Atatürk çizgisine bağlı, kendini mavi vatana adamış bir kalem olarak yazıyorum bu satırları…
Tarih 24 Haziran’dı… İstanbul Boğazı’nın maviliğini gören seçkin bir mekânda, denizcilikle iştigal eden kadınların bir araya geldiği anlamlı bir davete tesadüf ettim.
Sektörümüzün ve ülkemizin iki ismi; Üsküdar Belediye Başkanı Sevgili Sinem Dedetaş ve İMEAK Deniz Ticaret Odası (DTO) Başkan Adayı Şadan Kaptanoğlu da oradaydı. Sinem Hanım ile birbirimizi görür görmez, aynı idealin peşinden koşan iki kız kardeş gibi büyük bir içtenlikle sıkı sıkı sarıldık; gözlerimizin içine bakarken aramızdaki o sessiz ama sarsılmaz cumhuriyet bağını hissettik. Şadan Kaptanoğlu’nun da dâhil olduğu kısa bir ânda, bir köşeye çekilip kısaca sohbet ettik. Bir gazeteci ve bu ülkenin evladı olarak, Kaptanoğlu’ya doğrudan hakikatler üzerinden, kendilerine “kırgın ve kızgın olduğumu” bir kez daha açık yüreklilikle dile getirdim. İşte o ân daha ben sebebini bile demeden, hafızamdan ölene kadar hiç silinmeyecek, çarpıcı ve enteresan bir cevap aldım. Kendisi ve temsil ettiği çizgi hakkında ne kadar haklı olduğumu, maalesef kendi kelimeleriyle ve itiraflarıyla bir kez daha anladım.
Bizler, Cumhuriyetin temel sütunları üzerinde Türk milletine eşit olarak kurulan o aydınlık vizyonun öz çocuklarıyız. Bu topraklarda kadının adının, imzasının ve iradesinin var olabilmesi, o şanlı kurucu iradenin bize sunduğu en büyük lütuftur. Ancak bugün dönüp yakından takip ettiğim denizcilik sektörüne, deniz ticaretimize ve yönetim kademelerine baktığımızda, aynı Cumhuriyetin bağrından çıkmış iki farklı kadın liderlik tipolojisinin taban tabana zıt kutuplara savrulduğuna şahitlik ediyorum. Bu durum beni hem bir gazeteci hem de bu ülkenin bir vatandaşı olarak eleştiri yapmaya zorluyor.
Karşımızda iki net sınıf var: Birincisi, basamakları kendi emeğiyle tırmanan, liyakatı, bağımsızlığı ve ulus bilinci savunan “Cumhuriyetçi icracı liderlik”; ikincisi ise gücünü toplumsal tabandan değil, kimi siyasilerin onayından, erkek egemen yapıların icazetinden ve şahsi dostlukları ulusal çıkarların önüne koyan duruşundan alan “Statükocu liderlik”…
İdealist, rasyonel ve omurgalı duruş: Sinem Dedetaş
Gemi İnşa Mühendisi Sinem Dedetaş, teknik yetkinliğini toplumsal refaha dönüştürebilmiş, rasyonel ve idealist bir Cumhuriyet kadını portresidir. Gemi Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanlığı görevine seçilerek gelen ilk kadın mühendistir. Mesleki birikimiyle sektöre adım atan, Şehir Hatları’nda devraldığı mali enkazı 4 yılda 270 milyon TL kâra geçiren icracı bir mühendislik zekâsıdır. Tarihi Haliç Tersanesi’ni ranta teslim etmeyen omurgalı duruşuyla bu tarihe sahip çıkarak sayısız projeyi İstanbullulara kazandırması, bugün Üsküdar’da Belediye Başkanı olarak insan odaklı, liyakatlı ve planlı şehircilik vaatlerini tek tek hayata geçirmesinin en büyük teminatıdır.
Bu başarılar, Cumhuriyet değerlerine bağlı bir lider özlemi çeken Türk halkında öyle güçlü bir karşılık buldu ki, halkımız onun daha büyük görevler alması gerektiğine dair güçlü bir toplumsal arzu oluşturdu. Ancak ne acıdır ki halkın bu sesi duyulduğu ân, özgürce icraat yapmasının önü kesilmeye çalışıldı.
Adalet mülkün temelidir ve eminim tez zamanda tecelli edecektir…
Ülke ve milletimizin topyekûn gelişimini değil, yalnızca kendi dar menfaatlerinin tahkimatını özleyen ve topyekûn kalkınmanın önünde aşılması zor bir barikat gibi duran bir köhne anlayış, tarih boyunca güçlü kadınları birer tehdit olarak görmüş; hukukun kutsal gücünü bir baskı aracına dönüştürerek onları halkın önünden kaldırmayı genetik bir adet edinmiştir. Fakat Dedetaş, gücünü bu icazet odaklarından değil mesleki liyakatinden ve halktan alan, “Cumhuriyete ve devlete borcumuz var” diyerek o borcu icraatla ödeyen bağımsız duruşun simgesidir. Ve nitekim basireti yüksek Türk milleti, bu asil ve üretken duruşu gördü ve inancım odur ki, dayatılan tüm yapay engelleri Sinem Dedetaş’ı kalbinde ve iradesinde daha da büyüterek aşacaktır.
