Ana sayfa Haberler Çevre ‘Kanal İstanbul’

‘Kanal İstanbul’

0
Dz. Kurmay Albay (E) Serter Tuçaltan
Deniz Kurmay Albay (E) Serter Tuçaltan, ”Kanal İstanbul” projesini MarineDeal News için değerlendirdi

”Kanal İstanbul” projesi ile ilgili yoğun tartışmaların yaşandığı bir döneme girilmiş, bilimsel eksende yürütülmesi gereken tartışmalar siyasi boyut kazandığından kamuoyunun konuya ilişkin gerçeklere tarafsız bir gözle bakma imkânı da azalmıştır.

Hâlbuki “Kanal İstanbul” projesi basit bir yatırım ve uygulama projesi değildir. Hayata geçirilmesi halinde Trakya’nın coğrafyasını değiştirecek, milli güvenlik, savunma, dış politika, strateji, jeo-politik, deprem bilimi, ulaşım, iklim, çevre, nüfus yapısı, oşinografi, hidrografi, deniz biyolojisi, tarım, ekonomi, afet yönetimi, ekoloji, şehir planlaması, nüfus, sosyoloji, su kaynakları ve kaynak yönetimi, afet yönetimi gibi daha sayamadığımız pek çok alanda geri dönülmez yaşamsal etkilere neden olacaktır.
Bu durum, pek çok bilim insanının olumsuzluklarına dikkat çektiği “Proje”nin etkilerinin, tek tek incelenmesini ve tartışılmasını gerektirmektedir.

Açık kaynaklarda Proje’nin yaratacağı rant, değerlendirme kapsamında çeşitli kurumlar tarafından hazırlanan raporların içeriği, projenin güvenlik ve savunma bakımından etkileri ile diğer muhtemel sorun alanlarına ilişkin çok sayıda haberin yer aldığı mevcut konjonktürde, yetkili makamlar tarafından ağırlıklı olarak güzergâh, Çevre Etki Değerlendirmesi’nin tamamlanmak üzere olduğu, projenin “Yap-İşlet-Devret” modeli ile hayata geçirilmesinin seçenekler arasında olduğu açıklamaları yapılmış ancak henüz; Proje’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne yönelik etkileri, projenin hayata geçirilmesi sonrasında oluşacak hukuki duruma ilişkin değerlendirmeler ve planlamalara ait esaslar, Proje’nin Karadeniz ile kıyıdaşlarının ve Türk Boğazları’nın güvenliğine yönelik etkileri ile bu kapsamda atılacak adımlara ilişkin bir açıklama yapılmamıştır.
Diğer bilimsel disiplinlere ilişkin analizlerin konunun uzmanları tarafından, pozitif bilime ve veriye dayalı olarak yapılması gerektiği inancı ile bu yazıda Karadeniz’e yönelik bir güvenlik değerlendirmesi yapılmasına ve projeye bu perspektiften bakılmasına gayret edilecektir.

Küresel güç mücadelesinde Karadeniz
Hazar Bölgesi’ndeki enerji kaynaklarını ve Kafkasya’yı kontrol eden, Orta Asya’ya uzanma imkânı sağlayan, bölgesel ulaşım hatlarının merkezinde yer alan, Atlantik ve Avrupa ile Kafkasya’yı irtibatlandıran, enerji kaynaklarının naklinde koridor vazifesi gören Karadeniz, ABD ve RF arasındaki küresel güç mücadelesinin odak noktalarından birini oluşturmaktadır.

