Tuğamiral (E) Dr. Yalçın Özkütük
İki bölümden oluşan bu yazı dizisinde; ABD/İsrail-İran Savaşı’nın devam ettiği bugünlerde “savaşın sisi içerisinde bir şekilde kesilmesi ve sonrasında yaşanabilecekler” senaryoları çerçevesinde gündeme gelen, jeopolitik mücadelenin deniz/okyanus tabanındaki parçası olan “Denizaltı İletişim Kabloları (DİK)”nı ele aldım. Çünkü; yaygın olarak bilinen “dünyada internet erişiminin uydular aracılığıyla sağlandığı” efsanesinin aksine, denizin altında yaklaşık 1,5 milyon km uzanarak modern dünyanın damarları olan, teknolojinin geldiği nokta itibariyle yaşamımızın hemen hemen her alanında “olmazsa olmaz” bir konuma gelen internetin erişimi yaklaşık yüzde 99 oranında, DİK üzerinden sağlanmaktadır. Ayrıca, DİK’in “teknik” bir konu olarak değerlendirilmesi mümkün olmakla birlikte; siyasi, askeri, ekonomik, hukuki, toplumsal, coğrafi ve sonuçta tüm bunların toplamı olarak jeopolitik esaslı bir yorum yapmak, görüş oluşturmak için “neyin ne olduğu hakkında temel bilgi”ye sahip olmanın gerekliliği noktasından hareketle DİK’i çok yönlü incelemeye çalıştım.

DİK’e genel bir bakış
Denizin altına kablo döşeyerek verileri bunlar üzerinden karalar arasında iletme fikri tarihte ilk olarak Mors Alfabesinin yaratıcısı Samuel Morse tarafından 1842’de New York’ta yaklaşık 3 km uzunluğunda bir kablo ile denenmiştir. 1858’de Avrupa ve Kuzey Amerika arasındaki ilk kablo Atlantik Okyanusu’na döşenmiş ve telgraf iki kıta arasındaki haberleşmeyi bir günden kısa bir süreye indirmiştir. Öncesinde bahse konu kıtalar arasında gemilerin taşıdığı belgeler ile sağlanan haberleşme yaklaşık bir ay sürüyordu. 1872’de ise Büyük Britanya’da, kablo döşeme gemileri tasarlanarak üretilmeye başlanmıştır. Sanayi devrimi ile bağlantılı olarak kapitalizmin yaygınlaşma süreci, iletişimi daha kısa sürede gerçekleştirmeye yönelik teknolojinin tetikleyicisi olmuştur. Günümüze gelindiğinde telekomünikasyonu taşımaya yönelik dünyanın en eski yöntemlerinden biri, bugün hâlâ en hayati ve yenilikçi teknolojilerinden biri olmayı sürdürmektedir. DİK dünyayı internete bağlamakta, saç telinin genişliğinden bile daha ince fiber optik kablolar üzerinden saniyede terabitler düzeyinde bilgi taşımaktadır.
Dünyada büyük telekomünikasyon şirketleri ile ulus aşırı teknoloji şirketleri ve devletlerin oluşturduğu konsorsiyumlar tarafından; tasarlanan, üretilen, döşenen, işletilen, yönetilen ve idame edilen, 2025 yılı itibarıyla dünya genelinde 1,5 milyon km’yi aşan 600’ün üzerinde aktif DİK hattı mevcuttur. Genel olarak; finansman, tasarım, üretim, döşeme ve onarım faaliyetlerinde özel sektör aktörleri yer alırken, kamu sektörü ise kabloların nerelere döşenebileceğini belirleyen kuralları yazmak, mülkiyet ve erişimi denetlemek, kablo kopmalarına ya da ulusal ve ekonomik güvenliği zayıflatabilecek kazaları ve diğer sorunları azaltmaya yönelik yasaları uygulamak suretiyle sektörde rol oynamaktadır. DİK genellikle uzun vadeli kullanım hakkı sözleşmeleri ile işletilir ve bu durum bant genişliği erişiminde katmanlı bir pazar yaratmaktadır. Dünyayı saran ve bu derece etkileyen DİK, sahipliğin doğal bir sonucu olarak bahse konu aktörlere “çok büyük ve çok yönlü” bir “güç” kazandırmaktadır.