İcazet, kişisel iltimas ve sektörel zafiyet: Şadan Kaptanoğlu
Madalyonun diğer yüzünde ise DTO yönetimine aday olan Şadan Kaptanoğlu duruyor. Kaptanoğlu’nun adaylık sürecinde Cumhurbaşkanı’nın “hayır duasını” istediği ve bunu sektör mensuplarına dillendirdiği yönündeki iddialar, sektörümüzde zaten rahatsızlık yaratan o “hanedan algısını” ve siyasi icazet kültürünü daha da pekiştiriyor. “Beni BIMCO'da erkekler seçti” diyerek kadın hakları ve cinsiyet eşitliği mücadelesini yok sayan, başkanlığını yaptığı Baltık ve Uluslararası Denizcilik Konseyi’ni (BIMCO) bir televizyon kanalına verdiği röportajda “Dünya Armatörler Birliği” diye tanımlayan, Türk denizciliğinin somut sorunlarına değinmeyen bu vizyon, asıl zafiyetini millî meselelerde gösteriyor.
Bunun en sarsıcı örneği; “Türkler soykırım yaptı” diyerek asılsız bir iddiayı savunan Mıgırdiç Aret Taşçıyan ile yaşanan vatan ve ordu içerikli tartışmaları bilip, tanık olmasına rağmen, Taşçıyan’ın iddiasının ifşalanması ardından şahsıma açtığı manevi tazminat davasında Korkut Omur ve Ufuk Teker ile birlikte Taşçıyan’ı savunmak amaçlı tanık olan tek kadındır. Hukuken son derece ilginç olan bu duruş, MAT'a karşı sergilenen bir nevi “ahde vefa” kılıfına sokulmuştur. Kaptanoğlu, bana geçmişlerinden gelen bu yakınlığı o davette belirtip “Senin için de iyi şeyler söyledim” demiş millî bir davayı şahsi ilişkiler zeminine çekmeye çalışmıştır. Nedense tutanaklara geçmediğini de belirterek bu “iyi şeylere” karşı verdiğim, “Mesele Yeşim-Aret meselesi değil, Türkiye meselesidir” cevabım, Kaptanoğlu’nun duruşundan fışkıran o derin zafiyeti yüzüne çarpmıştır. Öte yandan BIMCO başkanlığında, Türk ve dünya denizciliği adına somut olarak ne yapıldığı da bugün sektör kulislerinde büyük bir tartışma konusudur.
Biz kimin yanında duracağız?
Siyasi tarihimize dönüp baktığımızda, Tansu Çiller de kadındı, Meral Akşener de… Nitekim sadece erkek veya sadece kadın diyerek liyakatı, yetkinliği ve yeterliliği yok saymak ne derece doğrudur? Bir liderin hanesine yazılacak esas değer cinsiyeti değil; omurgası, birikimi ve teslim olduğu iradedir.
Bugün karşımızda aynı Cumhuriyetin bağrından çıkmış iki denizci “kadın” var. Biri unvanların ötesine geçerek ülkesine karşı içtenlikle sorumluluk bilinci taşıyan, rasyonel projeleriyle insan refahını gözeten “yetkin bir vatandaş” ve “omurgalı örnek bir lider.” Diğeri ise unvanları ve etiketleri ne olursa olsun, millî davaları şahsi ahde vefalarına kurban edebilen, liyakat yerine biat kültüründen beslenen bir figür. Teknik yetkinlik parayla, unvanla, hanedan bağlarıyla elde edilebilir; ancak yetkin bir vatandaşlık ve omurgalı bir duruş sadece millete ve devlete sadakatle kazanılır.
İşte tam bu noktada, denizci bir kadın yazar olarak soruyorum:
Biz bu somut beyanlar ve duruşlar karşısında geleceğimiz adına kimi savunacağız, kime sahip çıkacağız; her fırsatta Cumhuriyet değerlerine olan borcunu ödemek için rasyonel ve liyakatlı projelerle insan refahını yükselten, ülkesi için sorumluluk alan Gemi İnşa Mühendisi Sinem Dedetaş çizgisini mi, yoksa DTO yönetimini elinde tutmak adına Salih Zeki Çakır ve ekibiyle ittifaklar kuran, icraat geçmişi ve sektörel birikimi tartışmalı, Türkiye'nin haklı davasını şahsi “ahde vefalarına” feda eden bu statükocu çizgiyi mi?
***
30 Ağustos Zafer Bayramı; emperyalist işgale karşı topyekûn bir Kurtuluş Savaşı başlatan ve anayurdumuzu düşmandan temizleyen kahraman atalarımızın, esaret zincirlerini kırarak kazandığı en somut zaferdir. Bizlere bağımsızlık içinde özgürlüğü miras bırakan başta Mustafa Kemal Atatürk ve Silâh Arkadaşları olmak üzere, bu topraklara hakiki ve sarsılmaz bir ruh veren asil Türk kadınlarını saygı, minnet ve özlemle anarken; bu eşsiz mirasa sahip çıkmayıp emanete ihanet edenlerin o riyakâr duruşlarını da tarihin ve milletin vicdanına havale ediyorum.
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.





