Tuğamiral (E) Dr. Yalçın Özkütük
Dizinin birinci yazısında; Somali’nin tarihçesini ve Somaliland’ın genel durumunu ele almayı müteakip, bu yazımda İsrail’in tanımayı meşrulaştırma çabalarına değindim.
İsrail’in “Bölgedeki Yahudi Varlığı” üzerinden tanımayı meşrulaştırma çabaları
İsrail’in, Somaliland ile arasında bir bağ kurma ve buna bağlı olarak tanımayı meşrulaştırma çabaları kapsamında “bölgedeki Yahudi varlığı” argümanı dünya kamuoyunun önüne getirilen bir husustur. Bu çerçevede ilk olarak, tarihsel süreçte yaklaşık 150 yıl önce Yemenli Yahudi tüccarların Aden Körfezi’ni geçerek Somaliland kıyılarındaki Berbera ve Zeyla gibi liman kentlerine yerleşmiş olduğu hususu gündeme getirilmektedir. Süveyş Kanalı’nın 1869’da açılmasıyla, anılan Yahudi tüccarlar bölgede mürrisafi (geleneksel tıpta kullanılan bitki türü), deri ve hayvancılık ticaretiyle uğraşan yaklaşık 300 kişilik küçük bir topluluk oluşturmuştu. Ancak 1930’larda İtalyan faşizminin bölgedeki yükselişi ve Yahudi karşıtı politikaları grubu zayıflatmış, 1948’de İsrail Devleti’nin kurulmasıyla birlikte bölgedeki Yahudi nüfusunun neredeyse tamamı İsraile göç etmişti.

Aynı zamanda Somaliland’da yaşayan ve “Yibir” olarak bilinen klanın kökenlerinin de Yahudilik ile bağlantılı olduğu, Yibirlerin kullandığı lehçede arkaik İbranice ve Aramice izlerinin olduğu, bazı ritüellerinin ise Etiyopya’daki Yahudi topluluğu “Beta Israel” ile benzerlik taşıdığı yönünde görüşler mevcuttur. Nitekim Avrupa Yahudilerinin 1948 öncesinde Filistin’e göç ettirilmesi süreciyle eş zamanlı olarak, Afrika Boynuzu’ndaki tarihsel Yahudi varlığına istinaden anılan göçmenlerin 1944’de Etiyopya’nın Harrar bölgesine yerleştirilerek özerk bir Yahudi bölgesi oluşturulması projesinin de olduğu gündeme getirilmektedir. ABD ve Birleşik Krallık tarafından hazırlanan projenin hedefi; Etiyopya'nın Harrar bölgesini Britanya Somaliland'ının bir kısmıyla birleştirmek ve orada Avrupa Yahudileri için bir devlet kurmaktı. Ancak konjünktürel gelişmelere istinadan bahse konu projeden vazgeçilmiştir. Bu konuyu bir diğer yazımda incelemeyi planlıyorum.

Bölgedeki Yahudi varlığına dair argüman oluşturacak bir diğer tarihi olay; İsrail’in dünyadaki Yahudileri İsrail’e toplama hedefi kapsamında 1984’de Mossad tarafından gerçekleştirilen, yaklaşık 6 bin Etiyopyalı Yahudinin yedi haftalık bir süre içinde gizlice hava yoluyla İsrail’e taşındığı “Musa Operasyonu”dur. Bu operasyon hatırlatılarak “Bölgede Yahudi varlığı olmasa, bu sayıda Etiyopya vatandaşı İsrail’e getirilemezdi” vurgusu yapılmaktadır.