Sığ sularda DİK, geçen gemilerin verebileceği zararı önlemek amacıyla deniz tabanının altına döşenirken, daha derin bölgelerde doğrudan deniz tabanı üzerine döşenir. Kabloların ortalama çapı 15 ila 30 mm arasındadır. Kabloların merkezinde, ışık demetlerini taşıyan birden fazla ultra-düşük kayıplı cam fiber çifti bulunur ve kablo içine gönderilen lazer ışığı, içteki ince cam yapının yüzeyinde yansıyarak binlerce km yol kat eder. Kablonun her iki ucunda optik vericiler ve ağ yönetim yazılımını içeren terminal ekipmanları bulunur. Optik fiberleri sudan veya diğer hasarlardan korumak amacıyla galvanizli çelik ve polietilen katmanlarıyla zırhlanır. Galvanizli çelik katmanın etrafına iletken görevi gören bakır bir levha ya da bant sarılır. Optik sinyali güçlendirmek ve yükseltmek amacıyla yaklaşık her 60–70 km.de bir tekrarlayıcılar yerleştirilir.

Diğer ülkelere ya da adalara bağlantı sağlamak için ana DİK’e dallanma ünitesi eklenebilir; bu sayede başka kablolarla bağlantı yapılması, birden fazla karaya çıkış noktası oluşturulması veya yeni dallanma ünitelerinin eklenmesi mümkün kılınır. Dallanma üniteleri, bağlantı ve ekleme işlemlerini barındırmak, bağlantının sürekliliğini sağlamak ve çevresel tehditlere dayanabilmek için bağlandıkları kablolardan daha büyüktür. DİK, denizaltı fiber optik hatlarının veriyi karasal ağlara aktardığı kıyı bölgelerinde bulunan kablo iniş istasyonlarından geçmektedir.

DİK’in riskleri ve alternatifi
Önlenmesi mümkün olmayan risklerin başında jeolojik esaslı “doğal olaylar/afet”ler gelmektedir. Deprem, tsunami, su altı volkan patlaması, su altı heyelanları ve fırtınaları gibi büyük ölçekli doğa olayları DİK’i tahrip edebildiğinden erişim kesintiye uğrayabilmektedir. Örneğin, 2011 Tohoku depremi ve tsunamisi Japonya’daki DİK’in çoğunu tehdit etmiş ve bazı trans-Pasifik kabloların kesilmesine yol açmıştır. 2006 Hengchun depremi Filipinler ve Tayvan arasında dokuz kabloyu kırmış ve internet bağlantısını haftalarca aksatmıştır. 2022 Tonga volkanik patlaması, uluslararası ve yerel kablolara zarar vererek interneti tamamen kesmiş, DİK’in tam onarım süreci 18 ay sürmüştür. Bir diğer doğa olayı olarak özellikle köpek balıklarının DİK’i yiyecek sanarak ısırması da hasarlara sebep olabilmektedir. Doğal olaylar sebebiyle dünya genelinde yılda ortalama 100–150 kablo hasarı meydana gelmektedir.
DİK için “doğal” sayılabilecek bir diğer risk türü, “iklim değişikliği”nin yarattığı sonuçların kabloların bütünlüğünü ve kıyıdaki kablo iniş istasyonlarını tehdit emesidir. Deniz seviyesindeki artış, fırtına taşkınları, okyanus sıcaklığındaki değişimler ve yoğun fırtınalar kablo ve istasyon hasarını artırabilmektedir. Örnek olarak 2017 Maria Hurricane nedeniyle Porto Riko’daki bir iniş istasyonunun elektriğinin kesilmesi gösterilebilir.
