Ana sayfa Dünya Stratejik milat: Korona’dan önce Korona’dan sonra

Stratejik milat: Korona’dan önce Korona’dan sonra

0
Strateji sarmalının odağını bir salgının belirlediği mevcut konjonktürde, farklı bir konuya temas etmenin gerçekçi ve ilgi çekici olmayacağının farkındayız. Zira, küresel jeopolitikte kod kırmızı, durum koronavirüs… Ve görünen o ki koronavirüs vakası bir milat, muhtemelen hiçbir şey eskisi gibi olmayacak

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) 11 Mart’ta yeni tip koronavirüs (Covid-19) için bölgeler ve gruplar üstü, dünyayı saran salgın anlamına gelen “pandemi” kararı aldı. Kararın arka planında virüsün yayılma hızı ve şiddeti etkili oldu. DSÖ, en son 2009’da ortaya çıkan H1N1 virüsü için “pandemi” ilan etmişti.

Aklın ve bilimin kaçınılmaz önemi
Pandemi; bir kıtada hatta tüm dünyada çok geniş bir alanda yayılan ve etkisini gösteren salgın hastalıklara (epidemi) verilen genel bir ad. DSÖ tanımlamasına göre bir pandeminin ancak üç koşulu sağladığında başladığı kabul ediliyor. Bunlar;
• Nüfusun daha önce maruz kalmadığı bir hastalığın ortaya çıkması
• Hastalığa sebep olan etmenin insanlara bulaşması ve tehlikeli bir hastalığa yol açması
• Hastalık etmeninin insanlar arasında kolayca ve devamlı olarak yayılması
Konunun uzmanlarına göre dünya, daha önce koronavirüsün tetiklediği şiddette bir pandemiye tanıklık etmedi, ne yazık ki bu bir ilk.
Gelinen noktada disiplinli, organize, hızlı ve agresif mücadele şart. Elbette aklın ve bilimin rehberliğinde… Neticede bu bir savaş. Virüs ordusuna karşı savaşanlar ve çare arayanlar da sağlık personeli, yani bilim insanları.
Umarız bu salgın aksi düşünceyi savunan ve önceleyenlerin aklını başına getirir, aklın ve bilimin öneminin daha çok anlaşılmasına neden olur.

Tehdit altındaki kitle: Yaşlılar
Koronavirüs öncelikle yaşlılar için daha büyük tehlike sergiliyor. Salgın nedeniyle hayatını kaybedenlerin büyük oranı 65 yaş üzerindeki kişiler. Türkiye’de 10 kişiden biri 65 yaş ve üzerinde. Bu oran Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde ise ortalama yüzde 20.
Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre yaşlı nüfus olarak kabul edilen 65 ve daha yukarı yaştaki nüfus 2019 yılında 7 milyon 550 bin 727 kişi oldu. Yaşlı nüfusun yüzde 44’ünü erkekler, yüzde 56’sını ise kadınlar oluşturdu.
AB İstatistik Ofisi’nin 2019 yılı verilerine göre Türkiye yaşlı nüfus oranının en düşük olduğu ülkelerin başında geliyor. Türkiye yaşlı nüfus oranına bakıldığında Avrupa’daki 41 ülke içinde 40’ıncı sırada.
Avrupa’da 2019 yılı verilerine göre 65 ve daha yukarı yaştaki nüfus en fazla İtalya’da. Bu ülkede nüfusun yüzde 22’si 65 veya daha yukarı yaşta. Bu oran Yunanistan’da yüzde 22 ve üçüncü sıradaki Portekiz’de yüzde 21,8. Diğer bazı ülkelerde ise yaşlı nüfus oranı şöyle: Almanya yüzde 21,5; Fransa yüzde 20,1; İspanya yüzde 19,4; Belçika yüzde 18,9 ve İngiltere yüzde 18,4.
Salgının yayılması ve kayıpların artması durumunda yaşlı nüfusun etkileneceği aşikâr. Virüsün bu etkisi komplo teorilerini de beraberinde getiriyor. Virüsün bu denli seçici davranması speküle ediliyor ve yaşlı nüfusun feda edileceği mealinde etik olmayan yorumlar yapılıyor. Konunun uzmanları virüsün neden olacağı demografik etkileri hesaplamaya başladı bile. Öte yandan meselenin ekonomik ve sosyolojik yansımaları da araştırılıyor.