İsrail’in “Doktrin” üzerinden tanımayı ve sonrasını meşrulaştırma çabaları
Tanıma çerçevesinde İsrail; bölgedeki Yahudi varlığı argümanını kullandığı gibi, bölgedeki hedeflerine altyapı oluşturacak bir “doktrin” de geliştirmiştir. Nitekim tanıma öncesinde Kasım 2025’de yayımlanan, İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün (INSS) “Kızıldeniz’de İsrail: Güncellenmiş Bir Deniz Stratejisi” başlıklı, “Memorandum 248” kodlu 82 sayfalık çalışması, bunun bir örneğidir. Çalışmayı; “kaos” kavramı üzerinden yeni bir bölgesel düzen kurgulayan, güvenliği küresel ticaret yollarını da kapsayacak şekilde genişleten ve İsrail’i “savunma refleksine sahip devlet”ten “proaktif bölge gücü” konumuna taşıyan, “güvenlik konsepti” isimlendirmesi altında “bölgesel deniz hakimiyeti” esaslı jeopolitik bir hegemonya projesinin ilanı olarak görmek mümkündür. İsrail’in bölgeye yönelik politikalarının “haklı” bulunmasını sağlamayı amaçlayan bir uslup ve kelime seçimi ile kaleme alınan çalışma, objektif bir bakış açısıyla ve “doğru” bilgi dağarcığına sahip olunarak okunduğunda, çalışmanın sunduğu argümanların asıl hedefi gizlemeye yetmediği, tanıma ve bağlantılı olaylar için zemin hazırladığı değerlendirilmektedir.
Çalışma öncelikle; bölgeyi “yönetişim eksikliği olan, terör örgütlerinin faaliyet gösterdiği ve silahlı çatışmaların yaşandığı” kaotik ve bu durumdan bölgesel aktörlerin yararlanmaya çalıştığı bir bölge olarak tanımlamaktadır. Devamında bahse konu kaotik ortamı; yönetilmesi ve yönlendirilmesi gereken, “kalıcı bir istkrarsızlık” olarak nitelemektedir. İsrail’in olayları önceden öngörerek çok yönlü hazırlıklarını yapması halinde, bir “fırsat penceresi”nin açılacağını ifade etmektedir. Özetle; “Bu kaotik alan, halihazırda öncelikle İran ve vekili Husiler tarafından kontrol edilmektedir. Bu durumu kontrol altına alarak müdahale edecek ve yeni bir düzeni kuracak olan diğer bölgesel aktörler değil, İsrail olmalıdır” denilmektedir.

Çalışmada İsrail'in ulusal çıkarları için; küresel deniz ticaretinin kesintisiz akışının sağlanması, denizaltı fiber optik kablolarının fiziksel bütünlüğünün sağlanması, Kızıldeniz’in kuzeyinde İsrail’in denize çıkış noktası olan Eliat Limanı'nın çok boyutlu bir lojistik merkeze dönüştürülerek serbest ticaret bölgesi haline getirilmesi, Donanma'nın asimetrik bir düşmana karşı “kıyı savaşı” yeteneklerinin geliştirilmesi ile “güç aktarımı” kapasitesinin artırılması hususlarına, “deniz alanına ilişkin farkındalık” ve “deniz güvenliği” kavramları çerçevesinde vurgu yapılmaktadır. Bu kapsamda çalışma, uluslararası sularda hareket özgürlüğünü beraberinde getiren Deniz Kuvvetlerini “en esnek” müdahale aracı olarak öne çıkarmaktadır.
Uzun yıllardır “düşmanlar ile çevrili ada” metaforu üzerinden kendini tanımlayan İsrail, bu çalışmayla bahse konu metaforu “düşmanlar ile çevrili adadan çıkış” şeklinde güncellemektedir. Kızıldeniz, İsrail'in “doğal etki alanının bir uzantısı”, İsrail ise bu etki alanının merkezi ve düzenleyicisi olarak konumlandırılmaktadır. İsrail; sadece Doğu Akdeniz'in kıyısındaki edilgen bir Deniz Kuvvetlerine sahip devlet olarak değil, Afrika Boynuzu’nda daimi konuşlandırılmış ve gerektiğinde hem Doğu Akdeniz’de hem de Kızıldeniz’de/Hint Okyanusu’nda harekât icra edebilecek, nicelik açısından büyük olmasa da etkin bir Deniz Kuvvetlerine sahip olması gereken aktör olarak sunulmaktadır. Kızıldeniz’deki tehditlerin artmakta olduğu bir dönemde İsrail’in yalnızca müttefiklerine güvenme lüksüne sahip olmadığı hatırlatılarak, İsrail Donanmasının “ön alıcı” harekât yapabilmesi için; güç aktarımı imkân kabiliyetlerinin geliştirilmesi, suüstü platformlarına uzun menzilli güdümlü mermi (füze) atma kabiliyetinin kazandırılması ve halihazırda ileri seviyedeki denizaltı yeteneklerinin daha da geliştirilmesi önerilmektedir.

