Karadeniz’de ticari gemilere yönelik saldırıların deniz hukuku açısından değerlendirilmesini İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Deniz Hukuku uzmanı Öğretim Üyesi Dr. Dolunay Özbek yaptı.
Hukuki Çerçeve: Deniz Hukuku yanı sıra, silâhlı çatışma hukuku
Rusya ile Ukrayna arasında 2014 Kırım işgal ve ilhakı ile başlayan ve 2022'deki tam ölçekli işgalle yoğunlaşan bir uluslararası silâhlı çatışma bulunuyor. Nitekim Türkiye, 28 Şubat 2022 itibarıyla Montrö Sözleşmesi’nin “Türkiye’nin tarafsız kaldığı savaş zamanı” hükümlerini işletmeye başladı. Bu nitelendirme, yani silâhlı çatışmanın varlığı, denizde, Deniz Hukuku kurallarının yanı sıra, denizde silâhlı çatışmaya ilişkin örf ve âdet hukuku (teamül hukuku) kurallarının da uygulanmasını gerekli kılıyor.
Denizde silâhlı çatışma hukukuna (DSÇH) göre muhariplerin “düşman” savaş gemilerine ve askerî hedeflere saldırma hakkı bulunur. Ticari gemiler ise saldırının değil, ilke olarak zapt ve müsaderenin konusu olur. “Düşman” devletin bayrağını taşıyan ticari gemilere, ancak askerî hedef tanımına girerlerse veya kablo kesmek, mayın döşemek gibi hasmane hareketlerde bulunuyorlarsa saldırılabilir. Tarafsız devlet bayraklı ticari gemiler ise ancak “harp kaçağı mal” taşıdığı hâlde ziyaret ve zapta direnerek kaçmaya çalışması, düşman devletin askerî kuvvetlerinin “yardımcı” gemisiymişce hareket etmesi veya düşmanın askerî çabalarına (örneğin askerî malzeme taşımak suretiyle) yardım etmesi gibi durumlarda saldırmak mümkündür. Askerî hedef, “niteliği, konumu, amacı veya kullanımı itibarıyla askerî harekâta etkin bir katkıda bulunan ve tamamen veya kısmen tahrip edilmesi, ele geçirilmesi ya da etkisiz hâle getirilmesi, o sırada geçerli olan koşullar altında, kesin bir askerî yarar sağlayan şey” olarak tanımlanır. Ukrayna’nın saldırılarına genel olarak dayanak yaptığı “bu gemilerin savaşı sürdürmeye katkısı bulunması gerekçesiyle (war-sustaining objects) askerî hedef hâline gelmesi” fikri gerek devletlerin gerekse doktinin çoğunluğunun reddettiği bir pozisyon.
(Ticari gemilerin tabiiyeti bayrağı ile belirlenir ama özellikle elverişli bayrak devletlerinin bayraklarının veya hâtta hileli bayrak kullanımının da olabilmesi sebebiyle, bayrağın arkasındaki gerçek sahiplerin tabiiyetine de bakılabileceği görüşü de kimi durumlarda dile getirilmektedir.)
Savaşın ilk yıllarında tarafların kendi karasularıyla sınırlı olan saldırılarının 2025 sonlarından itibaren Türkiye’nin Münhasır Ekonomik Bölgesine (MEB) genişlediği görülüyor. MEB, seyir hakları açısından açık deniz kurallarına tabidir ve seyir serbestisi, tarafsızlar açısından silâhlı çatışma hâlinde dahi esastır. Bu sebeple, DSÇH ile birlikte hâlâ geçerliliğini koruyan Deniz Hukukunun seyir serbestisi hakkı da ihlal edilmektedir.
Türkiye’nin hakları ve sorumlulukları
Türkiye, “tarafsız devlet” (neutral State) statüsündedir. Bu durum Türkiye’ye, kendi devlet imkânlarını kullanarak taraflara askerî yardım yapmama yükümlülüğü yüklese de[1] vatandaşlarının savaşanlarla yapacağı ticareti önleme yükümlülüğü yoktur.