Diğer bir ana risk “insan faktörü”dür ve asıl tehdidi bu faktör oluşturmaktadır. Yaygın olarak gemilerin/teknelerin özellikle demir alma ve balıkçılık esaslı avlanma işlemlerinde, “kazara” özellikle kıyıya yakın geçen DİK bağlantısının kesilmesi/koparılması sebebiyle erişim kesilebilmektedir. 2000’li yılların başlarında döşenmiş kablolar genellikle sığ derinlikte olduğundan, bu tür riski daha fazla taşımaktadır. Daha derine gömülmüş kablolar bile, özellikle büyük veya yeni gemilerle yapılan derin deniz balıkçılığı gibi faaliyetler sebebiyle tehdit altındadır. Örneğin 2018’de; Fransa’dan başlayan ve Afrika’nın batı sahilini kapsayan 17 bin km uzunluğundaki, 22 ülkeyi internete bağlayan DİK hattı, bir balıkçı teknesinin kazara çarpması ile zarar görmüş ve 10 ülkenin interneti kesilmiştir. Bağlantı çeşitliliği yüksek olan ülkelerde tekil arızalar çoğu zaman kullanıcılar tarafından fark edilmez; çünkü trafik diğer kablolar üzerinden yönlendirilmektedir.
DİK’e yönelik, deniz haydutları tarafından yapılan sabotaj veya hırsızlık faaliyetleri gibi “bilinçli” müdahaleler, bir diğer insan faktörü esaslı risk alanıdır. 2007’de Vietnam Hükümeti; balıkçılara, askeri iletişimi sağlamak maksadıyla savaş zamanında döşenen, deniz yetki alanlarındaki bakır DİK’i sökmeleri için izin verince, balıkçılar ve fırsattan istifade eden deniz haydutları sadece izin verilenleri değil her tür DİK’i sökmeye başlamış ve Vietnam, Tayland, Hong Kong ile bölgesel internet iletişimi sekteye uğramıştır. Vietnam Hükümeti verilen izni geri çekerek Sahil Güvenlik karakollarını artırmak zorunda kalmıştır.
Jeopolitik mücadelede kayda değer bir alanı işgal eden kritik mineraller/nadir toprak elementleri için yapılan derin deniz madenciliğinin yaygınlaşması da kablo hasarı riskini barındırmaktadır. Uluslararası Deniz Tabanı Otoritesi (ISA), deniz madenciliğini düzenleyecek kuralları oluşturmaya çalışmakla birlikte, ABD’den gelen baskı sebebiyle henüz bunu tamamlayamamıştır. Ayrıca, balıkçılık alanlarının konumu ile çeşitli maksatlarla döşenen boru hatlarının güzergâhının DİK hatlarıyla çakışması, insan faktörünün etkin olduğu bir risk türüdür.
Bilginin güç olduğu çağımızda bazı devletlerin, sahipliğin doğal bir sonucu olarak etik ve hukuk dışı bir şekilde her daim DİK’den veri sızdırmasının yanı sıra (örnek: Kıbrıs’daki Birleşik Krallık Üsleri), devletlerarası çatışmalarda devlet destekli bazı grupların DİK’e zarar vermesi, veri sızdırması veya müdahale etme riskleri de mevcuttur. Özellikle Çin ve Rusya’ya yönelik kanıtlanamayan iddialar haricinde, bir devletin doğrudan DİK’e müdahale ettiği şimdiye kadar görülmemiştir. Ancak ABD/İsrail-İran Savaşı’nda ve/veya geleceğin olası çatışmalarında/savaşlarında bu tür bir müdahale olasılığı gündemin sıcak tartışma konusudur.

Risklere ilave olarak DİK’e ilişkin farklı güçlükler de mevcuttur. Bahse konu risklerden bazılarının gerçekleşmesi durumunda DİK’in onarımının yapılması veya rutin bakımının yapılması gerektiğinde, bunların yerini tespitte teknik açıdan çeşitli güçlükler yaşanabilmektedir. Ayrıca siyasi durumlar veya ulusal kabotaj düzenlemeleri nedeniyle DİK’in döşenmesine/bakımına/onarımına ilgili devlet tarafından izin verilmeyebilmekte ya da zorluk çıkartılabilmektedir. Nitekim halihazırda güncelliği tartışılan ABD’nin Merchant Marine Act of 1920 (Jones Act) düzenlemesi, yalnızca ABD yapımı, ABD sahipliğinde, ABD bayraklı ve ABD personeliyle donatılmış gemilerin kullanılmasına izin verdiğinden, ABD’nin yürüttüğü DİK işlemlerinde güçlükler yaşanabilmektedir. Benzer şekilde, Endonezya’da 2011’den itibaren yürürlüğe giren kabotaj yasaları, DİK onarımı için yerel gemi veya bayrak kullanımını zorunlu kılmaktadır.
