İran’a yönelik saldırılar başladığından itibaren özellikle vurgulamaya çalıştığım husus, savaşın asıl hedefinin İsrail’in Orta Doğu’yu yeniden şekillendirme amacı doğrultusunda bu süreci kullanması olduğudur.
İsrail, ustaca bir satranç hamlesi yaparak ABD’yi öne sürdü; İran’ı ABD üzerinden baskı altına alırken aynı hafta içerisinde Lübnan’a yönelik saldırılarını başlattı. ABD, bu savaşta İran’ın nükleer kapasitesini yok etme gerekçesiyle Çin’e ekonomik darbe vurmayı hedeflerken, aynı zamanda İsrail’in Orta Doğu’daki faaliyetlerini örtme görevini de üstlenmiş oldu.
ABD-İsrail ilişkisi, bizdeki AKP-MHP ilişkisine benzer bir yapı gösteriyor. Baskın olan İsrail ve AKP ortaklarını kendi işleri için kullanmaya devam ediyorlar. İsrail, Orta Doğu’yu şekillendirmek için, AKP, yeni anayasa ile iktidarını daim kılmak için kullanıyor ortaklarını…
İsrail’e dönersek; İran’ın Şii liderliği üzerinden Orta Doğu’da etkili bir güç hâline gelmesini büyük bir tehdit olarak gören İsrail, bölgesel hedefleri önündeki en büyük engel olarak İran’ı değerlendirdi ve ABD aracılığıyla İran’ı baskı altına aldı. Böylece ABD’yi İran’a yönlendirirken, Orta Doğu’da “Şii Direniş Ekseni” olarak adlandırılan yapıyı zayıflatıp yayılmaya devam etti.
Sünni İslamcı grupları kendisi için doğrudan tehdit olarak görmeyen İsrail, enerjisini daha çok Şii gruplar üzerine yoğunlaştırdı. Bölgedeki Sünni Arap ülkelerinin önemli bir kısmı ise bugün İsrail’e neredeyse müttefik pozisyona gelmiş durumda. Bir kısmını İbrahim Anlaşmaları ile zaten bağlamış durumda. Suudi Arabistan, Katar ve BAE ile savunma ve işbirliği faaliyetleri içerisinde.
Türkiye açısından ise durum biraz daha farklı. İsrail konusu, iktidar tarafından iç politikada gündemde tutularak siyasi kazanç elde etme aracı olarak görülüyor. Gazze’de yaşanan katliam sürerken Türkiye ile İsrail arasındaki ticaretin devam ettiğine dair haberler basında sıkça yer aldı. Öyle gözüküyor ki Türkiye, kırılgan ekonomisi ve iç politikada mutlak hâkimiyet kurmaya odaklanan siyasal İslamcı hükümet yapısı nedeniyle, İsrail konusunda daha çok iç politikaya dönük söylemler üretmektedir.
Türkiye hükümeti her ne kadar İsrail’i büyük bir tehdit olarak göstermeye çalışsa da İsrail’in Türkiye’yi doğrudan bir tehdit olarak gördüğünü düşünmüyorum. Netanyahu hükümetinin de bu gerilimi zaman zaman kendi iç politikası için kullandığı açıktır. Nitekim ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Türkiye ve İsrail savaşmayacak” açıklaması da bunu destekler niteliktedir.
Her ne kadar İran-ABD/İsrail savaşı gündemde olsa da İsrail’in Lübnan’da yaptıkları, İran cephesinde yaşananlardan çok daha önemlidir. İran günlerce ağır bombardıman altında kaldı. ABD en güçlü silahlarını kullandı. Savaşın başında Minab ilçesinde düzenlenen saldırıda, 168’i kız çocuğu olmak üzere 175 İranlı hayatını kaybetti. İran savaşında şu ana kadar ölen insan sayısının 3177 olduğu belirtiliyor.
Peki, adı daha az anılan ve İsrail’in doğrudan saldırdığı Lübnan’da durum ne? Şu ana kadar İsrail saldırılarında hayatını kaybedenlerin sayısının 2755 olduğu ifade ediliyor. Evlerini terk etmek zorunda kalan insan sayısı ise bir milyonu aşmış durumda.