Koronavirüs: İnsanlık ve devletler için turnusol kağıdı
Stratejik optikten bakıldığında olağanüstü zamanlarda yaşanan olumsuz hadiseler; toplumlar, devletler ve insanlık için turnusol kağıdı görevi görür. Toplumların özellikleri ve zaafları açığa çıkar. Kimin ne kadar medeni, eğitimli, cahil ya da bencil olduğu anlaşılır. Kısaca takke düşer, kel görünür.
Devletler ve uluslararası organizasyonlar da böyle dönemlerde test edilir. Hızlı karar alabilme, organize olabilme, krizi yönetebilme ve kriz sonrası dönemi şekillendirebilme devletlerin özgül ağırlığının test edilmesine vesile olur.

İflas eden organizasyonlar ve ittifaklar
Korona salgınının şu ana dek gösterdiği stratejik çıkarım şu. Tüm ülkeler sınırlarını izole etti ve içine kapandı. Kriz döneminde herkesin ve her ülkenin tek başına kaldığı görüldü… İttifaklar ve organizasyonlar tamamen kilitlendi. Şüphesiz bu salgının etkileri azalıp sis bulutları dağılınca tüm bunlar sorgulanacak ve yeni dünya düzeninin kurulmasında etkili olacak.
Örneğin AB, Avrupa’ya sıçrayan salgın sonrası (ki Avrupa halen salgının sıklet merkezindedir) tamamen darmadağın oldu ve kontrolünü kaybetti. Ulusal disiplini ile bilinen Almanya hariç tüm Avrupa devletleri sınıfta kaldı. Örneğin Fransa’da doktorlar, gereken önlemleri vaktinde almadığı için Sağlık Bakanı hakkında suç duyurusunda bulundu. Vatandaşlar siyasi yönetimlerini ve liderlerini sorgulamaya başladı. Kısaca kapitalist ve bencil düzen tepetaklak oldu.
Bakınız İtalya’nın AB Büyükelçisi Maurizio Massari, Amerikan Politico dergisindeki makalesinde AB’yi şöyle eleştirdi: “Ne yazık ki tek bir AB ülkesi bile Komisyon’un çağrısına yanıt vermedi. Yalnızca Çin iki taraflı karşılık verdi. Bu Avrupa dayanışması için iyi bir işaret değil.”
Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic ise daha da ileri giderek, “Avrupa’da birlik ve dayanışma ruhu diye bir şey yok. AB dışarıdan almayı yasakladı. İlaç istiyoruz, onu da reddediyorlar. Çin’den yardım talep ediyorum. Bu ortamda yardım alabileceğimiz sadece onlar kaldı,” ifadelerini kullandı ve açıkça AB’nin iflasını ilan etti.
Bize göre ise durumu en iyi Bulgaristan Savunma Bakanı Krasimir Karakaçanov özetledi. Kendilerine sadece Türkiye ve Çin’in yardım ettiğini vurgulayan Bakan, “Avrupa’da ülke vatandaşlarıyla ilgilenebilecek tek yapının, direktifler dağıtan ve ulus devletleri yok eden pahalı Avrupa bürokrasisinin değil, ulus devletin kendisinin olduğunu,” ifade etti.
NATO’nun içine düştüğü durum da farklı değil. Salgın esnasında hiçbir varlık göstermeyen NATO, bırakınız insanlığa yardım etmeyi, tek bir ülkeye destek dahi olamadı. Bilakis, İttifak üyesi ülkeler NATO’ya olan katkılarını askıya almaya başladı. Bunu NATO’nun deniz gücünde açıkça gördük, birçok ülke savaş gemilerini geri çağırdı.
Öte yandan barış döneminde sürekli mülteci tahliye, sıhhi yardım ve doğal afetlere müdahale eğitimleri yapan NATO, gerçek durumda içinde 3,200 kişi olan bir yolcu gemisini dahi karantinaya almayı başaramadı. Barış döneminde yapılan birçok faaliyetin aslında “show off” olduğu anlaşıldı.
IMF, Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler gibi küresel organizasyonlar da hayal kırıklığına neden oldu. Bu yapıların salgınla mücadelede dahi Batılı ve emperyalist ülkelerin çıkarını kolladıkları ve diğer milletlerin insani taleplerine kulaklarını tıkadıkları görüldü. Gayri ahlâki ve gayri insani olan bu yaklaşım şüphesiz bu kurumların da varlıklarının sorgulanmasına neden olacak.