İnsan faktörü esaslı DİK’e yönelik olaylarda çoğu zaman “fail muğlak” kalmaktadır. Bu nedenle DİK güvenliğinin sağlanmasında belirleyici olanın, niyet tartışmasına takılı kalmadan hatları “izleme, yedekleme ve hızlı onarım kapasitesini geliştirerek sistemlerin dayanıklılığını artırmak” olduğu yaklaşımı sektörde genel kabul görmektedir. Bununla birlikte dünyada oldukça geniş bir coğrafyaya yayılmış DİK hattı bulunmasına karşın, bu hatlar zarar gördüğünde müdahale ve onarım kapasitesi hem sınırlı hem de maliyeti yüksek kalmaktadır. Dünya genelindeki 77 kablo döşeme gemisinden sadece 22’si bakım/onarım/değişim yapabilmektedir. 2040’a kadar kablo uzunluğunun yüzde 48 artması beklenmekte, buna paralel olarak kablo arızaları ve onarım ihtiyacının artacağı da kesindir.
DİK’in sağladığı bağlantıyı taklit dahi edemeyecek olsa da bahse konu riskler, alternatif yöntemi değerli kılmaktadır. Bahse konu alternatif yöntem, uydu yoluyla sağlanan ve bu tür riskleri barındırmamakla birlikte farklı riskleri/zorlukları (yüksek maliyet, verim düşüklüğü-iletim kapasitesi saniyede yaklaşık 260 gigabit vb.) beraberinde getiren internet erişimidir. Uydu interneti alternatifinde öne çıkanlar; Elon Musk’ın sahibi olduğu Space X Şirketi aracılığıyla 2015’te gündeme giren “Starlink Projesi” ve Amazon Şirketinin “Kuiper Projesi”dir. Bahse konu uydu interneti projeleri, geniş alan kapsaması sağladıkları için DİK döşemenin pratik olmadığı veya maliyetinin çok yüksek olduğu uzak ya da kırsal bölgelerin bağlanması açısından uygun bir çözüm sunmaktadır.
Hukuki düzlemde DİK
“Küresel kamu malları”, insanlığın kullanımına açık olan her tür mal (denizler, okyanuslar, hava vb.) olarak tanımlanabilir. Bu kapsamda DİK de uluslararası iletişimin sağlanmasına hizmet eden araçlar olması sebebi ile insanlığın ortak kullanımına hizmet eden mallar olarak kabul edilebilir. Bu kabule istinaden, DİK’e dair uluslararası yönetişimin, işleyişin ve güvenliğin sağlanabilmesi açısından referans kaynaklar; 1884 “Denizaltı Kablolarını Koruma Konvansiyonu”, 1958 “Cenevre Deniz Hukuku Sözleşmesi” ve günümüzde ise 1982 “Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS)” ile “New York İlkeleri”dir.
BMDHS ve New York İlkeleri, kablo hasarlarının onarımı ve kablo döşenmesine ilişkin tavsiyeler konusunda rehberlik sağlamaktadır. BMDHS, bir devletin deniz yetki alanı içindeki DİK ya da diğer altyapılara verilen zararların o devletin ceza yargı yetkisine tabi olduğunu ortaya koymaktadır. 2024’te BM bünyesinde DİK’in güvenliği ve dayanıklılığını güçlendirmek amacıyla oluşturulan New York İlkeleri ise kabloların güvenli ve emniyetli biçimde döşenmesi, onarılması ve bakımına ilişkin en güncel uygulamaları ortaya koymaktadır. Ancak bu düzenlemelerin barındırdığı; tanım ve kapsam sınırlılığı, güvenliğin sağlanmasında yetki ve eylem belirsizliği türünden ihtilaflar ve kısıtlılıklar, bağlayıcı olmayışları göz önüne alındığında, DİK’e ilişkin ihtiyacı tam olarak karşılamadıkları görülmektedir. DİK altyapısı için çerçeveler, rehberlik, finansman ve güvenlik önlemleri sağlayan çeşitli kuruluşlar ve ortaklıklar da mevcuttur. Ancak bunların sunduğu tavsiye ve kılavuzların çoğu, ülkeler tarafından onaylanmadığı sürece bağlayıcı değildir. Bu nedenle uluslararası çerçevelerin ve önerilerin uygulanması dünya genelinde eşit ve tutarlı bir şekilde gerçekleşmemekte, bölgeler arasında önemli farklılıklar ortaya çıkmaktadır.