ABD’nin bölgeye yönelik yaklaşımları
ABD bu güç mücadelesi kapsamında Karadeniz ve yakın çevresinde;
• Rusya’yı Baltık (Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya) ülkeleri, Karadeniz (Ukrayna, Romanya, Bulgaristan, Gürcistan) ve Hazar (Azerbaycan) hattı üzerinde kendi sınırlarından başlayacak şekilde çevrelemeye çalışmakta,
• Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan üzerinden Hazar Denizi’ne ve Asya içlerine girerek, bu bölgedeki enerji kaynaklarını, nakil hatlarını, ulaşım yollarını ve RF ile Çin’i kontrol edebilecek şekilde etkin olmayı hedeflemekte,
• Baltık’tan başlattığı kuşağı bir diğer koldan Ege’de Yunanistan’ı, Doğu Akdeniz’de GKRY ve Yunanistan’ı, Suriye ve Irak kuzeyinde YPG/PKK/SDG/PYD’yi destekleyerek ilerletmek suretiyle Rusya ile bölgesel işbirliğini sürdüren İran ve Türkiye’yi baskılamaya ve çevrelemeye çalışmakta,
• Çin’in “Tek Kuşak-Tek Yol” Projesi’ni Sincan Uygur Özerk Bölgesi, Keşmir, Belucistan, Umman Denizi ve Doğu Akdeniz’de karşılamaya, bu projenin genişlemesini engellemeye ve kendi etkinliğini öne çıkarmaya gayret etmekte,
• Bu amaçlarına ulaşmak üzere Türkiye’nin Irak, Suriye, Karadeniz ve Doğu Akdeniz’de kendi çıkarlarından çok ABD çıkarlarını önceleyen bir siyaset yaklaşımı izlemesini istemekte,
• Karadeniz’deki varlığını NATO, Romanya, Bulgaristan, Ukrayna ve Gürcistan üzerinden artırmaya, Karadeniz çevresinde NATO ve AB üzerinden genişleyerek Rusya’nın etki alanını daraltmaya çalışmaktadır.
ABD’nin Türkiye için önemli riskler içeren bu bakış açısı ve hedefleri, Türkiye ile ABD’nin bölgedeki çıkarlarını birbirinden uzaklaştırmakta ve tamamen farklı hale getirmektedir.

RF’nin Bölgeye Yönelik Yaklaşımları
Küresel güç mücadelesi kapsamında Karadeniz, RF’nin Baltık Bölgesi ile birlikte yumuşak karnını teşkil etmektedir.
2003 yılında “Gürcistan ve Ukrayna’da iktidarın ABD yanlısı siyasetçilere geçmesinin, 2004 yılında Romanya ve Bulgaristan’ın NATO’ya üye olmasının, 2006 yılında Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO üyeliğinin gündeme gelmesinin, 2007 yılında Romanya ve Bulgaristan’ın AB’ye üye olmalarının ardından 2008 yılında RF; NATO’ya komşu olmak istemediğini, Gürcistan ve Ukrayna’nın (NATO’ya) üyelik başvurularının kabul edilmesinin Avrupa’nın mevcut güvenlik sistemine yönelik ciddi sorunlar oluşturacağını, hiçbir devletin, ait olmadığı bir ittifakın temsilcilerinin sınırlarının dibine kadar gelmesinden memnun olmayacağını açıklamıştır.

Aynı yıl Osetya’ya saldıran Gürcistan’a askeri müdahalede bulunarak Osetya ve Abhazya’nın bağımsızlıklarını ilan etmelerini sağlamış, 2014 yılında Ukrayna’daki ABD ve AB tarafından desteklenen olaylardan sonra Kırım’ı ilhak ederek tavrını koruyacağını göstermiştir.

Donmayan limanlarıyla Akdeniz ve Okyanuslara sürekli çıkış yapılabilen Karadeniz’i hayati öneme haiz bir bölge olarak gören RF, 2014 yılından itibaren Karadeniz’deki askeri varlığını güçlendirmiş ve kıyılarını “alan erişiminin engellenmesini-A2AD” sağlayacak sistemler ile donatmıştır.

Ulusal Güvenlik Stratejisinde (2016), NATO’nun askeri gücünü artırması ve RF sınırlarına yaklaşması ile ABD tarafından tesis edilen Füze Savunma Sistemini ulusal çıkarlarına yönelik bir tehdit olarak gördüğünü açıklayan RF, böylece Ukrayna, Gürcistan ve Moldova’nın NATO ve AB üyelikleri ile Deveselu’da konuşlandırılan Aegis Füze Savunma Sistemine yönelik tutumunu da ortaya koymuş, Kerç Boğazı krizinde Ukrayna unsurlarına el koyarak, ardından Kırım Bölgesi’ne üçüncü S-400 bataryasını ve Belbek Havaalanı’nda savaş uçaklarını konuşlandırarak pozisyonunu koruduğunu göstermiştir.