Türk bayraklı gemilere yapılan saldırılar Türkiye’nin bayrak devleti sıfatı ile haklarını ihlal eder. Bu durum, doğrudan devleti ilgilendirir ve devletin bu ihlali, başta diplomatik yollardan ve varsa bölgesel örgütler veya BM nezdinde gündeme getirme imkânı doğar. Türklerin sahibi olduğu yabancı bayraklı gemiler açısından elbette öncelikle bayrak devletinin menfaatini ilgilendirmekle birlikte, Türkiye’nin, vatandaşlarının uğradığı haksızlık veya ihlaller açısından diplomatik himaye (koruma) hukuki kavramını işletmesi mümkündür. Bu kavram, devletlerin vatandaşlarının uğradığı haksızlıklar için diğer devlet nezdinde girişimde bulunmasına imkân tanır. Yalnız, bu yol için aslında önce vatandaşın, ihlalci devletin iç hukuk yollarını tüketmiş ve hakkını alamamış olması gerekir. Elbette, bu usuli koşullar, özellikle bir uluslararası mahkeme tarzı üçüncü taraf yollarına başvurması için önem taşır. Yoksa, vatandaşlarının durumunu diplomatik kanallardan takip etmek her devletin hakkıdır. Diplomatik himaye, gemi sahibinin Türk olması durumunda olacağı gibi, Türk vatandaşı denizcilerin zarar görmesi durumunda da geçerlidir.
Mahkeme gibi bir üçüncü tarafa başvurma yolu uluslararası hukukta ancak uyuşmazlığın iki tarafının da rızası olması hâlinde mümkündür. Bu rıza, olaydan sonra iki devletin anlaşması ile tesis edilebileceği gibi duruma uygulanabilecek bir antlaşmanın varlığı ve bu antlaşma hükümlerinde, uyuşmazlıkların belli bir mahkeme veya hakeme götürüleceği hükmünün yer alması hasebiyle de tesis edilmiş olur.
Türkiye’nin de gerek bayrak devleti olarak gerekse vatandaşlarının zarar görmesi sebebiyle, öncelikle bu diplomatik kanalları kullanmakta olduğu görülebilir. Türk sahipli bir kuru yük gemisinin Haziran 2026’da uğradığı saldırının ardından Dışişlerinin açıklaması (https://www.mfa.gov.tr/no_-117_-karadeniz-de-turk-sahipli-kuru-yuk-gemisine-yonelik-yapilan-saldiri-hk.en.mfa ) bunun bir örneğidir.
Montrö Sözleşmesi’nin yeri
Türkiye, 28 Şubat 2022’den beridir Montrö Sözleşmesi’nin Türkiye’nin tarafsız kaldığı savaş durumu hükümlerini işletmektedir. Buna göre, ticaret gemileri için barış zamanında olduğu gibi zararsız geçiş hakkı devam eder; savaşanların askerî gemilerinin Türk Boğazları’ndan geçişi ise yasaktır. Tarafsızların askerî gemilerinin geçişi, aslında mümkün olsa da Türkiye’nin aynı tarihten beridir, NATO dâhil, tarafsızların savaş gemilerinin, bu hassas dönemde Türk Boğazları’ndan geçmemesi yönünde telkinde bulunarak Karadeniz’de askerî bir tırmanmayı önlemektedir.[2] Bu, fiilen Montrö Madde 21’in, yani Türkiye’nin kendini yakın savaş tehlikesi altında addettiği durumda savaş gemilerinin geçişinin Türkiye’nin ihtiyatında olduğu hükmünün uygulanmasına denk düşmektedir.
Faili belirsiz İHA saldırıları
Uluslararası hukukta devletin sorumluluğuna atfedilebilen hareketler sadece devletin organlarının veya devlet görevlilerinin hareketleri değildir. Devlet görevlisi olmamakla birlikte ama aslında o devletin talimatı ile veya kontrolü altında hareket eden özel kişilerin (uyrukları bile önemli değil) hareketleri de o devlete sorumluluğu atfeder. Hareketleri hiçbir şekilde devlete atfedilemeyecek kişilerin bile bu hareketlerinin devlet tarafından kendi eylemi olarak kabul edilmesi ve tanınması ile yine o devletin sorumluluğu doğar.