Çalışmada, İsrail’in uygun gördüğü “tehdit”i kaçınılması mümkün olmayan bir gerçeklik haline getirmek için çeşitli “algısal” durumlar yaratılmaktadır:
– Sorunun kökeninde “coğrafya”nın olduğunu belirtmek adına “dar boğazlar”, “istikrarsız kıyı şeridi” gibi coğrafi esaslı terimler sıklıkla kullanılarak, çatışmanın kaçınılmaz ve doğal olduğu algısı yaratılmaya gayret edilmektedir.
– Muhatabı akılcı olmayan, bu sebeple müzakere yapılamadığından fiziksel müdahale ile kontrol edilebilecek bir fenomen şeklinde sunmak için, çok sayıda “öngörülemez saldırılar”, “kontrol edilemeyen aktörler” ve “asimetrik tehdit” gibi ifadelere yer verilmektedir.
– Husiler’e “Bölgesel güce evrilmiş İran destekli terör ordusu” vurgusu yapılmaktadır. Böylece uluslararası hukukta gri alanda kalan devlet dışı aktörün müzakere masasına oturtulmasının zor olduğu argümanı kullanılarak, “terörle mücadele” başlığı altında askeri müdahale meşrulaştırılmaktadır.
– “Husi vekilleri, istihbarat gemileri… İran'ın Kızıldeniz'deki doğrudan ve dolaylı konumlanması” gibi ifadeler üzerinden tüm tehditlerin arka planında “İran”ın olduğu vurgusu yapılmakta ve böylece İsrail'in Kızıldeniz'deki her askeri müdahalesi “İran'la mücadele” kapsamına alınmaktadır.
Çalışma, İsrail'in hedeflerine doğru yol alırken yalnız olmadığını belirterek, bölge ülkeleri arasında oluşturulacak bir işbirliği yapılanmasında sahip olduğu üstünlükler (teknoloji, harekât tecrübesi, istihbarat kabiliyeti vb.) sebebiyle “meşru ve merkezi” bir ortak olarak konumlandırmaktadır. Ancak bu işbirliği eşitler arası bir ortaklıktan ziyade, İsrail’in ana fonksiyonları, yapılanmanın diğer üyelerinin (Mısır, SA, BAE, Ürdün) ise diğer fonksiyonları (lojistik, finansman, altyapı/liman sağlayıcı vb.) yerine getirdiği bir işbirliği olarak öngörülmektedir. Ve nihayetinde İsrail'in 2021'de dahil olduğu ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), bu yapılanmanın çatısı olarak sunulmaktadır.
Ayrıca çalışmada; Somaliland’ı tanıyan ilk ülkenin İsrail olmadığını vurgulamak adına 2024’te Etiyopya’nın resmen Somaliland’ı tanıdığı hatırlatılmakta ve Etiyopya Donanmasının ileride Somaliland’da konuşlandırılabileceği ifade edilmektedir. Oysa ki dizinin birinci yazısında belirtildiği üzere, Etiyopya’nın hukuken resmî bir tanıması mevcut değildir. Yine çalışmada ülke analizlerinin yapıldığı bölümde, Somali ve Somaliland ayrı ayrı analiz edilerek Somaliland’ın “devlet” olduğu göndermesi yapılmaktadır. Yani; resmî tanıma yapılmadan önce, İsrail devleti ile yakın işbirliği içinde olan bir düşünce kuruluşunun yayımında tanımanın çoktan yapıldığı görülmektedir.
Çalışma özetle; diplomasiden, deniz esaslı ekonomik işbirliklerinden, arama kurtarma faaliyetlerden, sağlık hizmetlerinden, eğitim ve tatbikatlardan da bahsetmekle birlikte, “daha fazla güvenlik için daha fazla kontrol, daha fazla kontrol için daha fazla askeri güç, daha fazla askeri güç için daha fazla tehdit algısı üretme” temalı bir sarmal dikte etmektedir. Bu diktenin doğal sonucu ise; öncelikle üs edinmek maksadıyla Somaliland’ın tanınması ve müteakip hamlelerin meşrulaştırılmasına uzanmaktadır.
Dizinin son yazısında; tanımanın hedeflerine ve çıktılarına değinmeyi müteakip, yazının geneline dair bir değerlendirmeyle noktayı koyacağım.
Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.