RF, ABD ve NATO’nun Karadeniz ve Baltık Denizi’ne yönelik hamlelerini askeri tedbirler de dahil olmak üzere her vasıtayı kullanarak karşılayacağını açıkça göstermiştir.

Montrö Boğazlar Sözleşmesi
ABD‘nin NATO üzerinden ve kendi imkânları ile Karadeniz’deki varlığını artırmaya çalıştığı, RF’nin buna mukabele ettiği mevcut güvenlik koşullarında Montrö Boğazlar Sözleşmesi 1936 yılından beri Türkiye’nin Türk Boğazları üzerindeki hakimiyetini tescil etmekte, Türkiye ve Karadeniz’e kıyıdaş ülkelerin güvenliğini sağlamaktadır.

Örnekleri doğrudan Karadeniz’de yaşanan Gürcistan ve Ukrayna krizlerinde görüldüğü üzere Türkiye’ye yönelik muhtemel senaryoları engelleyen, Türkiye’yi kendini savaşa yakın hissettiğinde ve savaş durumunda doğrudan yetkili kılan, barışta ise Karadeniz’deki güç dengesini gözeten, Türkiye’nin izleyeceği tutuma referans ve uluslararası hukuk çerçevesinde dayanak oluşturan, imzalandığından bu yana taraf olan hiç bir ülkenin değiştirilmesi için resmi girişimde bulunmadığı, varlığı ile Soğuk Savaş dönemi dahil Karadeniz’de önemli bir gerginliğin yaşanmamasını sağlayan, günümüzde de Türkiye tarafından Karadeniz’e asgari yeterli deniz ve hava kuvveti tahsisi yapılmasını, her türlü askeri faaliyetin rahatlıkla icra edilmesini sağlayan hayati önemi haiz bir anlaşmadır.

Sonuçlar
An itibarıyla Proje’nin etkilerinin, siyasi düşünceden bağımsız şekilde, akıl ve bilim çerçevesinde tek tek incelenmesini gerektiren bir aşamaya gelindiği, konuya siyasi saiklerle değil coğrafi ihtiyaçlar ve gereklilik ve Türkiye’ye ve gelecek nesillere etkileri itibarıyla bakılması, Proje ihtiyacının bu açıdan değerlendirilmesi gerektiği düşünülmektedir.
Bu değerlendirmeler sürerken, Proje’nin hayata geçirilmesi halinde oluşacak hukuki durumun, bu konudaki uygulama esaslarının, sorumlulukların, yetkilerin ve oluşacak hukuki durumun Türkiye’nin, Karadeniz’in, kıyıdaşların ve Türk Boğazları’nın güvenliğine yönelik etkilerinin ve alınacak tedbirlerin bir an önce ortaya konması gerekmektedir.

Bu kapsamda;
• Türkiye’nin, Türkiye ve Karadeniz’in güvenliğini önceleyen “Montrö Boğazlar Sözleşmesi” ile Karadeniz’in güvenliğinin kıyıdaş ülkeler tarafından sağlanmasını içeren “Bölgesel Sahiplik” ilkesi çerçevesinde şekillenen bakış açısına halel getirilmemesi,
• Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile tesis edilen güvenlik ortamının ve düzenin muhafazasının esas alınması,
• Küresel güç mücadelesinin tarafı olunmaması,
• Kanalın inşa metodunun geçişlerin kontrolünü sağlayacak bir şekle bürünmesine izin verilmemesi,
• Türkiye’nin, Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanları ve Kıbrıs konusunda, Ege’de, Irak ve Suriye’nin kuzeyinde hayati önemi haiz çıkarları için mücadele içinde olduğu bir dönemde Karadeniz’in yeni bir gerginlik ortamı olarak ortaya çıkmaması, bölge dışı aktörlerin Karadeniz’e müdahalesine yol açılmaması, Türkiye karşısına bu konu kapsamında tesis edilecek yeni bir ittifak sisteminin çıkarılmaması temel yaklaşımı oluşturmalıdır.