Koronavirüsün jeopolitik yansımaları
İlerleyen günlerde koronavirüsün jeopolitiğe yansımalarını daha berrak görmeye ve gözlemlemeye başlayacağız. Salgının küresel etkilerini şimdiden hissetmeye başladık bile. Ekonomik daralmalar ve muhtemel çöküşler, küresel ticaretteki olası durgunluklar, enerji boyutu, finansal sorunlar, tarımın önemi gibi başlıkların nasıl etkileneceğini yaşayarak göreceğiz.
Diğer taraftan salgının küresel güç mücadelesi üzerinde ciddi etkileri olacak. ABD ile Çin arasındaki rekabet muhtemelen ticaret savaşlarının önüne geçecek. Çin’in salgını kontrol etmede gösterdiği başarıyı ve diğer ülkelere yardım eli uzatmasının sağladığı psikolojik sempatiyi lehine kullanarak mücadelede ön alacağı ve küresel liderlik istikametinde dengeleri lehine değiştireceği günler yakın.
Dünyanın jeopolitik çekim merkezinin Doğu’ya kaydığı mevcut konjonktürde yaşanan koronavirüs salgını, Batı hegemonyasının maruz kaldığı erozyonu ivmelendirecek. Avrupa’da AB’nin çöküşü hızlanırken, ulus kimliği yeniden önem kazanacak. Salgın sonrası dönemde kaçınılmaz olarak yeni bir dünya düzeni kurulacak. Görünen o ki otoriter devlet kavramı ve güçlü liderler ön plana çıkacak. Sosyolojinin ilgi alanına girse de kısaca temas edelim. İnsanoğlu güvenlik endişesini hissettiğinde korumacı düzenleri tercih eder. Kurulan totaliter düzene sesini çıkarmaz, çıkaramaz. Avrupa’da aşırı sağın kaçınılmaz yükselişi görülecektir.
Salgın sonrası Çin, ABD, Rusya ve Almanya bir şekilde ayakta kalmayı başarırken, Fransa dahil birçok Avrupa ülkesi inişe geçecektir. Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölgesel aktörler grubu kaçınılmaz olarak etkilenecektir. Burada dikkat çeken en önemli konu halen salgından nasıl etkilendiği bilinmeyen Hindistan’dır. Salgından çok ağır bir darbe alan İran’ın durumu da takip edilmelidir. İran’da dini yönetim şüphesiz sorgulanacak, bir yönetim değişikliği şaşırtıcı olmayacaktır.
Ve Türkiye… 15 Temmuz sonrası savunma ve güvenlik boyutunda yerli ve milli olmayı keşfeden ve uygulayan devlet aklı, benzer yaklaşımı başta tarım olmak üzere diğer sektörlerde de derhal uygulamaya başlamalıdır.
Türkiye’nin en kısa sürede kendi ayakları üzerinde duran konuma evrilmesi hayatidir. Genç kuşağımız bilmez lakin orta ve yaşlı kuşağın çok iyi anımsayacağı üzere Türkiye, öncelikle tarımda “kendi kendine yeten ülke” stratejisini uygulamaya başlamalıdır.
Koronavirüs salgını, tüm ülkelerin sınırlarını göçmenlere kapatmasında bir kaldıraç görevi görecektir. An itibarı ile Türkiye ev sahipliği yaptığı yaklaşık 5 milyon göçmen ile baş başa kalmıştır ve Avrupa’dan destek gelmesi de söz konusu olmayacaktır. Bugüne dek Suriyeli göçmenlere yaklaşık 50 milyar dolar harcayan devlet aklının harcayacağı başka bir 50 milyar doları yoktur. Salgın nedeniyle açıklanan paket (100 milyar TL yaklaşık 13 milyar dolar) neredeyse Suriyeli göçmenlere harcananın 4’te biridir. Bu rakamları Türk halkının kabul etmesi ve onaylaması mümkün değildir. Devlet bütçesi kesinlikle “re-organize” edilmeli, sağlık bütçesi ve Ar-Ge yatırımları artırılmalıdır.
Son kertede ideolojik yaklaşımlar koronavirüs salgını nedeniyle terk edilmeli, Suriye sorunu ivedilikle çözülmeli ve göçmenlerin ülkelerine dönmeleri sağlanmalıdır. Akılcı stratejiler uygulayarak salgın krizi minimum hasarla atlatılmalı, mümkünse kriz öngörülü, vizyoner uygulama ve hamlelerle fırsata çevrilmelidir.