katından fazladır. Başka bir ülkede olsa geminin etrafına sarı bant çekip 100 metreden fazla buraya insan yaklaştırmazlar ancak biz staj gemisi adı altında gencecik öğrencileri geminin içine sokup sonradan telafisi imkansız sağlık sorunları ile baş başa bırakıyoruz. Denizci ülke olsak, denizci üniversite olsak bunlar olabilir miydi ?
Herkes sustu, kendilerini bir an için katliamın komandoları gibi hissetti.
Zaman da hayli geç olmuştu. Kaptan Abi bardaktaki son yudumu alıp müsaade istedi.
Fana, misafirini kapıdan yolcu ettikten sonra salona döndüğünde Junior ile Doktor’u birbirlerine sarılmış ve ağlarken buldu. Gözleri doldu, yanlarına oturdu ve onlara sarıldı.
SON SÖZ; Sevgili Yeşim’in ısrarıyla; 10 aydır devam eden bir yazı dizisinin sonuna geldik. Bu 10 aylık süreçte pek çok soru aldım; Junior, Fana, Senior Bey kim diye. Bu bir kurgu idi ancak her kurguda bir parça gerçek yok mudur?
Junior, Fana ve Senior Bey’ler aramızdan birileri değil mi? Siz de bir kurgulayın isterseniz.
Şimdi kısa bi’ mola. Bir yerlerde hata ettikse affola!