İsrail, savunma alanını genişletebilmek, nüfus yoğunluğunu azaltabilmek, verimli tarım arazileri ve su kaynaklarına erişebilmek için genişlemek zorunda olduğunu düşünüyor. İsrail’de kilometrekare başına düşen insan sayısı yaklaşık 468 iken, İran’da 56, Türkiye’de ise 114’tür. İsrail, güvenliğini garanti altına almak ve uygun savunma koşulları oluşturmak amacıyla genişlemeyi, yani çevresine müdahale ederek toprak hâkimiyetini artırmayı stratejik bir zorunluluk olarak görüyor.
Lübnan saldırısı da bu hedef doğrultusunda gerçekleştirilmiş bir hamledir. Bir yandan toprak kazanımı sağlarken, diğer yandan Ürdün Kralı II. Abdullah’ın tanımıyla “Şii Hilali” ya da “Şii Direniş Ekseni”nin önemli bir parçası olan Hizbullah’ı etkisiz hâle getirmeyi amaçlıyor.
İsrail’in saldırılarını bir bütün olarak değerlendirmek gerekir. Suriye’de Esad yönetiminin devrilmesi sürecindeki gelişmeler, Colani’nin yükselişi, Gazze’nin büyük ölçüde yıkıma uğraması, Golan Tepeleri’nin uzantısı olan ve Şam’ın yaklaşık 30 kilometre güneybatısında bulunan Hermon Dağı’nın işgal edilmesi, Yemen’de Husilere yönelik saldırılar, İran operasyonları ve son olarak Lübnan’a yönelik saldırılar… Bunların tamamı son üç yıl içinde yaşandı.
İsrail, karşısında durabilecek tek büyük güç olarak gördüğü İran’ı da ilk denemede olmasa bile ikinci aşamada ABD üzerinden baskı altına almayı başardı.
Orta Doğu coğrafyasını kendi stratejisine göre şekillendiren ve kendisine tehdit oluşturabilecek güçleri etkisiz hâle getirmeye çalışan İsrail açısından üç önemli hedef daha bulunduğu görülüyor:
- Lübnan’daki işgali tamamlamak,
- Suriye’de Süveyda bölgesini kontrol altına almak,
- Irak’ta Şii silahlı grup Haşdi Şabi’yi etkisiz hâle getirmek.
İsrail, Lübnan’daki faaliyetlerini sürdürürken, Suriye’nin Süveyda bölgesinde Bedeviler ve Dürziler üzerinden Şam yönetimiyle yaşanan çatışmaları da körüklüyor. Uluslararası kaynaklara göre son bir ay içinde bu çatışmalarda 1400’ün üzerinde insan hayatını kaybetti. İsrail bölgede olası bir müdahale için zemin hazırlıyor.
Bu konuda Paris’te gerçekleştirilen Şam-İsrail görüşmelerinden ise sonuç alınamadı. Netanyahu’nun “Amacımız; Golan Tepeleri, Şam’ın güneyi ve Süveyda bölgesinin silahsızlandırılmasıdır.” açıklaması da niyetini açık biçimde ortaya koyuyor.
Burada açıkta kalan konu Irak Haşdi Şabi güçlerinin durumu. Bunu da son yazımda belirttim. Irak’ta Kürtleri de zor günler bekliyor. Barzani aşiretinin İsrail yanlısı olduğunu yazarak konuya ipucu bırakıyorum.
İsrail; genişlemek, su ve tarım arazilerine erişmek ve enerji kaynaklarına yakın olmak amacıyla saldırılarını sürdürmeye devam edecektir. Mesele yalnızca İsrail’in saldırması değil; asıl mesele, ona dur diyebilecek bir siyasi ve stratejik iradenin ortaya konulabilmesidir.
İsrail genişlemek, su ve tarım arazilerini elde etmek, petrol kaynaklarına yakın olmak için saldırmaya devam edecek. Mesele onun saldırması değil mesele ona dur diyebilecek şekilde hareket edebilmek. İsrail’i iç politika meselesi yapmak yerine gerekli tedbirleri alarak durdurabilmek. Kim bunu başarırsa ülkesinde iktidarı daim olur, dünyada da lider olur.

Bu haberin/makalenin tamamı ya da bir kısmı kaynak gösterilmeden yayımlanamaz. Kaynak gösterilse dahi aktif link verilerek kullanılabilir. Kaynak göstermeden ve aktif link vermeden yayımlayanlar hakkında yasal işlem başlatılır.