Uluslararası kurumlar, normlar ve uluslararası hukukun, üzerinde yükseldiği ana platform jeopolitiktir. Mevcut küresel sistemin ortaya koyduğu gerçekliğe göre, IIDS galiplerinin oluşturduğu sistem ve Soğuk Savaş sonrasındaki ABD hegemonyası, son yıllarda bu hegemonyanın da evrim geçirdiği dikkate alındığında, “gücü elinde bulunduranın çıkarlarına göre hareket ettiği bir yapı”nın var olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Bu tür bir yapı içerisinde DİK’in güvenliğinin sağlanması özelinde, kararlar ya da yetki ve tanımlama konusunda düzenlemelere ilişkin, BMDHS ya da bir başka uluslararası norm oluşturulabilse dahi her aktöre, her durumda, hakkaniyetle uygulanabilirliği ile yaptırım kabiliyeti hususunda emin olunamayacağı aşikârdır.
DİK’in geleceği
DİK, bulut bilişimin yükselişini, entegre 5G ağlarını ve yapay zekâyı desteklemek için gerekli olan yüksek bant genişlikli bağlantıları sağlayarak mesajların ve videoların iletilmesinden finansal işlemlere, diplomatik haberleşmeden kritik istihbarata ve çok sayıda dijital bilginin aktarımına kadar geniş bir yelpazede hizmet vermektedir. Bu talepler bir arada değerlendirildiğinde, gelecekte bunlara yönelik talebin artmaya devam edeceği ve dolayısıyla DİK’in önemini koruyacağı açıktır. Öngörüler, bant genişliği talebinin önümüzdeki dönemde her iki yılda bir yaklaşık iki katına çıkacağını göstermektedir. Aynı zamanda çoğunluğu gelişmekte olan ülkelerde yaşayan ve artan nüfuslar; dijital kaynaklara, sistemlere, veriye ve bağlantıya yönelik çok büyük bir talebi de beraberinde getirecektir.
Aynı şekilde ülkeler yapay zekâyı benimseme ve kuantum bilişim alanına girme yönünde ilerledikçe, ek DİK kapasitesine olan ihtiyaç da artacaktır. Bu teknolojiler için gerekli olan büyük dil modelleri, veri merkezleri ve depolama sistemleri; devasa miktarlarda veriyi işleyebilecek istikrarlı ve güvenilir bağlantılara bağlıdır. Bu ileri teknoloji uygulamaları yaygınlaştıkça ve yapay zekâ ekonomilere daha fazla entegre oldukça, bağlantı talebi de paralel biçimde yükselecektir.
Küresel bant genişliği talebi arttıkça önümüzdeki yıllarda yeni merkezlerin ortaya çıkması olasıdır. Talep artışı en güçlü biçimde Asya ile bağlantılı hatlarda görülmüş ve bu hatlar 2014 ile 2018 arasında yıllık yüzde 53 oranında büyümüştür. 2015-2019 döneminde Asya’nın uluslararası bant genişliği yıllık yüzde 42 artmıştır. Gelecekte hatların daha çok hâlihazırda Asya’nın önde gelen merkezi olan Singapur’a, ayrıca Japonya, Filipinler ve Endonezya’ya yönelmesi beklenmektedir.
Afrika’nın büyüme potansiyeli son derece yüksektir. Kıta, dünya nüfusunun yüzde 17’sine ev sahipliği yapmasına rağmen veri merkezi kapasitesinin yalnızca yüzde 1’ine sahiptir. 2015 ile 2019 arasında Afrika’nın uluslararası bant genişliği yıllık yüzde 45 artmıştır. Mısır ve Güney Afrika’nın kıtanın önde gelen iki merkezi olarak öne çıkacağı öngörülmektedir.
Dizinin ikinci yazısında DİK’i, jeopolitik ve ABD/İsrail-İran Savaşı çerçevesinde ele alacağım.
Not: 4’üncü ve 5’inci görseller, Ersin Elikoğlu’nun çalışmasıdır.
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.