Hiçbir şekilde “fail belirlenemediği” ya da hareketlerin kime atfedileceği belirlenemediği durumda elbette, düz bir bağ kurulamaz. Ancak, özellikle Karadeniz’deki İHA ve füze saldırıları, Uluslararası Adalet Divanı (UAD)’nın önüne de gitmiş olan bir başka olaylar dizisini akla getirir. 1980-88 arasındaki İran-Irak Savaşı sırasında Basra Körfezi’nde tarafsız bayrak taşıyanlar da dâhil pek çok ticari gemi ve ve savaş gemisi, füze saldırısına uğramış veya mayına çarpmıştı. Özellikle 1984-88 arasında 200’den fazla füze saldırısı yapılmıştı. ABD, bu saldırılardan İran’ı sorumlu tutmuş, ABD bayrağını taşıyan (kimileri aslen Kuveyt sahipli) tankerler veya Amerikan sahipli tankerlerin de vurulduğu gerekçesiyle İran’a ait petrol platformlarını bir askerî operasyonla tahrip etmişti. İran ise bu füze saldırıları ve mayınlardan dolayı sorumluluğu kabul etmemişti. Gerçekten de o dönemde Körfez’de hem İran hem Irak askerî varlık gösteriyor, her ikisi de (olayda önemi olan) Silkworm füzelerini kullanıyordu.
Divan, ABD’nin İran’ın sorumlu olduğuna dair iddialarını yeterli kesinlikte kanıtlayamadığı kanaatiyle, İran platformlarına karşı operasyonlarının meşru müdafaa koşullarına uygun olmadığına karar verdi. Olayda ABD’nin, meşru müdafaayı gerektirdiğini öne sürdüğü tüm saldırılarda failin İran mı Irak mı olduğu kesinlik kazanmadığı için Divan ABD’nin İran’a ilişkin ispat yükümlülüğünü yerine getiremediğine ve meşru müdafaa iddiasının haklı olmadığına karar verdi. Yani, bir devlete karşı meşru müdafaa için o devletin sorumluluğunu kesin olarak belirleyebilmek gerekiyor.
Öte yandan bu kararını verirken, küçük ölçekli saldırı olaylarının toplamının, meşru müdafaa için gereken “önemli boyut ve etki”ye ulaşması fikrini reddetmedi. Bu yaklaşım 2001 sonrası devlet uygulamalarında da destek bulur. Özellikle, salt bayrak devletinin değil, geminin gerçek sahibinin devletinin de silâhlı saldırının mağduru sayılabileceğini de reddetmemiş Divan. Açık sicil uygulamasının yaygınlaşmasıyla ve Karadeniz’deki saldırıların mağdurlarının farklı bayrakları ama Türk sahipleri dikkate alındığında bu önem kazanabilir.
Elbette tüm bunlar, Türkiye’nin tırmanmayı önlemeyi gözeten diplomatik yaklaşımlarının çok ötesinde bir ihtimale ilişkin.
MLC uyarınca denizcilerin hakları
MLC denizcilerin iş hukukuna dair haklarını düzenliyor. 2018’de deniz haydutluğu olaylarında da denizcilerin maaş ödemelerinin devam etmesi, geri dönmelerinin kolaylaştırılması gibi konular ile ilgili bir ek yapılmış ama Karadeniz’deki durum deniz haydutluğu (bir gemiden diğer bir gemiye özel çıkar amaçlarıyla yapılan saldırıları ifade eder) ile ilgili değil. 2018 değişiklikleri doğrudan devletin sorumluluğundaki bir saldırıyı kapsamıyor.
[1] Aslında, Birleşmiş Milletler düzeninde saldırı yasak olduğu ama meşru müdafa istisna olduğu için, gerçekten “tarafsızlık” hukukunun hâlâ uygulanır olup olmadığı konusunda çok geniş bir literatür var. Meşru müdafadaki tarafa değil de saldırgan tarafa yardım etmem yükümlülüğü olduğu şeklinde bir “nitelikli tarafsızlık” diyebileceğimiz bir durum. Ama, her iki taraf da meşru müdafada olduğunu iddia ettiğinde yine bir taraf seçmek durumunda kalacak devletler tabiî… Bu tartışmalara hiç girmeden, klasik tarafsızlık hukuku ile sınırlı olarak yazdım. Vatandaşlarının ticaretini önleme yükümlülüğünün olmaması baki.
[2] Dışişleri Bakanı Mevlüd Çavuşoğlu’nun 8 Ağustos 2022’de Ankara’da 13. Büyükelçiler Konferansı’ndan yaptığı konuşma, https://www.mfa.gov.tr/data/BAKAN/bkon_2022_en.pdf
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.





